HIZLI ARAMA
| Paylaşmak İstedikleriniz Bizimle ne paylaşmak istiyorsanız yazında bilelim hani. |
![]() |
| | #1 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006 Yaş: 23
Mesajlar: 1.541 İtibar Gücü: 0 | İclal Aydın Yazilari... Hayat Derim Bu Kadina... Vay Gönlüm Vay Sabah olmak üzereydi... Boğaz üzerinde saatler süren çekim henüz bitmiş, soğuktan buz kesmiş ayaklarımızı, ellerimizi arabanın kaloriferinde ısıtmaya çalışarak eve zor atmıştık kendimizi. Evin sıcağı yüzümüze vurduğu anda mutlu olduk. Telaşla çıkardık ayakkabılarımızı. Hemen mutfağa gidip su ısıttık. Doğum günümde kıymetlimin uzaklardan yolladığı çiçeklerin şöminenin önündeki yarı kuru yarı canlı yaşam mücadelesi gözüne güzel göründü arkadaşımın. “Aman” dedi “Ben istemem... Bana kimse çiçek göndermesin” “Niye ki?” diye sordum fincanları tepsiye koyarken... *** Kapınıza bırakılan çiçek size her şeyi anlatır mı? Ona anlatmış... Sabaha karşı çalan telefonun sesiyle uyanmış. “Kapıyı aç, ben geldim” demiş sevdiği adam. Yataktan fırlamış. Kapıyı açtığında kocaman bir çiçek buketi bulmuş... Merdivenlere koşmuş yalınayak... Bahçe kapısından sokağa fırlamış ama yok... Kimse yokmuş... “Bir kabahati var galiba, bana söyleyemiyor...” diye düşünmüş. Yalınayak merdivenleri tırmanıp, elinde çiçeklerle kapıyı kapadığı anda yer sarsılmaya başlamış. İçeride uyuyan çocuğunu kucaklayıp, telefonunu ve cüzdanını alıp tekrar sokağa çıkmış. Büyük Marmara Depremi yaşanırken aklında hep bir türlü ulaşamadığı sevdiği adam varmış. Dakikalarca çalan telefonu açılmamış. Sonra zaten hatlar da kilitlenince kimseye ulaşamaz olmuş. Çocuğuyla beraber sokakta geçirdiği günün akşamında kızına bir hırka almak için eve girdiğinde kapının önünde bir gece önceki solmaya yüz tutmuş çiçekleri görünce... O zaman anlamış... Sevdiği adam bir başkasına gitmiş... Yedi yıldır hiç unutmamış onu. Unutmadıkça sevmiş, sevdikçe unutmamış. *** Sabah oldu o bunları anlatırken. “Yahu” dedim “Ne şanslısın. Anlatacak şahane bir hikâyen var. Kim artık eski bir ilişkisini böyle gözü yaşlı bir mutlulukla anlatabiliyor ki?” “Haklısın” dedi... “Ama herkesin yok mudur yarım kalmış bir lokması. Benim lokmamın diğer yarısı hâlâ boğazımda takılı.” Gün doğmuştu biz yataklara girdiğimizde... Zihnimin içinde Nazan Öncel’in eski bir şarkısı; “Biri kalmış, Biri gitmiş, Biri yalnızlığı seçmiş... Bu masal da burada bitmiş... Vay gönlüm vay...” |
| | |
| | #2 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006 Yaş: 23
Mesajlar: 1.541 İtibar Gücü: 0 | "Sensizliğin acısını Sen nerden bileceksin?" Güzel bir mektup okumak gibisi yoktur. Güzel bir mektubun muhatabı olmak hele, büyük mutluluktur... Başkasına yazılmış aşk sözcüklerini kıskandığınız oldu mu bilmiyorum. O adamın ya da o kadının yerinde olmak istediniz mi diye sorsam içtenlikle "evet" der misiniz acaba? Ben itiraf edeyim, kimi roman kahramanlarını ya da film karakterlerini kıskandığım daha doğrusu, onlara gıpta ettiğim olmuştur... Hatta bazen karakterle kalmaz, oyuncusunu da kapsar bu duygum. Eğer "İki