Osmanlı Devleti İçerisindeki Hıristiyanlar Ve Yahudiler* - Herşeyde biraz 2de1


Herşeyde biraz 2de1 » Genel » Osmanlı Devleti » Osmanlı Devleti İçerisindeki Hıristiyanlar Ve Yahudiler*

Osmanlı Devleti 3 Kıtaya hakim olan ceddimiz osmanlı imparatorluğuna ait olan tüm paylaşımlar buraya..

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:49
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

Osmanlı Devleti İçerisindeki Hıristiyanlar Ve Yahudiler*

 
Osmanlılar, beşyüzyıla (yarım binyıla) yakın bir süre, dağınık bir imparatorluğu tarihte örneğine nadiren rastlanabilecek bir şekilde yönetmiştir.


Bu, çok yönlü ilim, teknik ve birden fazla dinî grubu içeren toplum yapısı mükemmel bir şekilde işledi. Müslümanlar, Hiristiyanlar ve Yahudiler, kendi dinlerinin gerektirdiği ayin ve ibadetleri yerine getirirken diğer yandan da kendilerine özgü kültürlerini geliştirdiler. Osmanlı Devleti, her topluluğun hukukî gelenekleri ve uygulamalarına, özellikle fertlerin
toplumda kişisel statülerini belirleyen -meselâ ölüm, evlenme ve veraset gibi- meselelere büyük saygı gösterdi ve her birinin kendi kültür ve anlayışlarının gereklerine göre yaşayabilmeleri konusuna özel bir itina gösterdi. Pek çok yazı çeşidinîn devlet içerisinde kullanılması çeşitli dil ve edebiyatların da fevkalade gelişmesini sağladı. Devlet, hakimiyeti altında yaşayan her derece ve kademedeki halka gelişme ve ilerleme imkânlarını tanıdı. Osmanlı Devleti, iyi bir ekonomiye, askeri güce sahip olduğu parlak dönemlerinde, gerçekten hakimiyeti altındaki halklara geniş bir özerklik tanıyan bir toplum yapısı meydana getirdi.

Osmanlı Devleti çoğulcu toplum yapısının klasik bir örneğiydi. Güney Asya’daki benzer toplumsal yapıları tanıyan keskin zekaya sahip gözlemciler buradaki yapıya benzer bir durumu Osmanlı dünyasında da kolayca görerek aynı tanımlamanın geçerli olacağını kolayca belirtebileceklerdir: “... Burayı ziyaret eden bir insanın gözüne çarpan ilk şey karışık insanlardır. Gerçekten kelimenin tam karşılığı ile bu topluluk karışmıştır, bir arada yaşamaktadır, fakat bunlar arasında bir bağ oluşmamıştır. Her bir grup kendi dinîni devam ettirip, kendi kültür ve dilini kullanır; kendilerine has fikir ve yöntemlere sahiptir. Bu, farklı özelliklere sahip grupları birarada yaşayan fakat aynı zamanda, siyasî yapı içerisinde birbirinden ayrı olan çoğulcu bir toplumdur. Ekonomik alanda bile, işçiler arasında ırkî farklar göze çarpmaktadır.”1
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
goldengirl isimli kullanıcıya, bu konu için teşekkür edenler:
KaaN (01-10-2007)
  #2 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:51
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
Bütün eksiklerine rağmen çoğulcu toplumlar, farklı gruplardan insanların, daha az kan dökülerek bir arada yaşayabilmelerine imkân sağlarlar. Ele geçirmiş oldukları millî devletlerin durumları ile karşılaştırıldıkları zaman onların uygulamalarının oldukça başarılı olduğu görülür.

Yakın geçmişte, etnik farklılıkların ortaya çıkmasıyla birlikte bir çok ulusal devletin etkilenmesi, akademisyenlerin, etnikliği ve etnik farklılıkları çalışmaya başlamalarına sebeb olmuştur. Ne yazıkki, bu çalışmaların bir çoğu tarihî ve coğrafî olarak sınırlı kalmıştır. İslâm dünyasındaki bu konuyla ilgili çalışmalar, çok sayıda etnik farklılıkları içinde barındırması hususiyetiyle en güzel örneği teşkil eden son İslâm Devleti (imparatorluğu) olarak Osmanlılar’a sahip bulunmalarına rağmen sınırlı kalmıştır.

