HIZLI ARAMA
| Paylaşmak İstedikleriniz Bizimle ne paylaşmak istiyorsanız yazında bilelim hani. |
![]() |
| | #1 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 7.680 İtibar Gücü: 31 | On Şarkıda Bir Aşk On Şarkıda Bir Aşk Bu ülkenin aydınları bir araya gelmediği müddetçe kaybetmeye mahkumdurlar. 1- Uyanış: Uyan artık, uyan! Hazırlan İşe git Yalnız yaşayan bir insansın Artık kalk! Seni öpemem Elimden gelse bile Ben basit bir çalar saat Sen bordrolu çalışan UYAN ULAN UYAN ... Der adeta “sevimsiz saat” kulağınızın üzerinde zıplayarak. Aman ne kadar güzel. İşe gitmek için hazırlanmalıyım. Yine başlıyoruz. Kapıcının bıraktığı gazete alınır ve göz atılarak günün ilk büyük tuvaleti yapılır. Ardından sakal tıraşı ve sonrasında da hızlıca giyinerek evden koşarak çıkış. Trafiği de göz önüne alacak olursak bu işlemler sırasında kaybedecek 1 dakikaya bile tahammülüm yok. Tuvalet 10 dakika, tıraş 3 dakika ve giyinme 7 dakika olacak şekilde hazırlanabildiğim için işe geç yetişememe gibi bir sıkıntım olmuyor. Ama bugün bir değişiklik yapalım ve çizginin dışına çıkalım: Gazetemizle beraber tuvalete giderken geri planda müziğimiz de olsun. Eminim ki bu saatlerde TRT3 te yumuşak bir şeyler vardır. “Şimdi sizlere, Mozart’ ın Do Minör fantezisini sunacağız. Yorumlayan sanatçı…” Elimdeki gazetenin sayfalarını sadece çevirdiğimi, tek satırına bile dikkatimi veremediğimi piyanist eseri bitirince fark ettim. Yaklaşık 5 dakika süren bu şaheser ayaklarımı yerden kesmişti. Tekrar yere basmamı, bu dünyadan çok sık duyduğum bir ses olan, sifon sesine borçluydum elbette. Hemen saate bakarak programımdan sapmadığımı gördüm ve sevindim. 2-Giyiniş: Mademki güne Mozart ile başlayarak renk kattım, devamında da bir şeyler yapmalıyım diye düşünerek radyomun kanalını değiştirmeye karar verdim. Biraz daha hareketli ve bana yaşama sevinci verecek bir sese ihtiyacım vardı. Rasgele bir kanal seçmeye karar verdim ve beni yumuşacık bir trompet sesi karşılayıverdi. Trompetin ardından başlayan sözler beni o kadar etkilemişti ki; elimde kravatım, gömleğim ve pantolonum sadece üzerime geçirilmiş ama düğmelerinin hiçbiri iliklenmemiş şekilde yatar vaziyette kendime geldim. Çalanın Chet Baker tarafından söylenen “Lets get lost” isimli şarkı olduğunu güçlükle anlamıştım. Peki neler demişti de Chet Baker yatağa düşmüştüm? Let’s get lost, lost in each other’s arms To celebrate this night we found each other, mm, let’s get lost … Daha ilk dizeyi, yani “Kaybolalım, birbirimizin kollarında kaybolalım” ı duyduğumda kendimden geçmiş ve salonun ortasında Ayşegül ile hayali bir dansa başlamıştım. Küçük öpücüklerim kulaklarından boynuna doğru inmeye, nefeslerimiz ve kalp atışlarımız ise normalden anormale doğru çıkmaya başlamıştı. Tam manasıyla birbirimizin vücudunda yok oluyorduk. Hesapta olmayan bir tuvalet molasından sonra işe geç kaldığımı fark ettim ve müzik setini kapatarak evden çıktım. 