Aile" dizisindeki Eda'yı bir başkası oynasaydı eminim o oyuncunun yerinde olmayı çok isterdim... Her hafta -gerçekten- yoğun bir tempoyla çekilip ekranlarınıza gelen dizideki rolümü çok seviyorum. Dizin hikâyesini ve tüm kahramanlarını sevdiğim gibi... *** Pazartesi akşamları yayın saatinin yaklaştığı anlarda tatlı bir heyecanla ekipçe oturuyoruz bahçeye kurulan televizyonun karşısına. Bu, altı haftanın sonunda bir aile yemeği geleneğine dönüştü. O gün sette rolü olmayan oyuncular bile yayın saatinde köşkte olmaya özen gösteriyor. Sanki biz oynamamışız, sanki öykü nereye gidiyor, hiç haberimiz yokmuş gibi merakla izlemeye başlıyoruz. Kahkahalar, yorumlar, omuzlara dostça vurmalar... Sonra ertesi sabahı beklemeye koyuluyoruz. Reytingler bakalım ne diyecek bize? Çok şükür başından beri hep çok iyi şeyler söylüyor... *** Dizide büyük oğlum Efe'yi oynayan Doğaç ve Emre Kınay'ın ortanca kızını oynayan Ece'nin fanları her geçen gün giderek artıyor. Küçük oğlumuz Timur'u canlandıran Akçahan ise koca bir yazı kalçasına kadar bir alçı içinde geçirmek zorunda kaldı. Yakışıklımıza nazar değdi. Damla'yı canlandıran Bahar ve Zeynep nam-ı diğer Çilek'in hayranları birçok ünlüyü kıskandıracak kadar sevgiyle bağlı kızlarımıza. Ve dizinin büyük yıldızı Ferit'i canlandıran Öner'in setteki "gerçek" hali ise başka bir dizi kahramanı olur emin olun. Bir yaz içinde kocaman bir aile olduk hakikaten. Çocukların uykusu, hastalığı, performansları, hepsi hepimizin derdi artık... Eda Hanım ve Oğuz Bey'in başına neler gelecek, emin olun biz de bilmiyoruz. Senaristlerimiz Fethi ve Saygın nedense bunu saklamaya bayılıyorlar. *** Geçtiğimiz pazartesi akşamı altıncı bölümü yine bir arada seyrettik. Doğaç, Emre ve Öner set aralarında sürekli gitar çalıp şarkı söylediklerinden Türkçe sözlü gitar şarkılarının en güzellerini öğrendik sayelerinde. Emre Kınay'ın Cem Karaca şarkılarını yorumlayışını keşke duyabilseniz. Öner'in Doğaç'a öğrettiği İlhan İrem şarkılarını ikisinden dinleyebilseniz... Hepimizin çok sevdiği İlhan İrem'den "Anlasana" isimli şarkı yer aldı altıncı bölümde. Hayatın bir şekilde bir köşkün çatısı altında buluşturduğu dokuz kişinin ortak kederini ve beklentisini anlatıyordu: "Her sevincin, her kederin, en ölümsüz sevgilerin Sonsuz denen göklerin, her şeyin bir sonu varsa Ayrılıkların da bir sonu var... Bir gün çıkıp geleceksin, içimde bir ümit var; yeniden seveceksin!" Sevgili İlhan İrem'e bu ölümsüz şarkısı için, bizimle paylaşma inceliğini gösterdiği ve dizide kullanma izni verdiği için İki Aile dizisinin tüm çalışanları adına binlerce kez teşekkür ederiz... |
| | |
| | #3 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006 Yaş: 23