Ortadoğu ülkelerinde yakın geçmişte yapılan çalışmaların ağırlık noktası bir taraftan milliyetçilik diğer taraftan modernleşme ile ilgili olup maalesef dinî ve genel konulara pek fazlaca değinilmemektedir. Dinî ve sosyal konuların artarak devam eden öneminin açıkca ortada olmasına rağmen bu ciddi alanda akademik olarak konunun temelleri ve gerçekliğinin irdelenmesinde ne yazıkki biraz geç kalınmıştır.

Kitapta sunulan makaleler, yukarıda belirtilen ihtiyaçlara cevap vermek amacına yöneliktir. Böyle oldukça geniş ve karmaşık bir yapı arzeden konu, burada da belirtildiği gibi, ciltler tutabilecektir. Kitabımızın hacmi ve konuların tartışılmasının mümkün olmaması nedeniyle normal olarak ilave edilebilecek pek çok konuyu alamadık. Bu konular şöylece sıralanabilir: Arapça konuşan ülkelerdeki küçük Hıristiyan tarikatları, Bağdad’taki Yahudi cemaati, gayr-i müslim imajlarının Müslümanların roman, drama ve halk edebiyatındaki eserlerine yansımaları gibi. Ümidimiz şudur ki, burada bilinen sebeblerden dolayı üzerinde durulamayan ve üzerinde kısaca durulmuş olan konular, bu alanda çalışacak araştırmacılar için yol gösterici bir başlangıç olur.
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:52
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
Osmanlı idaresinde bulunan Hıristiyan ve Yahudi tebâlarına uygulanan politikalar, yüzyıllar boyunca devam eden İslâmî idarenin, Müslüman olan ve olmayanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı ailesinin ondördüncü yüzyılda hakim hale gelmesinden önce, İslâmiyet, Hıristiyanlığın merkezi olan Güneybatı Asya ülkelerini, bütün kuzey Afrika’yı, İber yarımadasının tamamını ve çok sayıda Akdeniz adasına ulaşmış bulunmaktaydı.

Uzun bir zamanda, bu kadar geniş bir alana yayılmış gayr-i müslimlerin durumlarının ortaya konulmasının zorluğu gayet aşikardır. Konunun bir diğer zorluğu da iki farklı husus olan Müslümanların hoşgörüsü veya hoşgörüsüzlüğü meselesinin devamlılığının ortaya çıkarılmasıdır. İslâmiyetin ve Müslümanların aşırı bağnaz, hoşgörüsüz ve baskıcı şekilde nitelendirilmesine en iyi örnek Gibbon’un at üzerinde olduğu halde bir elinde Kur’ân, diğer elinde kılıç ile çölden gelip, gittiği yerlerdeki insanları bu ikisinden birini seçmeye zorlayan, efsanevî, fanatik bir İslâm savaşçısı figürünü anlatan ifadesidir. Diğer bir efsanevî tasvir, inançlar ve ırklar arası kaynaşmanın sağlandığı, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler’in ideal hür uyum ve eşitlik içerisinde serbestçe akademik tartışmalar yapabildikleri altın çağ ütopyasıdır.

Bu her iki efsanevî konu, yakın geçmişteki Avrupa tarihini anlatan -İslâma ait olmayan- eserlerde üzücü bir şekilde gerçekler anlatılmıştır. Ortaçağda ne İslâm ne de Hıristiyanlık büyük bir dinî tolerans örneği vermedikleri gibi biri, diğerini gıyabında yargılamıştır. Hıristiyanlık dünyasının İslâm hakkındaki değerlendirmeleri İslâmî doktrinlerin yanlışlığı konusunda olmuş bu oldukça uzun süre normal olarak görülen bir zorbalıkla kabul ettirilme şeklinde gerçekleşmiştir.