3- Arabayı İşe Sürüş: Hesaplarıma göre, işe yaklaşık 20 dakika geç kalacaktım. Dakikliğim ile tanınıyor olmam, ofise girdiğim zaman bütün gözlerin bana yönelmesine yol açacaktı. Bağırsaklarımı bozduğumu söylesem bile bizim müdürün bir şey diyeceğini sanmıyorum. Çalıştığım şirketin en eski ve en güvenilir elemanıydım. Azıcık bir gecikmeye, yılların güvenini paravan yapmak hiç bana göre bir davranış değil. “Neyse ofise gidince hallederiz. Canımı daha fazla sıkmadan bir radyo kanalı bulalım, güne başladığımız gibi devam edelim” dedim; demez olaydım. Pink Floyd’ un “Shine On you Crazy Diamond“ ı çalıyordu radyoda. Bir baktım deniz kenarında ince belli bardaktan çayımı yudumlarken tekneleri takip eden martıları seyrediyorum. Bu sefer ne dediler de bu hallere düştüm?!? Remember when you were young, you shone like the sun. Shine on you crazy diamond. Gençliğimi hatırladım. Güneş gibi parıldadığım gençlik günlerimi. Gelecek avuçlarımın içinde, emrime amade haldeydi. Şimdi ise işe koşa koşa giden geç kaldığım 20 dakika için bile türlü yalanlar tasarlayan zavallının biriydim. 20 dakika: Bir günün 72 de biri, bir saatin üçte biri, futbol maçının bir yarısının yarısından az. Allah’ım bu kadar küçük bir zaman dilimi için bu denli eğilmek, hiç bana göre değildi. Gel gelelim arabanın ödenmesi gereken 23 taksidi daha vardı. 4- İş Yerinde: Yaklaşık 1,5 saat geç kalışımı halamın zamansız vefatına bağlayınca anlayışla karşılanmış ve yerime, sahtekarlık kaynaklı huzursuzluğumla, geçmiştim. Çalışma hayatımın ilk gününden bu yana sabahtan öğle tatiline kadar olan süre hep zor geçerken, öğle tatili ve sonrası su gibi akıp gitmiştir. Sebebi psikolojik olsa gerek. Günün bu saatine kadar sevgilim tarafından hiç aranmamış olmamı da göz önüne alacak olursak biraz gergin olmam normal sanki. Bu tip durumlarda ilk geri adım atanın hep ben olduğumu ürpererek fark ettim ve aramama kararı aldım. Tam bunları düşündüğüm anda arkadaşımın bilgisayarından yükselen tanıdık bir müzik sesi beni yine bu dünyadan ayırmaya başlamıştı. Çalanın ne olduğunu hatırlamaya çalışırken sözlerin başlamasıyla birlikte, masa üstünde birbirine kavuşmuş kollarıma, çenemle yumuşak bir iniş yaptım. Placebo’ dan Slave To The Wage’ ti bu. … It's a maze for rats to try It's a race, a race for rats A race for rats to die … “Tüm yapman gereken karar verebilmek. Sonrasında tüm esaretten ve sıkıntıdan sıyrılacaksın” diyor. Arkadaşımın bilgisayarından, bana seslenen “guru” bunları söylüyor ve bununla da yetinmeyip tüm çalışma hayatının bir labirenet bizlerin de bu labirentte bir parçacık peynirini arayan sıçanlar olduğumuzu söylüyordu. Bu arayışın sonunun olmadığını ve peynirlerimiz ararken ölüp gideceğimizi gayet güzel suratımıza çarpmayı ihmal etmiyordu. 