HIZLI ARAMA
| Paylaşmak İstedikleriniz Bizimle ne paylaşmak istiyorsanız yazında bilelim hani. |
![]() |
| | #1 (permalink) |
| Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 7.680 İtibar Gücü: 31 | "Ben Sana Mecburum..." ![]() "Ben Sana Mecburum..." “Ben sana mecburum bilemezsin Adını mıh gibi aklımda tutuyorum Büyüdükçe büyüyor gözlerin Ben sana mecburum bilemezsin İçimi seninle ısıtıyorum” Birine mecbur olmak zorunlulukla ilintili miydi acaba? Şartlar insanı nasıl zorunlu kılar yaşanılana karşı hiç anlamam. Hayatın bitişiğinde duran zaman yalnızlıktan ibaret değildir oysa. Ama birine mecbur olmazsa insan, adını mıh gibi aklında tutmayı da öğrenemez elbet. Büyüdükçe büyüyen gözlerin, aşkla ısıttığı yüreği tazeleyemez hiç. Birine mecbur olup, içini onunla ısıtmak; bunu yapmak çok zor gibi görünebilir. Ama, uykusundan yeni uyanan çocuk gibi gözleri açılsa dünyaya, rollerde korkudan uzak duygulara yer verilse, içtenliğini duyacaktır belki de... İnsan neyi nasıl yaşayacağının hesabını yapamıyor bazen. En azından ben bunu hiç başaramıyorum. Hesaplı yaşamayı kitabını okuduğum bir filmi izlemeye benzetiyorum. Kitabı okuyan kişi, okuduğu satırları beyaz perdede hayalleriyle eşleştirmeye başlıyor. Sonucunu önceden bildiği bir oyunun içinde birkaç saatini geçirip, gününün kalan kısmına devam ediyor. Peki sonunu bildiğin bir şey ne kadar sürpriz gelebilir insana? Ya da yaşanılanların içi hesap yüklüyse ne kadar mutlu edebilir? Her adımı hesaplanmış eğik eksenli bir sevgi, metalik duygular yayarak ilerleyişini sürdürür oysa. Lakin, birine mecbur olmak, aşkla, ne güzel şeydir zorunluluktan uzak... Birine mecbur olmak yüreğin dile gelişi mi yoksa? Evet, yüreğin dile gelişidir. Güzelliği de, buradadır işte. Sevginin merkezine hareket eder insan. Büyüdükçe büyüyen gözlerin içine akar çılgın bir hızla. Dakikaları sürmek dahi zor gelir o an. Özgürlük bile yabancı ve rahatsız edicidir. Çünkü aşkta zaman yoktur. Fakat, zaman alır yaşanılanlar, hissedilenler kadar. Sesinde titreme başlar insanın. Duygularını kovalayan onlarca düşünce yüreğini didik didik eder eğitimsizce. Her nereye kaçıp gizlenmek istese de bakışlar, büyüdükçe büyüyen bir çift gözde kilitlenip kalır öylece. “Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor Bu şehir o eski İstanbul mudur Karanlıkta bulutlar parçalanıyor Sokak lambaları birden yanıyor Kaldırımlarda yağmur kokusu Ben sana mecburum sen yoksun” Hissedilen bu olağanüstü duygular ruhunda fırıldak gibi dönmeye başlar. Baş edemezsin. Çektiğin mutluluk acıyla harmanlanırcasına karışır hayatına. Yaşam çantanda ne karanlık bulutlar parçalanmış, kaç sonbahar geçmiştir sayamazsın. Tenine karışan yağmur kokuları yerini fırtınaya bırakmıştır bir zaman. Önüne hiçbir yere dayanamayan duygular dizilmiştir. Sonra, mecbur olduğunun yokluğuna şahitlik eder çaresizliğin. Ne İstanbul eskisi gibi görünür gözüne, ne de muhteşem güzellikteki bir bahçenin ortasında oturuyor bulursun kendini. “Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur insan bir akşam üstü ansızın yorulur tutsak ustura ağzında yaşamaktan kimi zaman ellerimi kırar tutkusu bir kaç hayat çıkarır yaşamasından hangi kapıyı çalsak kimi zaman arkasından yalnızlığın hınzır uğultusu” Bile bile yaşarsın. Rezilce korkulu, yorgun bir sevgiyi. Tutsak olduğun fikrine çoktan hazırlamışsındır kendini. Ölümcül sessizliğin dahi bisturi keskinliğindedir. Etrafını saran birçok an, ses ve görüntü cümbüşü neşesizliğiyle infilak etmiştir. İçin, aşık olduğun gün gibi ayrılığın ateşiyle alev alev olmuştur. Ancak, birkaç hayattan çıkacak heyecanlar, coşkular ve pırıl pırıl parlayan hayaller, yaşadıklarının mükemmel bir armağanıdır sadece. Tüm kapıların yalnızlığa açılması hınzır bir uğultunun kulak çınlamasına dönüşmüştür. Yalnızlığa çıraklığın, zaman ilerledikçe egzersiz yapar hale gelmiştir. Ruhunun