İnsafsız suçlamalar ve baskılar Rönesansla başladı. Avrupa kendi Hıristiyan kimliğini oluştururken, Türkler tarafından tehdit edilmesi yanında, eski Yunan’ın Persler’e karşı koymak için mücadele etmesi, batılıların kendilerini ve hürriyetlerini koruyabilmek için daima doğudan gelen tehlikelere ve despotizme karşı savaşmak zorunda kaldıkları fikrinden hareket ediyorlardı. Bu durum doğulu İslâm hakkında yeni bir düşünce çizgisinin oluşmasına başlangıç olmuştur. On sekizinci yüzyılda oluşan aydınlanma ortamında, ki bu dönem, kendisinin dinî hoşgörüsüzlüğe karşı muhalefetini oluşturmuştur.
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:52
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
Hıristiyan ülkelerdeki kiliselerin kendilerini daha güçlü hale getirmek için, doğal olarak Hıristiyanlıktan ziyade İslâmı eleştirerek, İslâmı kötü örnek olarak göstermeleri, kendileri için daha kolay olmuştur. Voltair’in Mohomet adlı eseri bunu çok iyi örneklemektedir. Diğer bir ütopik doğma ise şudur: Farklı inançlar arasındaki değerlendirmelerde İslâm, biraz geç zamanlara tekabül eden bir durum olarak ortaya çıkarılmış ve özellikle bazı Protestan polemikçiler tarafından karşıt görüşte olanları alt edebilmek için bir değnek gibi kullanılmıştır. Bazı gruplar ise, İslâm ile diğer tek tanrılı dinlerin birbirine benzediklerini ileriye sürerek Türk hoşgörüsünü Katoliklerin baskılarına karşıt bir değerlendirme olarak kullanmışlardır.

Aydınlanma çağında bu düşünceler yeniden ortaya çıkmıştır. Bu durum Doğu üzerine çalışan bazı yazarlar tarafından, Türkler ve İranlılar’da da olduğu gibi, sosyal konularda ve batının eleştirilmesinde bir araç olarak kullanıldığı da olmuştur. Rousseau (Russo) eserinde Arap ve Türkler’i, Hıristiyanlardan daha iyi ya da daha kötü olarak görmezken; Herder, “asil ve cesur Selahaddin-i Eyyübi”yi, “ahlaksız ve asi Hıristiyanlarla” karşılaştırmaktadır.2 On dokuzuncu yüzyıl Romantizmi, İspanya ibadet şekilleri, Theophile Gautier, Victor Hugo ve Washington Irving’in eserlerinde örneklendiği gibi Müslüman İspanya’ya aktarılmıştır. Bu tür eğilimler Avrupalı Yahudiler tarafından da teşvik edilmiştir. Bulundukları yerlerde, Hıristiyan vatandaşların da kendileri hakkında söyledikleri gibi, Samiler ve doğuculular kendilerini diğer Sami ve doğuculularla, özellikle de İspanyol Araplarıyla birlikte ifade etmeye başladılar.

Benjamin Disraeli ve Heinrich Heine gibi seçkin Yahudiler, içinde yaşadıkları topluluklardaki kendi komşularının toleranssızlığına karşın İspanya’daki Müslümanlara dönerek kendilerine bir teselli bulmakta ve bunu bir model olarak gösterirken komşularına yakınmalarda bulunmaktaydılar. Bu şahıslar, Avrupalılar olarak, Ortaçağ İslâm toleransını, Endülüsler’in altın devirleriyle ifade etmekte ve böylece İslâmın şereflendirilmesine yardımcı olmaktaydılar.

Gerçek her zaman olduğu gibi bu iki aşırı değerlendirmenin ortasında bir yerlerde olmalıdır. Gayr-i müslimlerin durumları İslâm içinde genel, Osmanlı Devleti’nde özel olarak değerlendirildiğinde oldukça karmaşık ve farklı bir inceliğe haizdir. Bu durum, yukarıda geçen iki farklı görüşü bu kadar basit ve yüzeysel bir değerlendirmeyle sunmayı mümkün kılmamakta ve yüzeysel değerlendirmelere inanmamızı güçleştirmektedir.