5- Öğle Yemeği: Öğle yemeği ile birlikte keyfim gelmişti. Canımın sıkkın olduğu tüm zamanlarda yaptığım gibi o lokantada satılmakta olan en ağır yemeği sipariş etmiştim. Üzerine de şekerpare benzeri ağır bir tatlı; kendimi cezalandırırcasına.. Telefonum henüz çalmış değildi. Kararlıydım, sonuna kadar götüren ben olacaktım.. Yemek sonrasında, her gün gittiğimiz öğrenci kahvesine gittik ve okey masasına kurulduk. Hemen çaylarımız geldi ve oyuna başladık. Başladık ama güne gözlerimi güne açar açmaz yakama yapışan müzik hassasiyetim burada da devam etti. Bu sefer Billy Joel’ dan Piano Man esir aldı beni ve Amerika da bir bara götürdü. … Yes they're sharing a drink they call loneliness But it's better than drinking alone … Billy beni okey masasından uçurarak “Yeni Dünya’da” bir bara götürdü ve oradaki herkesi tek tek tanıttı. Büyük şehre türlü hayallerle gelmiş ve aradıklarını bulamamış insanların yalnızlıklarını paylaşmak üzere geldikleri bu bar bundan daha güzel anlatılmazdı. Ey ben, bu boktan şehre hapsolmuş labirent sıçanı: Ölüp gitmeden arkamda böyle bir eser bırakabilecek miyim? Yoksa her ortalama insan gibi, şehir mezarlığındaki yerime uzanıp toz mu olacağım! Bu arada oyun bitmiş ve ben hiç el açamadan masanın tüm hesabını ödemek üzere kasanın yolunu tutmuştum. Bunun ne önemi varsa.. 6- Öğle Yemeği Sonrası: Ofisimize döneli en az 3 saat oldu ve ben iyice gerildim. Telefonum hala çalmadı. Yaşadığımız ilişki bu kadar mı pamuk ipliğine bağlı! Anlaşılan o ki: aramazsam, asla aranmayacağım. Belki de benden kurtulmak için bahane arıyor. Aşkı benden öğrendiği günleri unutmuş olmalı. Telefona sarılıp “ilk seviştiğiniz erkek elbette ben değilim, ama aşk yaşadığınız ilk erkeğin ben olduğunu çabuk unutmuşa benziyorsunuz küçük hanım.” Demek ve onu incitmek istiyorum. Hepsi bu.. Derken içeri patron girdi ve bir şeyler açıklamaya başladı. Uzun süredir beklemekte olduğumuz zam haberini verecek diye hepimiz ağzından çıkacak kelimelere odaklaştık. “Arkadaşlar geçen hafta izlediğim bir filmde çok sevindirici bir olaya tanıklık ettim. Tabii benimle aynı heyecanı yaşayabilmeniz için öncelikle klasik müzik sever olmanız gerekir. Yine de sevincimi sizlerle paylaşmadan edemedim. İçinizden tanıyanlar olabilir, çağımızın en önemli sinema yönetmenlerinden olan, Stanley Kubrick, ölmeden hemen önce tamamladığı, Gözü Tamamen Kapalı (Eyes Wide Shut) adlı filminde müziği, tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi, ön planda tutmuş. Bunda sevindirici olan yan nedir dediğinizi duyar gibi oluyorum. Hemen açıklayayım: Bu film bana klasik müziğin modern bestecilerinden birisini tanıma olanağı sağladı: Gyorgy Ligeti. Bu bestecinin öyle eserleri var ki önce insanı oturduğu koltuğa çiviliyor, ardından da o koltukta huzursuzluktan yorgun düşürüyor. Size, Kubrick’ in filmde kullandığı bestelerinden birisi olan Dominic Harlan’ ı dinletmek istiyorum.” Şarkıyı, ofisteki bilgisayarlardan birisine yükleyip bize dinletmeye başlamadan önce gözümü çevrede oturan arkadaşlarımda gezdirdiğim. Birbirinden çok da farklı olmayan ifadelerle karşılaştım. Kiminin çene, kiminin el kasları, gerilen sinirler sebebiyle harekete geçmişti. Masaların altında sıkılan yumruklar, masaların üzerinde ısınma hareketi yapar gibi açılıp kapanan eller, olmayan