Benim bir arkadaş vardı Türkçeye tam hakim değildi! Bazen hayranlık veya hayret duygularını ifade edemeyip "puah" derdi.
Kalp sırrından doğan duygu tellerininden öyle güzel kelimei nağmeler dökmüşsünkü cümle anlatımının ötesinde PUAH yani ..

Bravo alkış alkış alkış. Biliyor musun ne kadar ince duygulu olursan ol, Allah ın isteğinde değilsen her şey inan ki beyhude...
Şu kalın ağır dünya ve zaman perdesi arkasında inanın duyguların ötesinde çok farklı şeyler var; o perdeyi açmayan bilmez ve görmez, görünüşte bilen de hayal eder..
Erkekler için, çok ama çok güzel ve bir okadar da ruhsal çekiciliği olan bayana aşık olsa haki hak bir aşık. Farzedelim ki aşkına kavuşsa bir kucak dolusu kavuşmak gibi; bir de bakmışsın hedefine çarpıp ta sekip başka yöne doğru giden kurşun gibi olmuş onun o aşkı
Bayanlar için, çok ama çok çok yakışıklı bir erkek olsa bir okadarda ruhsal çekiciliği olan erkeğe aşık olunsa yukarıdaki gibi onun da aşkı hedefe çarpıp giden kurşun gibi olur.
Çünkü aşkın aslı ilahidir; seken kurşun gibi o aşklar seker esas sahibi Allah ına döner. Bu nedenle faniye duyulan aşk mecazidir. İlk aşk ruhlar aleminde duyuldu. Orada bütün ruhlar Allah ın karşı konulmaz güzelliğini gördüler ve orada aşık oldular. Ve bu güzelliğin sızıntıları olan maddi yaratıklar üzerindeki güzellikleri görünce de bilinç dışı olarak kalp sırrı bu güzelliği yeniden istemdışı anımsayarak o güzelliğe yanlış olarak bu dünyada kavuşmak için çırpınır.
Tam sarıldım kavuştum derken onun aşkı bir kurşun gibi sekerek yine sonsuz bir uzaklıktaki ezeli bir aşkın çekimine kapılır, bazen insan noluyor bana der derin derin düşünür ah oh of gibi sesler çıkarır. Muhyiddin Arabi fisusul hikeminde aşkın ilk defa Hz İsa ile yeryüzüne indiğini yazmıştır. İnsan bu aşkı ya dünyada bulur ya mezarda bulur ya mahşerde bulur ya da cehennemde...
Batıp giden güneşlere gönül verebilirmisin, dünkü gün elinde çıktı onu seviyorsan biraz üzülürsün, fani olan herşey terk edicidir terk eden üzer o zaman faniye derinden gönül vermiş olanlar derin matem, üzüntü ve kedere her an yakalanabilirler. Bir gün baktım annemi aşırı seviyorum hemen ondan uzaklaştım bir gün baktım dünyalar güzeli bir kızı çok seviyorum hemen ondan da uzaklaştım neden sen manyakmısın... Hayır bunları kaybettiğim günkü acı tarifsiz olurdu o zaman. Kalbime dedim bir orta yol bulursan sana izin vereceğim bilinmez. Yaşlı bir adam. Bir ömür boyu Allah a inandı ve bir gün oğlunun biri siyasi bir olaya kurban gitti... Oğlu Allah a asi olanlardan dı ; sanki Allah a kızdı O na inanmaktan vazgeçti; bir gün gördüm kızını kaybetmiş , kalbindeki inançsızlıktan olsa gerek o ihtiyar yaşlı kalbinden derinden derine öyle bir acıyla sarsıla sarsıla acı çekip yerlere yığılıyordu; sanırım Allah a teslim olmayışın bir belirtisiydi. Ama esas acının kaynağı kızına duyduğu aşırı evlat sevgisiydi ve bu sevgiyi sonsuzca kaybettiği inancıydı... Ne yazık etmiş kendine değilmi ? İnanın bu anlatılanlar gerçekti daha bir ay önce yaşandı.
Neyse ya güzel hayallerinize diken oldum; kusura bakmayınız ben de böyleyim işte..