İslâm hoşgörüşü veya hoşgörüşüzlüğü üzerinde değerlendirmelere geçmeden önce bazı terimlerin tanımlarının verilmesi doğru olacaktır. İlk olarak “hoşgörü”den (tolerans) kastedilen nedir? -Ayrımın yapılmaması veya zulmün olmaması mı? “İslâm” kelimesiyle kastedilen nedir?
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:53
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
Kelimeyi orjinal anlamıyla ve Müslümanların inancına göre, İslâmiyet Tanrı tarafından Peygamber Muhammed’e (sav) vahyedilen ve kutsal kitap Kur’ân-ı Kerim’de toplanan emir ve kanunlardır. Ya da diğer bir ifadeyle, ilahî vahiylerden kadılar ve teoloji uzmanlarının çalışmaları neticesinde ortaya çıkarılan muhteşem İslâmî kanunların tamamı, teoloji, anane ve pratik uygulamalardan ibarettir de denebilir. ‘İslâm’, belki de diğer bir ifadeyle Hıristiyanlık kelimesi veya Hıristiyanlık alemiyle eş anlamlı kullanılmalıdır. Diğer bir deyişle, İslâm idaresinin altında yaşayarak gelişmiş olan bütün uygarlıkların, İslâmî olmayan veya İslâm karşıtı olan değerlerinden kabul edilerek oluşturulan birinci ve ikinci anlamdaki uygarlıktır denilebilir. Bu anlamda İslâm, Müslümanların İslâmî esaslara göre olmaları ya da uymaları gereken kurallara inanarak ortaya çıkarılan uygarlık olmayıp daha ziyade, iyi ya da kötü olarak değerlendirilebilecek olan, düşünülen ya da yapılan herşeye ‘İslâm’ denilmiştir. Bizim, tarihten gelen ve günümüzde gözlemlediğimiz İslâm toplumu ve uygarlığı olarak nitelendirdiğimiz oluşum budur.

Bu makalemizde “İslâm” kelimesini ikinci ve üçüncü anlamıyla kullanacağız ki bu, ana esasın altında ortaya çıkarılmış olan kanunların tamamı ve ananelerden oluşan uygarlıktır. Hoşgörü (tolerans) ise, genel olarak anlaşılması gereken baskın durumdaki dinîn diğerleriyle beraber olarak varlığını devam ettirme isteği olarak anlaşılmalıdır. Müslümanlar idareleri altında bulunan diğer din mensuplarını ayrı bir statüye tâbi tutmuşlar ancak bu genel ve geniş anlamıyla zulümle gerçekleşmemiştir. Böylece İslâmiyet bir tanıma göre toleranssız bir diğer tarife göre de hoşgörülüdür. Baskı genelde seyrek olup ve devamlılık arzetmemişti. Bu, daha çok özel durumlarda uygulanmıştır. Ayrımcılık ise sistemin devamlılığı ve gerçekte de gerekli olması itibariyle, kutsî kanunların ve umumî pratik usullerin beslemesi neticesinde meydana gelmiştir.
Genellikle İslâmın eşitlikçi bir din olduğu söylenir. Doğrusu İslâmî kuralların, geldiği zamandaki haliyle, doğuda Hindistan’daki kast sistemi, batıda ise Hıristiyan Avrupa’nın aristokratik ayrıcalıklı sınıfı ile karşılaştırıldığı zaman söylenilenin doğru olduğu görülür. Bu standartla, İslâm eşitlikçi bir din olup eşitlikçi bir toplum oluşturdu. İslâm, ne kast ne de aristokrasi sınıfını kabul eder. İnsan tabiatı bu iki durumu da zaman zaman zorla da olsa uygulamıştır. Bu, İslâma rağmen İslâmın bir parçası olmadığı halde uygulanmıştır. Bu tür uygulamalar yapıldığı zamanlarda, dindar ve halis Müslümanlar tarafından eleştirilmiş ve bunun İslâmî bir uygulama olmadığı belirtilmiştir.
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:54
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
Bununla birlikte, İslâm, bazı temel eşitsizlikleri doktrinde ve pratikte kabul etmektedir. Bunlardan en önemli üç eşitsizlik, efendi ve köle, erkek ve kadın, inanan ve inanmayan olarak ayrılabilir. Zengin ve fakir, yüksek ve düşük sınıflı olarak doğmuş olma, Arap ve Arap olmayan, beyaz ve siyah gibi farklılıklar konusunda Müslümanlar arasında dinî protestolar ve sosyal radikal hareketler meydana gelmiştir. -Bütün bunlara rağmen İslâmın kardeşlik anlayışına ters olarak - üç temel sınıfa ayrılma hususuyla ilgili hiç bir protesto hareketi olmamış ve bu, aynı zamanda Kur’ân tarafından tasvib edilerek detaylı bir şekilde İlahî kanunlarla kurallara bağlanmış kölelik, kadınlık ve inanmayanlar statüsü oluşturulmuştur.