çikletleri çiğnemekte olan çeneler.. Birisi yerinden kalkıp patrona birkaç söz söyleyebilmiş olsaydı eğer, zamsız geçen 2 yılın hesabı linç olarak ödetilmeye kadar gidebilirdi. Bu arada hakikaten, Ligeti müzikten öte bir şeyler yapmış. Sizi önce türlü fobileri olan bir insan haline getiriyor. Ardından son 50 yıldır kimsenin yaşamadığı bir dağ evinde duşa sokuyor. Bununla da yetinmeyip, 8 saattir beni aramayan sevgilimin gizli aşkını da elinde bıçakla duş perdesinin arkasına yerleştiriyor. Bu durumda bana, masamın üzerine kapanarak, korku üzeri bol öfke yahnisinden tabak dolusu yemekten başka bir seçenek kalmadı tabii. 7- İş Çıkışı: Saat 17 sularında çalan telefonumda adını görünce içimi tarifsiz bir ferahlık ve heyecan kaplamıştı; ta ki ses tonunu duyana kadar. İş çıkışında buluşmak istediğini ve konuşmak istediği önemli bir konu olduğunu söyledi. Telefonu kapattıktan sonra orada kalamayacağımı ve derhal dışarı çıkmam gerektiğini anladım. Aklıma ilk gelen bahaneyi öne sürerek izin aldım ve koşarak çıktım. Buluşacağımız yere nasıl vardığımı bile hatırlamıyorum, kendimi masaya kapaklanmış bir şekilde başucumda duran çayın kokusunu içime çekerken buldum. Tam vaktinde geldi ve çok kısa bir konuşma sonrasında benden ayrılmak istediğini bildirdi. Mekanın işletmecisinden rica etseniz o şarkıyı bulup çalamazdı. Ancak, gel gör ki yüreğimin en yaralı köşesine bastırılarak söndürülen bir sigara gibi etki yaptı üzerimde. Göz yaşlarıma hakim olamadım ve küçük çocuklar gibi masaya kapanarak hıçkırarak ağlamaya başladım. Çalan, Chicago grubundan Look Away adlı şarkıydı. … If we meet on the streets someday, And I don't know what to say, Look away, baby, look away. Don't look at me; I don't want you to see me this way. … Terk edilen bir erkeğin hislerini tüm açıklığıyla ortalığa saçan popüler bir müzik parçasından başka ne beklenirdi ki! Ayrıldığı sevgilisine “eğer günün birinde, bir yerlerde karşılaşırsak beni lütfen görmezden gel, çünkü karşına ne diyeceğini bilmez ve gözü yaşlı bir halde çıkmak istemiyorum” diyor. Kendimi biraz toparladığım an, ağlamanın verdiği büyük utanç ile birlikte kafamı kaldırdım ve muhtemelen kıpkırmızı olmuş gözlerimi ondan kaçırarak yanağına bir öpücük kondurdum. Kulağına “her şey için teşekkür ederim” cümlesini fısıldadıktan sonra kasaya giderek hesabı ödedim ve oradan koşarak uzaklaştım. 8- Bara Sığınış: Terk edildim. Terk edildim. Terk edildim. Aman tanrım! Bu da oldu işte. Yaşadığım aşk fena bir aşk değildir tanrım Üstü kalsın Barın birine sığınmış ve kendimi avutmaya çalışıyordum. Kalbimde aşk yarası var ya, ruhum acıyor ya, her Türk gibi şair yanım olacak ya; yukarıdaki gibi “özgün” bir şiir tutturmuş rakı kadehlerime meze ediyordum. Belki de adını hatırlamadığım birilerinin şiirinden aklımda kalmıştır. Kimin umurunda? İçeri girerken dikkatimi çeken manzara ancak 3. kadehten sonra önem sıralamasında yukarıya tırmanabildi: hiçbir müzik duyulmadığı gibi herkes nefesini tutmuş barın sonunda bulunan 