Mesajlar: 1.541 İtibar Gücü: 0 | Şimdi kim okuyor bu satırları? Çocukların (hangi çocukların olduğu önemli değil) sadece çocukların olduğu bir araç geçerken mayın patlatanlar mı mesela? Ya da kendisi parlamentoda hiçbir oturuma katılmazken kan bağıyla sıkı sıkı yapıştığı yakınlarını zengin edenler mi? Veya "bütün çocuklar okula gönderilsin", "Türkiye'nin bütün kızları okusun" diye çabalarken birileri, "hayır çocuklarınızı okula göndermeyin" diyerek "sözde asimilasyona" karşı çıkanlar mı? Kapkaçla, hırsızlıkla kazandıkları parayla düğün yapanlar mı? Polisin gözleri önünde duraklarından müşteri alan taksiciyi döven taksiciler mi? Gece vardiyasında çalışan taksicileri gasp edip boğazlarını kesenler mi? Rüşvet alıp, "devlet bizi buna mahkûm etti" diyenler mi? Karısını kan revan içinde bırakanlar mı? Çocuğuna işkence edenler mi? Cennetten toprak satanlar mı? Vücudunu pazarlayarak "sanatçı" olduğunu öne sürenler mi? Çete liderleri ya da üyeleri mi? Bir takım elbise parasına tetikçilik yapanlar mı? Utanma duygusunu yitireli çok olanlar mı? Komşusunun köpeğini zehirleyenler mi? Yalancılar mı? Sahi kim okuyor bu satırları? *** Yazıya oturduğunda bir kalem sahibi ne düşünür sizce? Yazdığına hak verenler zaten onunla aynı fikirdeyse "evet çok haklı, bak nasıl döşenmiş" demek dışında neyi değiştiriyorlar, değiştirebiliyorlar ki?... Okuduğumuzu alkışlamak dışında ne yapıyoruz gerçekten? Kaçımız bir araya gelip "biz"e karşı olan herhangi bir duruma itiraz ediyoruz ki? Apartman yönetim toplantılarında bile çoğunluğu sağlayamayan, oturduğu beş on hanelik bir çatının birliği için bile üşenen bir toplum olarak ne bekliyoruz hayattan? Bir yasa tasarısı için gerekli milletvekilini bir oturumda toplayamayan meclis GERÇEKTEN ülkenin yüzde kaçını temsil ediyor? Sandığa bile gitmeyen kararsızların çoğunluğunda durumu kritik etmek neye yarıyor? *** Bir pazar sabahı veya öğleden sonrası ya da akşam üzeri memleketteki bozukluğu yazıp esseniz neyi değiştiriyorsunuz ki? Bakın, biliyorsunuz; iktidar okuyor mu sanki yazılan eleştirileri? Onlar okumuyorken kimin umurunda siz kapkaçı, talanı, haksızlığı yazsanız? Sanki okuyup "ah evet, burada hata yapmışız" diyen mi var sanki? Kaç katilin umurunda kaç kişiyi geride bıraktığı? Pazar sabahı aşk yazmak, pazar sabahı aşk okumak bu yüzden en kolayı belki... Hayat mı dediniz?.. Güzel mi dediniz?... Siz beni en yanlış anlayanlardansınız demek ki... Yukarıdan aşağı tüm satırlara gerçek ve somut yanıtları olanlar için bir temenni cümlesi dışında nasıl bir sahiciliği olabilir ki bu başlığın?... |
| | |
| | #4 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006 Yaş: 23
Mesajlar: 1.541 İtibar Gücü: 0 | 'Hesap' lütfen! Bardağın kenarından akıp giden su damlasını tuttu baş parmağı ile... Çok sıcaktı hava. Oturduğumuz terası yan duvarları sarmış yaseminlerin iç bayıltan kokusu kaplamıştı. Diğer masalarda müşteri yoktu. Çoktan kalkmışlardı. Bizse yeni oturmuş gibi, önümüzdeki "hiç dokunulmamışlar"la onu dinliyorduk.. O anlatıyordu, biz dinliyorduk. "Kendilerine tahammülleri yoktu" dedi, damlacıkların süzüldüğü bardağını kaldırıp. "Ve bu yüzden katlanamıyorlardı birbirlerine... İçiyorlardı. Öğlen başlıyorlardı içmeye. Cin-tonikle, votkayla, akşama doğru rakı... Üzülürdüm; içmeye başladıklarında yaşayacakları birkaç saatlik rahatlamayı düşünüp avunurdum ama... O kadar çok içiyorlardı ki, sonunda