itaatsiz duygulara sarılışı, gündüzün çekilip, yerini bıraktığı gecelerde yaşanmıştır. Onun nefesini taşıyor, o yaşadıkça yaşıyor ve o öldüğünde ölmeyi düşlüyorsundur. “Fatih’te yoksul bir gramafon çalıyor eski zamanlardan cuma çalıyor durup köşe başında deliksiz dinlesem sana kullanılmamış bir gök getirsem haftalar ellerimden ufalanıyor ne yapsam ne tutsam nereye gitsem ben sana mecburum sen yoksun” Bırakırsın müziğin derinliklerine kalbini... Eski zaman aşkları gelir aklına incinirsin gizliden gizliye. Hamlaşan bunca duygunun içinde sevginin de, sıkışıp kalmasına anlam yükleyemezsin. Deliksiz ve mucizevi bir uyku çekmek istersin bu ham dünyanın içinde. Yapamazsın. Kullanılmamış onlarca gök bağışlamak istersin, her şeyi yaşantına katacak türden. Kaç güzel akıl bahçesinde dolaşmayı düşlerken, tutarsızlık cüppesini giymiş bulursun kendini. Ellerinde ufalanan haftalar, kol kasların misali güçlenmiştir yarattıklarınla. Ne yapsan, ne tutsan, nereye gitsen, onun yokluğundaki mecburiyetin keskin kokusunu duyarsın. “Belki haziranda mavi benekli çocuksun ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor belki körsün kırılmışsın telaş içindesin kötü rüzgar saçlarını götürüyor” Ruhundaki çocukluğu, yalın duygularla kaplı yüreğini anımsıyorsun. Kimseler bilmiyordu onu öyle. Issız gözlerinde kayalıklara çarpan gemiler gibi savruluşunu düşlüyorsun. Ayakları kaç kez kesildi yerden uçarcasına sevgiyle oysa. Islaktı benliği. Ağırlaşan bir yaşamın içinde ilerliyordu durmamacasına. Görüyorsun... Karanlığın içinde telaşla yürüyordu adeta. Yarı kapalı göz kapakları bilinçli körlüğe amacı yönünde destek veriyordu. İstemiyorsun böyle olsun. Dünyadaki çoğunluk en az onun kadar kırgındı hayata ya da insanlara. Onunla inciniyorsun sende. Kötü rüzgarlarda dalgalanan saçları, düşlerine gölge düşüren dert olmuştu felaketlere açık. Üşüyorsun. “Ne vakit yaşamak düşünsem bu kurtlar sofrasında belki zor ne vakit bir yaşamak düşünsem sus deyip adınla başlıyorum için sıra kımıldıyor gizli denizlerim hayır başka türlü olmayacak ben sana mecburum bilemezsin.” Ne vakit yaşamak düşünse insan, parçası olduğu hayatın içinde ya kurtlaşıyor, ya da kurtların sofrasına meze oluyor. Yaşamak zor esasında. Ne vakit yaşam aksini söylese de hayata, zamanın kıymetli olduğunu anlıyor insan. Duygularına efendilik ederek, suskun yalnızlığına onun adıyla başlıyor. Yüreğinde açılan yarığın sessiz sedasız ilerleyişine izin veriyor düşünmeden. Yaşadıklarına kutsallık ve yücelik gibi zengin anlamlar yüklüyor. Türlü yolları denemesine rağmen, kendisini yine ona bırakıyor. Bu mecburiyetin beraberinde hiçbir şey olmaksızın bardağın boş kısmını görmeye devam ediyor. Aşkına mecburiyetle bile olsa sahip çıkıyor. Mecburiyetin adını mıh gibi aklına kazıması yaşamın toplamındaki hayatın en güzel yanıydı belki de. Kendinden ve hayat içinde sergilediği rolünden memnun görünüyordu esasında. Gözleri, güzel şeylerin umuduyla için sıra kımıldayan gizli denizlerinde yol alıyordu. Özünde; onun, üzerinde yürümekte olduğu yol da mecbur olduğunu bilmekten geçiyordu. |
| | |
| **Zerd@** isimli kullanıcıya, bu konu için teşekkür edenler: | Mahbube (19-06-2008) |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Kategori | Cevaplar | Son Mesaj |
| """Bir Aile 30 Yıl Boyunca Her 26 Kasım da Fotoğraf Çektirmiş""" | Law | Fotoğrafçılık ve Resimler | 50 | 29-03-2009 18:54 |
| """"Sevabını 12 Bİn Melek Yazmakla Bitiremiyor""""" | NuR-u HüdA | Dini Konular | 32 | 19-10-2008 23:22 |
| " Sendeki " beni " öldürebilirsin lakin bendeki " seni " asla ! " | **Zerd@** | Paylaşmak İstedikleriniz | 8 | 25-05-2007 16:00 |
| DAHA FAZLA YABANCI "ÖLMEK" İSTEMİYORUM SANA | MorFistan | Hikayeler ve Efsaneler | 3 | 29-04-2007 22:13 |
| Sana "Yar" Diyorum.."YaraLarım" Kanıyor!.. | aSi MeLeq | Paylaşmak İstedikleriniz | 13 | 26-09-2006 18:25 |