HIZLI ARAMA
| Yabancı Dil Yabancı Dil dersi bilgi bankası, paylaşımları. |
![]() |
| | #1 (permalink) |
![]() ****$@I(!RT'3*** Kayıt: 21.04.2006 Yaş: 31
Mesajlar: 8.400 İtibar Gücü: 64 | FinaL Break They had been walking along Oxford Street. Now they stopped, Greg’s hand on her arm. “This is the place,” he said. “I thought you might get the sort of thing you liked here.” Helen nodded, but there were tears in her eyes as she looked through the shop-window. The new hat had been his idea, not hers. “What about the black one?” He pointed. “It would go with your suit!” Her lips trembled. One of the little things she loved so much about him was the really genuine interest he had always taken in what she wore. It had made you feel young, somehow, loved, though in your heart you knew you were young no longer. “Yes. Yes, it would, wouldn’t it?” She carefully avoided meeting his eyes, because there was so much in her own eyes that he must never see. They went into the shop. A clerk appeared to wait on them. Helen described the hat. It was in the window. She was wishing now that they had never come into the shop. But Greg had been insistent. He wanted to give her something. A parting gift, he had called it. He was smiling now out of blue, untroubled eyes. Which surprised her. And yet why should it, she asked herself, as she took the hat from the clerk and placed it on her blue-gray hair? She had always tried to be modern, and part of modernity was to see these things through bravely, when and if they came. Her mind turned back. And she saw herself in the hat shop mirror, not as someone in a black tailored suit, but as a bride. Smiling, radiant, on Greg’s arm. At least they had said she had looked like that. She had never thought of it, never cared. She had been so completely, so blindly happy. Five minutes later they were out again in the sunshine of the street and Greg, after looking at his watch, suggested tea. “I know a place-“ There was an expression of excitement in his eyes which she could not understand. “You’ll like it there.” It was a small, very ordinary café in one of the side streets off Oxford Street. He ordered for them both, and then leaned back. He didn’t speak, but his hand came out across the table and took hers. “Please, God, don’t let me cry,” she prayed. “Not now. Not so long as he’s with me.” The tea arrived. He drank one cup quickly, lit himself a cigarette, and then said: “You’re quite certain that you want to stay on in that house alone? I mean- well, I feel rather badly about the whole thing, and if there’s anything I could do-“ There was one thing, but it would have been hysterical weakness to have suggested it. She shook her head. She didn’t want him to have any feelings of regret, any pains of conscience. It had been wonderful having him for all those years. “No, really,” she said. “It’ll be all right.” But he still didn’t seem satisfied. “There’s another thing I’d like to mention,” he said. “I didn’t say anything about it before because I know- well, I know how sensitive you are about that sort of thing- “ He broke off and then went hurriedly on, his eyes avoiding hers. “It’s money. I’ve arranged with the bank…”soruvecevap.blogcu.com The color came at once to her cheeks. Not because of any false pride. That was a luxury you couldn’t afford if you had no one to support you. But- “Oh, Greg, you shouldn’t,” she said with embarrassment. He brushed that aside. Angrily almost. “Why not? It’s something I want to do. And Sandra- “ He mentioned the girl’s name- “She agrees. We were talking about it last night.” Sandra…. We…. How easily, familiarly, he spoke of her. Helen thought with an ache. And yet two months ago they hadn’t even met. Two months…. Was it really only that time since he’d gone up to London on that business trip? She had realized, of course, after he came back, that there was something, although he hadn’t actually said a word then. Some deep-rooted woman’s instinct had warned her that he wasn’t all hers any longer, that she was sharing him with someone else A girl. Young, fresh, and lovely. The imagined picture had filled her with a sense of panic. He had changed his job for a better one and gone up to live in London. For a month she hadn’t seen him. And