öldüler." Garson, bütün müşterilerin gitmiş olmasının rahatlığı ve bize duyduğu sempatiyle ağır ağır yanımıza yaklaşıp "yeni bir şey ister miyiz?" diye sordu. Hayır istemezdik.. Hayır, şu anda sadece dinlemek isterdik... O anlatırken yanındaki küçük oğlan çocuğu başını masaya dayayıp uyuklamaya başladı. Üzüldük... Üzüldüğümüzü fark etti. "Üzülmeyin" dedi. "Bugün öyle mutlu ki. Burada olmak öyle mutlu ediyor ki onu. "Bugün"de çünkü. Güvende... Bir çocuk için içkiyle başlayan cehennem saatleri kadar büyük bir korku yoktur. Geciktiğinde, emanet edilen parayı kaybettiğinde, bir şey kırdığında, yani bir kabahati olduğunda dayak yiyeceğini bilmesi gibi değildir bu. Ne ile karşılaşacağını çok iyi bildiği halde o iyi bildiği halden ne gibi kötü sürprizler çıkacağını kestirememekten kaynaklanan bir korkudur." Küçük çocuk elinin üzerine yatmış, yanağı tatlı bir et topuna dönmüştü. Dudakları bir U harfi çıkaracakmış gibi toplanıp kalmıştı. İnsanda saçını okşama duygusu yaratacak kadar masum görünüyordu. İçkiyle hesap tutturamamış bir anne babanın geride kalan hücreleriydi... Masanın diğer ucunda oturan küçük kızsa hiç ilgilenmiyormuş gibiydi konuşulanlarla. Başını yıldızlarla kaplı gökyüzüne doğru kaldırmış, beklediği bir şey geçecekmiş gibi dikkatle bakıyordu... Bir süre küçük kıza bakıp, "İşte böyledir çocuklar" dedi... "Bir cehennem ateşinin içinden kendi bildikleri bir doğruya tutunup geçerler... O doğruya tutunan elleri kırılmazsa eğer." Küçük kız ona dönüp gülümsedi. "Ama siz bilmiyorsunuz ki" dedi saçını geriye savurarak... "Bazen bilmemek iyidir" dedim... Küçük kız ayıplarcasına baktı bana... "Ama sen de daha bilmiyorsun" dedim.. Tekrar yıldızlara döndü küçük kız. Geleceğini beklemeye başladı.. O gece kaç kişiydik masada anımsamıyorum. İçindekilere hiç dokunulmamış tabakların ortasında duruyordu "onarılmış" geçmişlerimiz... Saat on ikiyi geçti... Hesap istedik. Eski bir hesaptı. İçkiyle onarılamamış, olmak istenip bir türlü olunamamış, gereğinden fazla hayal kırıklığı ile dolu anne babasından kalmış hesabı o gece o ödedi... |
| | |
| | #5 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006 Yaş: 23
Mesajlar: 1.541 İtibar Gücü: 0 | "Keşke gitseydin. Ne zamandır sürüp giden sıkıntısına bir son vermesi gerektiğini düşünüyordu. Ama yapamıyordu. Yapamayacağına onu inandırmış o kadar çok "sınır polisi" vardı ki etrafında. Ama en çok yatağında mışıl mışıl uyumakta olan şu küçük yaratık engelliyordu onu. Bir süre tombul pembe yanakların altına konmuş yumuk ellerini seyretti. Duvarlarında pembe salkımlı pencerelerin olduğu duvar kağıdıyla kaplı çocuk odasına göz gezdirdi. Odadaki her bir parça, yerdeki halı, yıldızlı gece lambası kafasını darmadağın ediyordu. Odanın kapısını kapadı. Kapının önünde bir an durdu. Sonra mutfağa yöneldi. Mutfak masasındaki reçel kavanozları ve tuzluğun yanındaki faturalara, açılmamış zarflara takıldı gözü. Çekmecelerden birinden bir tükenmez kalem buldu. Faturalardan birinin arkasına yazmaya başladı. * * * "Bebeğim... Bir gün beni anlayacak