Bu üç aşağı kademedeki sınıflama toplumun oluşturulmasında ve yönetiminde bir ihtiyaç olarak yerlerini almıştır. Her ne kadar hepsinin görevleri bulunmakta idiyse de inanmayanlara karşı zaman zaman tereddütler açığa vurulmuştur. Bununla birlikte üç sınıf arasında önemli bir farklılık bulunmaktadır: Kadın hiç bir zaman erkek olamazdı ancak köle hür olabilirdi. Fakat kölenin hür olabilmesi için yasal süreç olarak kölenin kendisinden önce efendinîn istemesi gerekmektedir. Diğer taraftan inanmayanlar tamamen kendi tercihleriyle başbaşadırlar. Onlar kendi aşağı statüde olmaya kendi rızalarıyla - Müslümanlar onların kendi istekleriyle böyle olduklarını söyleyebilirler - kabul etmiş olmakla birlikte her an bu statülerine isterlerse son verebilirler. Müslümanların görüşlerine göre, inanmayanlar o insanlardır ki, Allah’ın en son vahyettiği gerçek doğrular kendilerine sunulduğu halde isteyerek ya da cahillik eseri hidayeti kabul etmeyi reddetmiş insan topluluklarıdır. Bu aşağı kademe olarak değerlendirilen üç sınıftan yalnızca inanmayanlar kendi istekleriyle sahip oldukları statüde devam etmeyi seçme hakkına sahip olanlardır. İnanmayanların diğer gruptakilere, kadın ya da köleye göre, verilen statülerden aşağı, düşkün olarak görülmelerinin bir başka nedeni, en azından diğerlerine nazaran görünüşte de olsa kendilerinin maruz kaldıkları uygulamalar daha külfetli gibi olmasının altında yatan sebeb buradadır.

Kur’ân açık bir şekilde “dinde zorlama yoktur” demektedir: “La ikrahe fi-ddin” (Bakara süresi:256), bununla birlikte yakın geçmişte bu ayet hoşgörüyü3 teşvik etmekten ziyade ondan çekilmenin ifadesi olarak yorumlanmaktaydı, ancak genel temayül hoşgörünün teşviki yönünde yorumlanmıştır. İslâmî kanun ve uygulamalara göre insanlar dinlerini değiştirmeye zorlanmamalıdır. Ancak kişinin inanmakta olduğu dinîn tek tanrı ve vahye dayanması esası gibi oldukça önemli bir kısıtlama mevcuttur. İslâmiyet, Yahudiliği, Hıristiyanlığı ve ilginç olarak üçüncü bir sınıfı Sabians (Hanef dinî) İslâmdan önce tamamlanmamış, İslâm yerine geçen ve ilahi vahiyleri ihtiva eden bir dinî de kabul etmektedir (bk. 1.cilt, 1.bölüm, C. E. Bosworth).
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:54
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
Müslüman devletler tarafından yukarıda geçen dinleri yaşamakta olan topluluklara karşı hoşgörülü davranılmıştır. Bunlar bazı kurallara uymak kaydıyla kendi dinlerinin gereklerini yaşamakta serbest ve bir dereceye kadar da özerkliğe sahiptiler. Yukarıdaki sınıflandırmanın dışında kalanlar, bir başka deyişle çok tanrıya inananlar ya da puta tapanlar İslâm devletlerindeki hoşgörüyü hak etmemekte ve kılıç ya da Kur’ân’dan birini seçmek zorundaydılar. Bazı durumlarda bu son sınıfta bulunanlar köleye dönüştürülebilmekteydiler.