she had never met the girl. Sandra… She worked in the advertising business, he had told her. And very clever. But that didn’t matter to Helen. When you have loved somebody with every part of you, you did not think of cleverness in considering that younger person to whom you were losing him. Was she really nice? Would she work to keep him happy as you had tried to do? But Sandra,… The name had a sharp quality. You couldn’t imagine a girl with a name like that being- Helen’s eyes were drawn to a girl who had just walked into the café, who was looking around hesitantly- well like that, for instance. Then the girl turned. She was beautiful, with a shy, sweet loveliness that caught at your heart. Helen stayed, quite unconscious that she was staring. And then her eyes widened in surprise as she saw Greg rise to his feet. The girl was hurrying towards their table. “So you were able to get here, darling!” She heard Greg’s voice and then he had turned, was smiling down at her. “A little surprise,” he said. “This is Sandra, Mother. Tomorrow’s happy bride!” .... Son Veda Oxford Caddesi boyunca yürüyorlardı. Ve şimdi Greg’in eli onun kolunun üstünde, durdular,. “İşte burası” dedi. “Düşündüm de, hoşuna gidecek şeyi buradan alabilirsin buradan.” Helen başıyla onayladı, ama vitrinden içeri bakarken gözlerinde yaş vardı. Yeni şapka onun fikriydi, kendinin değil. “Şu siyah olana ne dersin?” diye eliyle gösterdi. “Elbisenle iyi giderdi.” Kadının dudakları titredi. Onun hakkında bu kadar çok sevdiği yanlarından biri de, kendisinin ne giydiğine gösterdiği gerçekten samimi ilgisiydi. Her ne kadar aslında artık genç olmadığını bilsen de, bu kendini genç ve sevilen biri gibi hissettmeni sağlardı. “Evet. Evet, iyi giderdi, değil mi?” Özenle onun gözleriyle buluşmaktan kaçındı, çünkü kendi gözlerinde onun görmemesini gerektirecek çok şeyler vardı. Dükkana girdiler. Bir tezgahtar belirdi yanlarında hizmet etmek için. Helen şapkayı tarif etti. Vitrinde duruyordu. Şu anda dükkana hiç gelmemiş olmayı diledi. Ama Greg ısrar etmişti. Ona bir şey vermek istemişti. Bir ayrılık hediyesi demişti adına. Gülümsüyordu şimdi üzgün olmayan, dertsiz gözlerle. Bu da Helen’i şaşırttı. Ve ama neden diye sordu kendine ? Şapkayı tezgahtardan alıp ve mavi-gri saçlarının üzerine yerleştirdiği anda; Her zaman modern olmaya çalışmıştı ve modernliğin bir parçası da gelişen olayları, geldikleri zaman ve şartlarda cesurca karşılamaktı. Zihni bir an eskilere gitti. Ve şapka dükkanındaki aynada kendini, terziye diktirilmiş siyah bir takım elbise içindeki biri olarak değilde, bir gelin olarak gördü. Greg’in kollarında gülümseyen ve mutluluktan uçan. Herkes öyle göründüğünü söylemişti. Bunu hiç aklına getirmemiş, hiç umursamamıştı. Şimdiye kadar öylesine bütünüyle ve kör bir şekilde mutlu olmuştu ki… Beş dakika sonra tekrar dışarıda, güneş ışığıyla parlayan caddedeydiler ve Greg, saatine baktıktan sonra, çay içme teklifinde bulundu. “Bir yer biliyorum_” Gözlerinde, Helen’in anlayamadığı bir heyecan ifadesi vardı. “Orayı seveceksin.” Bu Oxford Caddesi’nden uzak yan caddelerden birinde küçük, oldukça sıradan bir kafeydi. İkisi için de sipariş verdi, ve sonra geriye yaslandı. Konuşmadı, ama eli masanın üzerinden uzanıp Helen’in ellerini tuttu. “Lütfen, Tanrım, ağlamama izin verme,” diye yalvardı Helen. “Şimdi olmasın. Benimle birlikte olduğu süre boyunca değil.” Çaylar geldi. Bir Fincanı çabucak içti, kendine bir sigara yaktı, ve şöyle dedi: “O evde tek başına kalmak istediğinden tamamen emin misin? Demek istediğim- yani, bütün bu olanlar hakkında kendimi oldukça kötü hissediyorum, ve eğer yapabileceğim bir şey varsa_” Bir şey vardı, ama bunu teklif etmek histerik bir zayıflık olurdu. Başını iki yana salladı. Onun hiç bir pişmanlık ya da vicdan azabı duymasını istemiyordu. Yıllardır ona sahip olmak bile çok güzeldi. “Hayır, gerçekten, dedi Helen. “Yakında düzelir.” Ama o halen tatmin olmuş görünmüyordu. “Bahsetmek istediğim başka bir şey var,” dedi. "Daha önce bunun hakkında hiç bir şey söylemedim çünkü biliyorum- yani, bu tür konularda ne kadar duyarlı olduğunu-” Konuşmasını birden kesti ve sonra aceleyle devam etti, gözlerini ondan kaçırarak. “Konu para. Bankayla ilgili düzenlemeleri yaptım…” Hemen yanaklarına renk geldi. Bu hiç de sahte