Alıntı:
sweet_ isimli üyeden alıntı
Sana geliyorum… yazdığın satırları okudukça aynaya bakıyormuş gibi hissettiren sana… sana geliyorum… gözlerinin karanlık dehlizinde kaybolmak için, ellerimi ellerinin terinde ısıtmak için, yüreğinin kuytusuna saklanmak için geliyorum…
konuşurken “ben” olmayı başaramadığım için sustum çoğunlukla… zihnimde dolaşan kelimeleri ses olarak duyuramadım sana… beni bana anlatan yine sen oldun o soğuk İstanbul akşamında… o akşam daha bir iyi anladım; senin payına başkalarının düşüncelerini bıkıp usanmadan, korkusuzca, olduğu gibi anlatmak düşmüştü bu hayatta… kara bir büyü gibiydi insanların kendilerini senden dinlemek istemeleri… ne yaparsan yap kurtulamıyordun bu beklentiden… çoğunlukla kimse sormuyordu senin neler hissettiğini… birkaç soran bulsan bile çok geçmeden aynalarını senin eline tutuşturduklarını ve sende kendilerini görmeye çalıştıklarını fark ediyordun… böyle anlarda derin bir sızı kaplıyordu içini belli etmediğin… sonrasında “seni hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim” diyen bir mesaj alıyordun… ve hiç düşünmeden şöyle veriyordun o mesaja karşılığı “ben hayattan hiçbir şey beklememeyi çoktan öğrendim…” bu cümlenle en derinindeki en derin yarayı gördüm… sadece gördüm… dokunamadım yarana… kanı dindirmek için elimi uzatacak kadar cesur değildim… diğerlerinden bir farkım yok benim de…
O soğuk İstanbul akşamında gördüm en derinindeki en derin yaranı… ve o akşam kesin olarak anladım o yaraya ömrüm boyunca dokunamayacağımı… kanamanı dindirmeye yüreğimin, sevgimin yetmeyeceğini anladım…
bir yanım hep sana dair bir şeyler yapmaya, sana ulaşmaya, sana yakın olduklarını düşündüklerimi hayatıma eklemeye devam etmek istiyor arsızca… diğer yanım sonsuz bir şevkat duygusuyla uzak kalmaya çalışıyor senden…
Okurken Cümlelerini ....yine aynı his doldu tüm hücrelerime… avuçlarımda kutsal bir şey tutuyormuşum hissi… hüzün, acı ve huzuru bir arada barındıran bir gülümseme gelip kondu dudağımın kenarına… ellerinin saçlarımın arasında dolaştığını düşledim saçma da olsa… mutlu oldum…Kendimi mutlu hissederek, senin en derinindeki en derin yarandan biraz daha uzaklaştım aslında… Çünkü seni sevenler, yıllarca, sen yazdıkça, satırlarını okudukça “Beni yazıyorsun, beni anlatıyorsun” dediler sana… Şu an ruhumu saran mutluluğun altında onlardan biri olmaktan öteye gidemeyişim saklı işte… En çok bu yüzden sevdi seni sevenler, en çok senin satırlarında kendilerini gördükleri için… Oysa sen kendini anlatmak istedin tüm dünyaya satırlarınla… Seni anlasınlar, sesini duysunlar istedin… İlk kez o fırtınalı ve soğuk İstanbul akşamında en derinindeki en derin yarayı gördüğümde fark ettim bunu…Unutuyorum o akşam gördüğüm benzersiz sızını, sonsuz hayal kırıklığını… seni sevdiğini söyleyenler, kıyıda köşede bıkıp usanmadan sana ilan-ı aşk edenler, nefreti de, acıyı da, sevinci de sana yükleyenler yani biz hep çok uzaktık oluk oluk kanayan yaralarını görmeye…Hep sen bizim yaralarımıza dokun, hep sen bizim içimize bak ve gör, hep sen bizim sızımızı dindir istedik…Sen Her Seferinde Başardın...Rol yapmayı beceremediğin için oyunun dışındasın sen, çemberin dışında… İyi ki de ordasın… İyi ki rol yapmayı beceremiyorsun…Şimdi Sana Söylemek İstediğim Seni Sevdiğim-di... |
