HIZLI ARAMA
| Paylaşmak İstedikleriniz Bizimle ne paylaşmak istiyorsanız yazında bilelim hani. |
![]() |
| | #1 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 7.680 İtibar Gücü: 31 | Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır. Değersiz bulduğumuz, sevilmediğimizi düşündüğümüz zamanlar. Takatsiz bir halde hayatın bir kenarına tutunmaya uğraşırken "niye" diye sorarız kendimize, "niye böyle oldu, neden hayatın bir kıyısında yapayalnız kaldım, neden hayallerim gerçekleşmedi?" O anda kaderin haksızlığına öylesine inanmışızdır ki, bu kaderi yaratan gücün bize ses vermesi gerektiğine, bir cevabı hakettiğimize inanırız. İnandırıcı bir cevap için bütün ümitlerimizden, hayallerimizden, beklentilerimizden vazgeçmeye bile hazırızdır. Koskoca yeryüzünde yalnızca bizim başımıza geldiğine inandığımız bu insafsızlığın, bu gizli kederin, paylaşılmasi zor bu acının, bu çaresizliğin bir sebebi olmalıdır. İlahi bir kaprisin kurbanı olduğumuzu düşünmekten bizi kurtaracak bir sebep. Varlığımızın anlamsızlığına anlam katacak bir cevap isteriz, kusurun bizde olduğunu da kabullenebiliriz, yeter ki bize verilecek cevap inandırıcı olsun. Hatta zamanla kusurun tümüyle bizde olduğuna bile inanırız. Onun hangi kusur olduğunu bulmaya çabalarız bu kez de... Yeterince zeki mi değiliz, güzel mi değiliz, bilgili mi değiliz, eğlenceli mi değiliz? Bulacağımız neden bizi üzecek de olsa hiç değilse hayatın bir ritmi, bir düzeni, bir kuralı olduğuna bizi ikna edecektir; bizi rastgele açılmış bir ateşte vurulmus bir zavallı olmaktan kurtarıp, hiç olmazsa bilerek hedef alınmış biri yapacaktır. Bir neden bulursak, geçmiş için üzülsek de gelecek için bir ümidimiz olacaktır. Neden varsa çare vardır çünkü. Ama nedensizlik... Bu öldürücüdür. Manasızlığı derin ve kalıcı kılar. Benim hikayelerim "cok uzun yıllar önce" diye basliyor artık. Çok uzun yıllar önce... Sığırcık sürülerinin neşeli çığlıklarla yeni yeni tomurcuklanan ağaclara kondugu ılık bir akşamüstü, Paris'te kücük bir sinemaya girmiştim. Kahve, deri, zift, rutubet kokularının karıştığı siyah duvarlı loş salonda birkaç kişiydik. Eski bir Amerikan filmi izleyecektik. James Stewart'la Donna Reed'in başrollerini paylaştığı film başladı. Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamını oynuyordu. Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve cocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti. Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu. Tanrı, "ikinci sınıf meleklerden" birine görev veriyordu. - Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım. Ve, yeryüzüne tonton, yaşli bir adam kılığında "başarısız" bir melek düşüyordu. O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise çok zordu. Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti. Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart'i sulardan çıkarıyordu. Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtigi bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti. Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu. Kimse Stewart'i tanımıyordu. Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı. Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı. Eski bir okul arkadaşi arka sokaklarda fahişelik yapıyordu. Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı. O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezari duruyordu. Stewart, suya düşmesiyle cıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken "ikinci sınıf melek" yanına yaklaşıyordu. Ona anlatmaya başlıyordu. - Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun... Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör... Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart. - Sen dokuz yasındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın... Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı... O çocukken öldü. - Peki sınıf arkadaşım ne zaman f.. oldu? - Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin... Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra f.. olarak kaldı. - Kasaba niye boyle bakımsız ve korkunç gözüküyor? - Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti... Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu. Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanin farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığiyla değistirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu. Tavana asılmış, birçok değisik parçadan oluşmuş oyuncaklar vardır, her bir parça başka bir parçaya dokunarak bir rüzgar yaratır ve oyuncak dönüp durur. O parçalardan birini çıkardığınızda bütün rüzgarı kesersiniz. Oyuncak haraketsiz kalır. Frank Capra'nın o filminde de, hayatın aynen o oyuncak gibi birbirine değen insanlarla döndüğünü, aradan bir tek insanı bile çıkarıp aldığınızda hayatın dönüşünü etkilediğinizi, birçok olayın farklılaştığını, herkesin sandığından daha büyük bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz. Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu. Stewart, o yaşlı ve tonton "ikinci sınıf" melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu. "Bu muhtesem bir hayat" isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir "cin" sesi duyuluyordu. Tonton meleğe, Tanrı cok arzuladığı kanatlarını veriyordu. Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır. Değersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düşünürüz. Hayalkırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hiç gerçekleşmediğini merak ederiz. Cevaplar ararız. Bulamayız genellikle. Cevaplar vardır aslında. Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır. Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yapmakmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rölümüz olmuştur. Eğer Tanrı "ikinci sınıf" meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatın nasıl olacağını gösterseydi, sanırım hepimiz kendimize de hayata da başka türlü bakardık. Hatta, o melek bize "istediklerimiz gerçekleştiğinde nasıl bir hayatımız olabileceğini" gösterseydi belki istediklerimizin gerçekleşmemesi için dua ederdik. Bu muhteşem bir hayattır. Cevabı ve sırrı kendi içinde saklıdır. Ve, o hayatı hep birlikte yaparız. Bazen rolümüzden şikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kıymetini bilemememizdendir. alıntıdır.. |
| | |
| **Zerd@** için teşekkür edenler 6 kişi. | !NC!PéR!S! (22-02-2007), DiLrUbA (22-02-2007), f.kulalı (22-02-2007), Gecem (22-02-2007), sheZofr3niCh (22-02-2007), ^^DELİKIZ^^ (22-02-2007) |
| | #2 (permalink) |
![]() "G£c£_£$iNTİ$i " Kayıt: 20.04.2006 Yaş: 22
Mesajlar: 10.314 İtibar Gücü: 67 | ![]() HiÇ KaLP KıRDıNıZ Mı? Hiç kalp kırdınız mı veya kalbinizi kıran oldu mu? Sanıyorum insan oğluna özgü duygular bunlar. Zira başka hiçbir canlı da böyle bir duygunun var olduğuna inanmıyorum. Evinizde beslediğiniz bir köpeğe kızarsınız, söylenirsiniz hatta yeri gelir bir tekme atarsınız, fakat yine de o size asla darılmaz. Kısa bir süre sonra sizi gördüğünde sevgiyle kuyruğunu sallar, sevgi dolu gözlerle bakar. Biz insanlarda durum başka. Kalbimiz kırıldığında tüm herşeyi unutursunuz, o olay sanki dünyanın en kötü olayıdır. Dünya başınıza yıkılmıştır. O insanı bir daha affetmemeyi düşünürsünüz. Onunla olan tüm iyi anılar birden bire silinmiştir hafızalardan. Belki şok olmuşsunuzdur, böyle bir