Bu konuda, diğer başka bir çok noktada da olduğu gibi, pratik uygulama, İslâmî hükümlerin öngördüğünden daha mutedil olarak, Hıristiyanlık alemindeki uygulamaların tersine, gerçekleşmiştir. İlginç bir şekilde üçüncü grupta bulunanlar kesin bir şekilde tarif edilmemiş, Hanif gibi olanlar sınıfına dahil edilmek suretiyle, hukukî olarak İran’da Zerdüştlere, Hindistan’da Hindulara ve başka yerlerde diğer gruplara toleransla davranılmıştır.

İslâmî kanunlarda ve pratik uygulamalarda, Müslüman devletle Müslüman olmayan topluluklar arasındaki ilişkileri hoşgörüyle birlikte kendilerinin korunması, himaye edilmesi ile ilgili sözleşmeye zımme, bu sözleşmeden faydalanan gruba da ehl-i zımme yani sözleşme insanları ya da kısaca zımmiler denilmiştir.

Ortaçağ Müslümanları, ortaçağ Hıristiyanları gibi, sadece kendisinin en doğru inanca sahip olduklarını, kendilerine inanmayarak başka dinlere inananların sonsuz hayatta (ahirette) cehennem ateşinde yanacaklarına inanmaktaydılar. Ortaçağ Hıristiyanlarının uygulamalarından farklı olarak, ilahî adaletin bu dünyada tecelli edeceğini beklemeksizin ve zımmileri (gayr-i müslimlerin) kendi dinî inançlarını yaşama, ibadet yerlerini muhafaze etme, oldukça genişletilmiş bir serbestiyet içinde kendi ilişkilerini ve işlemlerini devam ettirme hakkına, sadece İslâmın mutlak hakimiyetini tanıyarak Müslümanların üstünlüğünü kabul etmek şartıyla, her türlü serbestliğe sahip olmuşlardır.
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:55
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
Zımmilere, bu haklar ve statülerinin korunması ilahî kanunlardaki kısıtlamalarla belirlenmiştir. Bu kısıtlamaların başlangıcı görünüşte fethin ilk dönemlerine kadar uzanmakta ve askerî bir yapı arzetmektedir. Müslüman Araplar, oldukça geniş bir alanı fethettikleri ilk zamanlarında, fethedilmiş olan topraklarda büyük bir çoğunluk içerisinde küçük bir azınlık durumunda kalmışlardır. Onlar bu durumda kendilerini ve yöneticileri korumak için bir takım güvenlik önlemlerine ihtiyaç duymuşlardı. İlk zamanlarda fatihler, pratik uygulamalarının titizlikle icrası için çoğunlukla fetihlerinin kendi ilahî amaçlarına uygun olmasına çaba göstermiş ve bunu gerçekleştirmek için ilahî kanunları uyarlayarak onları anonim hale getirmişlerdir.