mısın bilemiyorum. Ama anlayabilmeni bütün kalbimle diliyorum. Vermek zorunda olduğum bir karar var. Kafam öyle karışık ki... Belki her şeyi olduğu gibi bırakmalıyım. Belki sen de bu dağınıklığın içinde büyümeli ve mutsuzluğa ortak olmalısın. Belki nefret etmeliyiz birbirimizden ve yaşamımızdan... Ben gidemeyişimden seni sorumlu tutmalıyım. Sen küçük omzunu acıtan bu yükle büyümelisin. O yük yüzünden gelişemeyen ruhunla erişkin olduğun tüm yaşamın boyunca sevginin ve sevilmenin güvensizliğini yaşamaksın. Sevmek bir başkasının sırtında yük olmak ya da yük taşımak sanmalısın. Belki evet, biz de herkes gibi olmalıyız. Herkes gibi mutsuz, sıradan ve renksiz olmalıyız... Birbirimize ödetmeliyiz yaşanmamış hayatlarımızın acısını. Oysa.. Oysa güzel bebeğim ben farklı olmak isterdim... Bazen sana baktığımda, güzel gözlerinin geleceğinde kendi bulanık çamurlu geçmişimi görüyorum. İşte o zaman daha da ürküyorum olacaklardan. Ya da olamayacaklardan. Keşke bir mucize olsa, keşke konuşabilsen benimle ve bir yanıt verebilsen bana.." * * * O sırada masanın üzerindeki telefonun sesi duyuldu. Elindeki kalemi kağıdın üzerine bırakıp telefona uzandı... O telefonla konuşurken içerideki yumuk elli uyanmış tavandaki yıldızlı lambayı seyrediyordu. Ağlamıyordu... Gördüğü her şekli anlamaya çalışıyor kendi kendine kıkırdıyordu.. Ne düşünüyordu, bilemiyorum... Ama bir zamanlar o yatakta yatmış, emeklemiş, yürümüş, büyümüş biri olarak belki ona bir iç ses yazsaydım şunları düşündüğünü var sayardım: "Mutsuzlar... Umarım bunu devam ettirip bunun sorumlusunun ben olduğumu düşünmezler." Fedakar anne babaların yaşanmamış hayatlarının bedelini ödemekten yorgun düşmüş çocuklara geldi sıra. Şimdi onlar anne baba... Şimdi onlar düşünüyor nedir fedakarlık? Bir mutsuzluğa bir hayatı rehin vermek mi? "Senin için kaldım" demek mi? "Önümde bir yol uzanıyordu: Yapılmamış , yapılabilecek, temize çekilebilecek, baştan başlanabilecek bir hayat vardı. Ama ben senin için o yolu seçmedim" demek mi? "Keşke gitseydin" yanıtını duyduğunda pişman olmak mı? Fedakarlık anlamı tekrar gözden geçirilmesi ve iyice anlaşılması gereken büyük bir kavram bence... Bir mutsuzluğa uydurulan kılıfın adı hiçbir zaman "fedakarlık" olamaz... Olmamalı. |
| | |
| | #6 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006 Yaş: 23
Mesajlar: 1.541 İtibar Gücü: 0 | Gerçek kahramanlar istiyorum artık Dit dit" etmiş telefonu. Açmış bakmış ki sevdiği adamdan geliyor mesaj. Sevdiği adam tabii... Sevmese nişanlanmaya karar verir mi? Sevmese gidip onun evine yerleşir mi? Diyormuş ki sevdiği adam mesajında "Ben seyahatten dönene kadar evden eşyalarını alıp ayrılırsan sevinirim" Böyle diyormuş... Ben gazetede okudum. Okurken gözümden yaş akü. Cesur yürek filminde Mel Gibson'un ihanete uğradığını anladığı an yüzüne yerleşen bakışı gördüğümde gözüm nasıl yaşardıysa öyle yaşardı yani... Öyle acıdı içim... O yarı baygın kadının görüntülerini gazetede gördüğümde (Gamze Özçelik ya da başkası) kim olduğu önemli değil "bunu nasıl yapar bir erkek" diye