100 küsur ekran televizyonu izlemekteydi. Biraz dikkatimi toparlayınca insanların futbol maçı izlemediğini Basra körfezinden naklen savaş izlediklerini anladım. Bar sakinleri, havada ışıklar saçarak gidip hedefini vuran füzelerin görüntülerine bazen ıslıkla bazen de kendi askerlik anılarıyla eşlik ediyorlardı. Barda bunlar yaşanırken televizyonda açık olan haber kanalı ise bunun ne kadar önemli bir demokrasiye dönüş operasyonu olduğunu müjdeliyordu. Yanlarında bulunan emekli generaller ise engin dünya görüşlerinin ışığında kanalı doğruluyorlardı. Hızlıca iki kadeh daha yuvarlayarak bu rezil manzaraya daha fazla ortak olmadım ve oradan uzaklaştım. Arabaya atlayarak evin yolunu, elimden geldiğince şeritleri ortalayarak, buldum. Karşıdan gelen farlar bazen 4 bazen de 6 oluyordu. Çok sert çalan kornalarla protesto ediliyordum ama elimden gelebilecek hiçbir şey yoktu. Terk edilen her insanın yapacağı gibi alkole sığınmıştım. Karşıdan gelen korna seslerini duymamak için zor da olsa radyoyu açtım. Şansıma bizden, çok başarılı bir rock grubu çıkmıştı. Mor ve Ötesi, Cambaz adlı şarkılarını söylüyorlardı. … Ne habersin ne Türksün Seni gören yollara dökülsün Kul oldun köle oldun, kurşungeçirmez cam oldun Bütün dünya izler durur, afet-i azam bekler durur Hedefini al, piyasanı al, her şeyi al … Ayıkken defalarca dinleyip bir anlam veremediğim şarkı o anda o kadar anlamlı gelmişti ki.. 9- Politika mı yoksa?: Bize sürekli bir şeyler dayatılıyor. Ne yiyeceğimiz, ne okuyacağımız, ne seyredeceğimiz, ne dinleyeceğimiz, neye inanacağımız; kısacası nasıl yaşayacağımız önceden belirlenmiş zaten. Globalleşme adı altında, “çoktan seçmeli özgür yaşam” maskesi altında tektipleştiriliyoruz. Okulunu bitir, askere git, aşık ol, evlen, ev eşyaları satın al, ev satın al, çocuk yap, okul taksitleri öde, emekli ol ve öl. Ben de bu dişlinin bir parçası mı olacağım. Neden dünyayı değiştirmeye çalışmayayım ki. Bu topraklarda yaşayan bilinçsiz kitlelere karşı hiç mi sorumluluğum yok. En başta yaşamakta olduğum apartmanın uyandırılmaya ihtiyacım var. Ne demişler herkes önce kendi kapısının önünü süpürsün. Neydi o grubun adı, neredeydi o cd? Evet işte burada. Rage Against The Machine. Steinbeck’ in roman kahramanı olan Tom Joad’ u Bruce Springsteen şarkılaştırmış, Rage Against The Machine de kendi yorumlarıyla çalmış. Şarkının adı Ghost Of Tom Joad yani Tom Joad un hayaleti. … Wherever somebodies struglin for a place to stand For a decent job or a helpin hand Wherever somebody is strugglin to be free Look in their eyes ma, Youll see me! … Bu şarkının içkisiz ve düşük ses şiddeti ile dinlenemeyeceğini önceki deneyimlerime istinaden bildiğim için, elime bir kadeh skoç viski aldım. Ağzına kadar dolu kadehimi tek yudumda yarıladıktan sonra müzik setimin sesini açabildiğim kadar açtım. Tüm ezilmişlerin, hakkını arayanların ve özgürlük mücadelesinde olanların yanında yer alacağına and içercesine yazılmış sözler, balkondan tüm şehre hükmedercesine atılan