hareket beklememişsinizdir ondan. Ama olan olmuş, kırılan kırılmıştır. Yıllar önce bir Anadolu köyünde görev yaparken, bir ihtiyar ile sohbet ediyordum. Zaten oldum olası yaşlı inanları severim. Anıları çok olur onların. Şiire meraklı bir ihtiyardı, hemen ayak üstü dörtlükler uyduru veren bir ihtiyarcık. Sohbet sırasında derin bir iç çekerek ; “Kırma dostun kalbini, onaracak ustası yok. Soldurma gönül çiçeğini, sulamaya ibrik yok.” Yüzünde, onca yılın çizgisi, ellerinde yıllarca toprakla uğraşmanın sağladığı nasırlarıyla ihtiyarcık böyle demişti .Sevgiyle bakan, artık iyice çukura kaçmış gözlerinde bir an parıldayan bir damla yaş gördüm. Belki geçmişte yapılan bir yanlışı anımsamıştı. Zaten yine onunla cezalar, kanunlar, hapishaneler üzerine yaptığımız bir söyleşide ; “Cezaevleri boşuna hoca efendi demişti. En güçlü ceza evleri vicdanımızdır. Vicdanın rahat olmadıktan sonra suçun af edilmiş, özgür kalmışsın ne çare? Vicdanın olmadıktan sonra en berbat mapus damlarının sana faydası ne?” demişti. O günden sonra davranışlarıma, sözlerime, sosyal ilişkilerime daha bir dikkat eder oldum. İnsanları kırmamayı, kırılsam da kırmamayı ilke edinir oldum. Bazen bilmeyerek de olsa birilerini kırdıysam ve o kırdığım insan bunu bana hatırlatırsa, o vicdan azabı bana zaten yeter. O insanı tekrar kazanabilmek için şartlar ne kadar zor olsa da yine de denemeyi göze alırım. İhtiyarın dediği gibi “onaracak ustası yok” olmasına rağmen, usta titizliğinde olmasa da çıraklık mertebesinde çaba gösteririm. Günümüz insanı daha gerçekci, sosyal ilişkiler hep karşılıkli çıkarlar ile donanımlı. Kalp kırılmış, kırılmamış, dostluklar bitmiş, bitmemiş önemi yok. Önemli olan o günü kâr ile kapatabilmek. Dostum bana küsmüş, küserse küssün, onun bileceği bir is mantığı hakim. En güzeli geçmişte kalan dostluk değerlerine sahip çıkmak, birbirimize daha saygılı, daha hoşgörülü yaklaşabilmek, hepsinden önemlisi kişilere karşı içimizdeki o kahrolası “önyargıyı” yok edebilmek. Toplumsal barisi ve huzuru istiyorsak bunlar çok önemli unsurlar. Yoksa o olmayan ustayı aramakla daha çook zaman harcarız..[/I][/B] teşkkürler zerda ablam harika bir paylasımdı.... |
| | |
| | #3 (permalink) |
![]() bLackpearL Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 6.851 İtibar Gücü: 29 | emeklerinize saqlık teşekküler |
| | |
| | #4 (permalink) |
![]() ….Özledigim…. Kayıt: 23.12.2006
Mesajlar: 4.105 İtibar Gücü: 25 | etkiliyeci bir yazı... ama şu da var ki eger insan hayatta nasıl bir rolu var ve başka insanlara nasıl yardımı dokunuyor hepsini bilseydi... ortam kibirli insanlarala dolardı... ama farkında olmanda yaptığı şeyler bir çok insanın yaşamını durumu değiştirmekte... bunları bilmemek en güzeli bırakalım hayat bize yön versin... etrafımızdaki binlerce melek Allah'ın izniyle nasıl olsa bize yardım edecektir... güzel bir yazı ellerine sağlık zerda... ![]() bunu bilmemek en güzeli.... |
| | |
| | #5 (permalink) | |||
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
| |||
| | |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Kategori | Cevaplar | Son Mesaj |
| Genellikle işinizi son ana bırakır mısınız? | @izci@ | Anketçe | 46 | 04-04-2009 11:17 |
| IKYB Temsilcisi Behroz Gelali: Sınır ötesi operasyon, Türk firmalarını zorda bırakır | Haberci | Dünyadan haberler | 0 | 17-07-2007 05:11 |
| Her veda çıktığı kapıyı açık bırakır.... | £R$$!İN | Paylaşmak İstedikleriniz | 3 | 16-05-2007 14:20 |
| Her Veda Çıktığı Kapıyı Açık Bırakır. . | SweetWitch | Paylaşmak İstedikleriniz | 6 | 13-02-2007 00:42 |
| İlk öpücük izler bırakır.. | ^^SuLuBoYa^^ | Fotoğrafçılık ve Resimler | 18 | 17-07-2006 00:08 |