bir gurur nedeniyle değildi. Eğer sana destek olacak kimsen yoksa; gurur konusu yapmayacağın bir lüx sayılırdı. Ama- “Ah, Greg, yapmamalıdın,” dedi utanarak. O buna aldırmadı bile. Neredeyse sinirli şekilde. “Neden olmasın? Bu yapmak istediğim bir şey. Ve Sandra-” Kızın ismini söyledi- “O da aynı fikirde. Geçen gece bu konu hakkında konuşuyorduk.” Sandra…. Biz…. Ne kadar da kolay ve samimi bir ifadeyle konuştu onun hakkında, diye düşündü Helen acı içinde. Ve iki ay önce henüz tanışmamışlardı bile. İki ay…. Gerçekten de, şu iş gezisi için Londra’ya gitmiş olması gerçekten bu kadar mıydı? O döndükten sonra elbette farketmişti bir şeyler olduğunu, her ne kadar o zamanlar gerçekten bir kelime bile etmediyse de. Bir çeşit derinden gelen kadın içgüdüsü, kendisine artık tamamen sahip olmadığı ve onu bir başkasıyla paylaşıyor olduğu hususunda onu uyarmıştı. Bir kız. Genç, canlı ve sevimli. Hayalindeki resim, onu bir panik duygusuyla doldurdu. Greg ise işini daha iyi bir işle değiştirmişti ve yaşamak için Londra’da gitmişti. Bir ay boyunca onu görmemişti. Ve kızı da daha önce hiç görmemişti. Sandra… Reklamcılık işinde çalıştığını söylemişti kendisine. Ve çok da zeki olduğunu. Ama bu Helen için önemli değildi. Birini tüm kalbinizle sevdiğinizde, bu sevdiğiniz kişiyi, uğruna kaybediyor olduğunuz daha genç insanın zekiliğini asla umursamazdınız. Gerçekten güzel miydi? Senin uğraşmış olduğun kadar onu mutlu etmek için uğraşır mıydı? Ama Sandra,… İsminin belirgin bir kalitesi vardı. Bunun gibi bir ismi olan bir kızın böyle- Helen’in gözleri, kafeye yeni girmiş ve kararsızca etrafına bakınmakta olan bir kıza takıldı- mesela böyle biri olabileceğini hayal bile edemezdiniz. Sonra kız döndü. Kalbinizi yakalayan, utangaç ve sevimli çekiciliğiyle güzel bir kızdı. Helen kızın bakındığını görünce bilinçsizce bakakalmıştı. Ve sonra Greg’in ayağa kalktığını görünce şaşkınlıktan gözleri daha da açıldı. Kız onların masasına doğru hızla yaklaşıyordu. “Demek buraya gelebildin, sevgilim!” diyen Greg’in sesini duydu; ve sonra Greg dönmüş, kendisine gülümseyerek bakıyordu. “Küçük bir süpriz,” dedi Greg. “Anne, bu Sandra. Yarının mutlu gelini!” |
| | |
| | #2 (permalink) |
![]() ****$@I(!RT'3*** Kayıt: 21.04.2006 Yaş: 31
Mesajlar: 8.400 İtibar Gücü: 64 | SWALLOW AND SPARROW Swallow and sparrow became close friends. They started walking around in together. Other swallows said nothing at the beginning about this circumstance. However, the things changed when the swallow started bringing the sparrow to its nest. Nest of the swallow was under the eaves of an empty wooden house and there were many nests of swallow next to it. Going there from and thereto made swallows disturbed. Swallows held a meeting and they appointed a spokesman. This spokesman told about this circumstance with it in a suitable time and said it not to bring this sparrow to its nest. Although the swallow showed some obstinacy, it finally was obliged to obey by this requirement. One night the sparrow suddenly wakened while it was sleeping. Tree on which it built up its nest among its branches was swinging. It flied away and had a look-see round the environment. Thereupon, it recognised that it was an earthquake. soruvecevap.blogcu..com Its close friend, the swallow, came to its mind. It arrived at its nest and it weakened its close friend. It said the swallow to weaken other swallows and the wooden house may be fallen onto the ground. The swallow fulfilled what it said. Once the last swallow flied away there, the wooden house was fallen onto the ground. Later, swallows set up new nests under eaves of another house and they did make no rejection for the sparrow to go from and to the nest of the swallow for the reason that they were owed their life to it. KIRLANGIÇ İLE SERÇE Kırlangıç ile serçe dost olmuşlar. Birlikte gezip dolaşmaya başlamışlar. Diğer kırlangıçlar önceleri bu duruma ses çıkarmamışlar. Fakat kırlangıç serçeyi yuvasına getirmeye başlayınca işler değişmiş. Kırlangıcın yuvası ahşap, boş bir evin saçak altındaymış ve burada pek çok kırlangıç yuvası varmış. Serçenin gelip gitmesi, kırlangıçları rahatsız etmiş. Kırlangıçlar toplanıp bir sözcü seçmişler. Sözcü uygun bir zamanda kırlangıca konuyu açmış ve serçeyi yuvasına getirmemesini