düşündüğümde nasıl karardıysa kalbim öyle karardı yine. Eğer doğruysa okuduğum, hani bir küçük ihtimal belki bir dedikodudur, belki bunu yapmamıştır ama Gamze Özçelik'in nişanlanması beklenen sevgilisinin genç kadını terk etmekle kalmayıp evden çıkmasını istediği haber gerçekse o yakışıklı ve düzgün ifadeli suratına hiç yakışmamış bu yapüğı... Yaşına, yaşadığı çağa hiç yakışmamış hem de... *** Yine de belki doğru değildir diye düşünmek istiyorum. Çünkü eğer bu genç adamın nişanlılık arifesinde bir başkası ile sevişirken çekilmiş görüntüleri gazetelere düşseydi Gamze ya da bir başka kadın fark etmez elinden tutup "önemli değil" diyecekti büyük ihtimalle. Yanında duracaktı, sevdiği adamın başı eğer utancından yana düşerse omzu destek olsun diye.. Ardında duracaktı, düşmanları bu durumu fırsat bilip bir de sırtından bıçaklamasınlar diye Önünde durup siper olacaktı dedikodular kalbini, ciğerini daha çok yaralamasın diye... Sarılacaktı kollarının yettiği tüm gücüyle "Sakın bırakma kendini. Bu senin utancın değil. Bu seninle sevişmenin kıymetini bilememiş bir zavallının, bir alçağın rezilliğidir" diyecekti... Saçını okşayacaktı, teselli edecekti eğer gözlerinden yaş döküldüyse... Çevresinde kim varsa savunacaktı sevdiği adamı. Laf ettirmeyecekti. Sevdiğinin bedenine daha önce bir başka elin değmesi her sevenin kalbini nasıl dağlarsa onu da üzecekti belki ama geçmişin hesabını çıkarmayacaktı sevdiği adamdan.. Biliyorum böyle yapacaktı Gamze Özçelik ya da bir başka kadın... *** Gamze Özçelik o mesajı aldığında ne hissetti bilmiyorum ama dedim ya haberi okurken benim içim acıdı... Gözümün önüne o mesajı aldığındaki yüzü geldi... "Evi boşalt" diyen mesajı... Eğer doğruysa, eğer gerçekten bu mesajı çekip gencecik bir kadını böyle bir gününde terk ettiyse bu güzel ve aydınlık yüzlü delikanlı... *** Bilmeli ki o ve onu böyle bir şeye teşvik eden, telkin eden, akıl verenler... Yorumlarıyla, yazılmamış köhne ve alçak kurallarıyla beynini yıkayanlar, yüreğini ve insan olma, cesur kalma yeteniğini dağlayanlar.. Bilmeliler ki düşene atılan bir başka taş kahraman yapmıyor taşı atanı. Yaralıyı savaş meydanında bırakıp kaçana madalya takmıyor tarih.. Ve alkışlamıyor kargaşayı uzaktan izleyenler sevdiğini söylediği kadını sırtlanların önüne atan prensi... Halk artık gerçek kahramanlar istiyor. Kadını yere düştüğünde "her şeye ve herkese" rağmen elini tutabilen erkekler istiyor... Kadını, aşkı, sevginin getirdiklerini satmayan, satın almayan erkekler istiyor... O görüntüleri satan ne kadar alçaksa karşısında duracak o kadar yüksek yürekli adamlar istiyor! |
| | |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Kategori | Cevaplar | Son Mesaj |
| İclal Aydın ders verecek | Ruhsar | Magazin Haberleri | 2 | 03-10-2007 15:17 |
| Kamyon Yazilari | chatlac_chucky | Mizah & Eğlence | 4 | 15-09-2007 10:07 |
| Öfkenize Kırmızı Işık-İclal Aydın | belongtodeath | Paylaşmak İstedikleriniz | 0 | 10-08-2006 17:41 |
| İclal Aydın da Oynuyor | CiwCiw | Magazin Haberleri | 0 | 12-06-2006 22:47 |