Alıntı:
sweet_ isimli üyeden alıntı
Sana geliyorum… yazdığın satırları okudukça aynaya bakıyormuş gibi hissettiren sana… sana geliyorum… gözlerinin karanlık dehlizinde kaybolmak için, ellerimi ellerinin terinde ısıtmak için, yüreğinin kuytusuna saklanmak için geliyorum… konuşurken “ben” olmayı başaramadığım için sustum çoğunlukla… zihnimde dolaşan kelimeleri ses olarak duyuramadım sana… beni bana anlatan yine sen oldun o soğuk İstanbul akşamında… o akşam daha bir iyi anladım; senin payına başkalarının düşüncelerini bıkıp usanmadan, korkusuzca, olduğu gibi anlatmak düşmüştü bu hayatta… kara bir büyü gibiydi insanların kendilerini senden dinlemek istemeleri… ne yaparsan yap kurtulamıyordun bu beklentiden… çoğunlukla kimse sormuyordu senin neler hissettiğini… birkaç soran bulsan bile çok geçmeden aynalarını senin eline tutuşturduklarını ve sende kendilerini görmeye çalıştıklarını fark ediyordun… böyle anlarda derin bir sızı kaplıyordu içini belli etmediğin… sonrasında “seni hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim” diyen bir mesaj alıyordun… ve hiç düşünmeden şöyle veriyordun o mesaja karşılığı “ben hayattan hiçbir şey beklememeyi çoktan öğrendim…” bu cümlenle en derinindeki en derin yarayı gördüm… sadece gördüm… dokunamadım yarana… kanı dindirmek için elimi uzatacak kadar cesur değildim… diğerlerinden bir farkım yok benim de… O soğuk İstanbul akşamında gördüm en derinindeki en derin yaranı… ve o akşam kesin olarak anladım o yaraya ömrüm boyunca dokunamayacağımı… kanamanı dindirmeye yüreğimin, sevgimin yetmeyeceğini anladım… bir yanım hep sana dair bir şeyler yapmaya, sana ulaşmaya, sana yakın olduklarını düşündüklerimi hayatıma eklemeye devam etmek istiyor arsızca… diğer yanım sonsuz bir şevkat duygusuyla uzak kalmaya çalışıyor senden… Okurken Cümlelerini ....yine aynı his doldu tüm hücrelerime… avuçlarımda kutsal bir şey tutuyormuşum hissi… hüzün, acı ve huzuru bir arada barındıran bir gülümseme gelip kondu dudağımın kenarına… ellerinin saçlarımın arasında dolaştığını düşledim saçma da olsa… mutlu oldum…Kendimi mutlu hissederek, senin en derinindeki en derin yarandan biraz daha uzaklaştım aslında… Çünkü seni sevenler, yıllarca, sen yazdıkça, satırlarını okudukça “Beni yazıyorsun, beni anlatıyorsun” dediler sana… Şu an ruhumu saran mutluluğun altında onlardan biri olmaktan öteye gidemeyişim saklı işte… En çok bu yüzden sevdi seni sevenler, en çok senin satırlarında kendilerini gördükleri için… Oysa sen kendini anlatmak istedin tüm dünyaya satırlarınla… Seni anlasınlar, sesini duysunlar istedin… İlk kez o fırtınalı ve soğuk İstanbul akşamında en derinindeki en derin yarayı gördüğümde fark ettim bunu…Unutuyorum o akşam gördüğüm benzersiz sızını, sonsuz hayal kırıklığını… seni sevdiğini söyleyenler, kıyıda köşede bıkıp usanmadan sana ilan-ı aşk edenler, nefreti de, acıyı da, sevinci de sana yükleyenler yani biz hep çok uzaktık oluk oluk kanayan yaralarını görmeye…Hep sen bizim yaralarımıza dokun, hep sen bizim içimize bak ve gör, hep sen bizim sızımızı dindir istedik…Sen Her Seferinde Başardın...Rol yapmayı beceremediğin için oyunun dışındasın sen, çemberin dışında… İyi ki de ordasın… İyi ki rol yapmayı beceremiyorsun…Şimdi Sana Söylemek İstediğim Seni Sevdiğim-di... |