söylemiş. Kırlangıç biraz direttiyse de sonunda genel isteğe boyun eğmek zorunda kalmış. Bir gece serçe yuvasında uyurken aniden uyanmış. Dalları arasına yuva kurduğu ağaç sallanıyormuş. Uçup çevreyi şöyle bir kolaçan etmiş. O zaman bunun bir yer sarsıntısı olduğunu anlamış. Aklına dostu kırlangıç gelmiş. Kırlangıcın yuvasına gitmiş, onu uyandırmış. Kırlangıca diğer kırlangıçları uyandırmasını, ahşap evin sarsıntıdan yıkılabileceğini söylemiş. Kırlangıç söyleneni yapmış. Son kırlangıç da kaçınca ahşap ev yıkılmış. Daha sonra kırlangıçlar başka bir evin saçak altına yeni yuvalar yapmışlar ve yaşamlarını borçlu oldukları dost serçenin kırlangıcın yuvasına gelip gitmesine karşı çıkmamışlar. |
| | |
| | #3 (permalink) |
![]() ****$@I(!RT'3*** Kayıt: 21.04.2006 Yaş: 31
Mesajlar: 8.400 İtibar Gücü: 64 | POOR AHMET Ahmet’s mother and father were poor. They were living in a small house with only one room. Since his father’s lungs were ill, he compulsorily retired. Ahmet finished primary school in difficulty by selling pretzel out of school time. Later by the help of his neighbour he started to work in a restaurant to do the washing up. Ahmet had taken the first step to realize his dreams. He had met the wonderful meals which he formerly used to see behind the restaurant windows. Now he had full three courses a day. He had kept Uncle Veli, who was cooking in the restaurant, observing. He would learn cooking from him and he would be a cook himself, too but Ahmet would work not in somebody else’s restaurant but in his own one. Ahmet opened a restaurant in the city centre after he had done his military service. Because his meals were very delicious, the restaurant was full of customers. He was earning well. Sometimes poor people used to come to the restaurant and eat free meal. soruvecevap.blogcu.com The waiters working in the restaurant and the customers couldn’t find any sense of Ahmet’s going and leaving two plates of meals to an empty table during lunch times. How would they know that they were Ahmet’s present to his mother and father, whom the poverty had finished years ago? They also wouldn’t be able to hear that while putting the plates on the table Ahmet was murmuring “you aren’t going stay hungry any more from now on mummy and daddy. Have your meals and get yourself very full.” Written by: Serdar Yıldırım FAKİR AHMET Annesi, babası fakirdi Ahmet’in. Tek göz odalı bir gecekonduda oturuyorlardı. Babasının ciğerleri hasta olduğundan zorunlu emekliye ayrılmıştı. Ahmet okul olmadığı zamanlar simit satarak zorlukla ilkokulu bitirdi. Daha sonra komşusunun yardımıyla bir lokantaya bulaşıkçı olarak girdi. Ahmet hayalini gerçekleştirmek için ilk adımını atmıştı. Eskiden lokantaların camları arkasında gördüğü o güzelim yemeklere kavuşmuştu. Artık günde üç öğün karnı doyuyordu. Lokantada yemek pişiren Veli dayıyı göz hapsine almıştı. Ondan yemek yapmayı öğrenecek ve kendi de bir aşçı olacaktı ama Ahmet başkasının lokantasında değil kendi lokantasında görevini yerine getirecekti. Ahmet askerden geldikten sonra şehrin mevki yerinde lokanta açtı. Yaptığı yemekler çok lezzetli olduğu için lokanta müşterilerle dolup taşıyordu. Kazancı yerindeydi. Ara sıra muhtaç insanlar lokantaya gelirdi ve bedava yemek yerlerdi. Lokantada çalışan garsonlar ve müşteriler Ahmet’in öğle vakitleri boş bir masaya giderek masanın üstüne iki tabak yemek bırakmasına bir anlam veremezlerdi. Onlar ne bileceklerdi yıllar önce sefaletin bitirdiği anne ve babasına Ahmet’in armağanını. Hem onlar duyamazlardı ki, tabakları masanın üstüne bırakırken Ahmet’in “ Bundan sonra aç kalmayacaksınız anneciğim ve babacığım. Alın yemeklerinizi karnınızı bir güzel doyurun “ diye mırıldandığını. |
| | |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Kategori | Cevaplar | Son Mesaj |
| CRANBERRIES şarkı sözleri TÜRKÇE çevirileri | ^^CeM^^ | Yabancı Şarkı Sözleri | 7 | 06-12-2007 09:41 |
| Anastacia şarkı sözleri ve çevirileri | gitar_m | Yabancı Şarkı Sözleri | 1 | 27-07-2007 01:15 |
| Osmanlı'dan Hikayeler | KãRdé£éN | Osmanlı Devleti | 6 | 30-06-2007 23:28 |
| dini hikayeler | sır perisi | Hikayeler ve Efsaneler | 2 | 30-11-2006 22:44 |
| AnathemA_Alternatiwe 4 Türkçe Çevirileri | ^^CeM^^ | Yabancı Şarkı Sözleri | 20 | 24-11-2006 23:57 |