bakışlar; evet yarın sabahtan tezi yok bir şeyleri değiştirmek üzere harekete geçeceğim. İçimden bu düşünceleri geçirirken çevre apartmanların ışıklarının bir bir yanmaya başladığını görüyordum. Bunun yanı sıra şarkıda her zaman duymadığım bir takım sesler de duyulmaya başlamıştı. O seslerin ısrarla çalmakta olan kapı zili ve vurulmakta olan komşu duvarlar olduğunu zor da olsa anlayabilmiştim. Müzik setini biraz kısarak duvarların da yardımıyla kapıya ulaştığımda karşımda asabi bir komşu duruyordu. Hiçbir şey söylemeden bana bir yumruk attı ve beni yere devirdi. 10- Gel de Bul Beni: Birkaç saat boyunca olduğum yerden kalkamamışım ya da doğmak üzere olan güneşe bakıp tahminde bulunuyorum. Düştüğüm hale bak. Ben ülkemin insanları için her şeyin en iyisini isterken, tam da onları bilinçlendirecekken gördüğüm muameleye bak. Nefret ediyorum hepinizden. Sizin layık olduğunuz düzen mevcut düzendir. Arayın peynirinizi labirentlerde pis sıçanlar. Sinirimden ağlamaya başladığımı dilime ulaşan ilk, tuzlu, gözyaşı damlasıyla fark ettim. Emekleyerek ulaştığım müzik setime, bu sefer tüm sesi kulaklara vererek, rasgele bir cd taktım. Günün anlam ve ehemmiyetine uygun bir şarkı denk gelmişti elbette yine. Çok sevdiğim, aramızdan intihar ederek genç yaşta ayrılmış, değerli rock gitaristi Yavuz Çetin’ in albümüydü bu. Şarkısı Bul Beni’ ydi. ... Nereye gittiğimi bilmez bir haldeyim Kime güveneceğimi bilmez bir haldeyim Çok uzaklarda ulaşılmaz bir yerdeyim Derdimi kimseye anlatamaz bir haldeyim Aklım karmakarışık bulanık bir hislerim Sanki kör oldum görmüyor gözlerim Evimden çok uzakta bir yerdeyim Geri dönüş yolunu bulamaz bir haldeyim Gel de bul beni Doğruyu yanlışı kestiremez bir haldeyim Her şeye inancımı yitirmiş bir haldeyim İyi olmaktan çok uzakta bir yerdeyim Yerlerde sürünür güçsüz bir haldeyim Gel de bul beni … Bu şarkı ile birlikte hayatımı genel olarak gözden geçirmeye başlamıştım. Ben kimim? Neden herkes gibi olamıyorum? Özendiğim refah düzeyine ulaşabilecek miyim? Ulaşırsam ne olacak? Terk edilmeyi hak edecek kadar değersiz birisi miyim? Neden bu ülkenin insanlarına karşı neden herhangi bir sevgi hissetmiyorum? O, şu anda kiminle beraber acaba? Bu hayatı yaşamak için ne gibi bir nedenim var ki? Evet! Yaşamaya ne kadar değer ki bu dünya? İyisiyle kötüsüyle hatta dünyanın genelini göz önüne alacak olursak ortalamanın çok üzerinde bir hayat sürdüm. Tam bunları düşünürken kendimi emekleyerek balkon demirlerinin yanına kadar gelmiş ve sağ elimle demirlere tutunarak ayağa kalkmaya çalışır halde buldum. Ölüyorum tanrım Bu da oldu işte Ayrıca verdiğim şu hayat Fena değildir Üstü kalsın. Yukarıdaki dizeleri içimden geçirdikten sonra bedenimi önce tatlı bir serinlik ardından da yoğun bir sızı kapladı. Sonrası mutlak karanlık.. Alıntıdır... |
| | |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Kategori | Cevaplar | Son Mesaj |
| Eşinizle İlk Dansınızı Hangi Şarkıda Yapmak İstersiniz | faati | 2de1-Café | 16 | 18-10-2007 14:24 |