Böylece, genellikle güvenlik için yapılan sınırlamalar şeklinde başlayan kısıtlamalar, zamanla kanunî ve sosyal yetki ya da yetkisizlikler haline gelmiştir. Kısıtlamalar, çoğunlukla zımmilerin elbise giymeleri, binek aracı olarak kullandıkları hayvanlar, taşıyabilecekleri silahlar gibi hususlarla ilgiliydi. Binalar ve kullanılan ibadet yerlerinde de sınırlamalar bulunmaktaydı. Bunlar camilerden daha yüksek olamazlardı. Yenileri inşa edilemez, ancak, eski olanlar yenilenebilirdi. Hıristiyanlar ve Yahudiler elbiselerinde kendilerini diğerlerinden ayıracak amblemler kullanacaklardı. Bu, ilk defa sarı bir bandaj olarak Bağdad’ta halife tarafından dokuzuncu yüzyılda konulmuş ve daha sonra Avrupa ülkelerinde -Yahudiler için- ortaçağda kullanılmaya devam edilmiştir. Hatta umumî hamamlara gittiklerinde kendilerinin diğerlerinden ayırt edilebilmesine yardımcı olabilmek için boyunlarının etrafına şeritler takarak, soyunduklarında Müslümanların kendilerini farketmelerini temin etmek durumundaydılar. Gürültü yapmamaları ve kendi kutlamalarını icra ederlerken daima İslâma ve Müslümanlara hürmette kusur etmemeleri gerekiyordu. Bu uygulamanın gerçekte hiçbir değeri olmayıp sadece sosyal ve sembolik bir özellik taşımaktaydı. İnanmayanlara en ağır yük malî alanda olup sadece vergilendirmede gerçekleşmiştir. Bizans ve İran imparatorluklarının sistemlerinden miras kalan şekliyle müslümanlara göre daha yüksek bir vergi vermek durumundaydılar. Akademisyenler arasında, bu ekstra olarak alınan verginin zorluğu ile ilgili olarak çeşitli görüşler bulunmaktadır. On birinci yüzyıl Kahire Yahudi toplulukları kayıtlarına göre, dönemin fakirleri için bu vergi oldukça ağır olduğu gibi bir izlenim vermektedir.
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:55
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
İnananlar ve inanmayanlar arasındaki bu vergi farklılığının, İslâm dünyasında on dokuzuncu yüzyıla kadar hiç bir yer ve zamanda düşmesine ya da yokolmasına izin verilmemiştir. Diğer farklılıklarda uygulamalar esnasında değişiklikler arzedebilmiştir. Uygulamaların her hangi birisi genel olarak incelendiğinde, kuralların tatbiki konusunda fazlaca titizlikle gösterilmediği bazen önemsenmediği kanaatine kolayca ulaşabilecektir. Şüphesiz bu kurallara kayıtsız olmanın altında yatan sebep, Ortaçağ devletlerinin güçlerinin, büyük topluluklar üzerindeki hakimiyetlerinin sınırlı olması yanında, idarecilerin, yönetilenler üzerinde bezginlik ve bıkkınlık verici sınırlamaları uygulamadaki isteksizlikleri de önemli bir rol oynamıştır.

Zamanla bu kısıtlamalar, İslâm tarzı hayatın bir parçası haline gelmiştir. Bunlar sembolik olarak, bir çok başka topluluklarda ve durumlarda da görüldüğü gibi, tam olarak amacına hizmet etmemekle birlikte kimlerin hakim gruba kimlerin mahkum (idare edilen) sınıfa dahil olduğunun ayrımının belirlenmesine yardımcı olmak niyetiyle devam ettirilmiştir. Aşağılama şablonun bir parçası durumundaydı. Arapça zül kelimesi, aşağılık, gururunu kırma, alçaklık, anlamına gelmekte ve Müslüman yazarlar tarafından sık olarak, gayr-i müslimlere -özellikle de Yahudilere karşı- mahkum sınıf olduklarının hissettirilmesi amacıyla, kullanılmasının doğru olduğunu kabul ederek, yazılarında kullanılmıştır. Bütün bu, olumsuz olarak değerlendirilebilecek uygulamalara rağmen, gayr-ı müslimlerin içinde bulundukları hayat şartları, yine Ortaçağ Avrupasında bulunan mevcut düzenden farklı olarak karşı olan Hıristiyanlar veya Hıristiyan olmayanların maruz kaldıkları haller ve uygulamalardan çok daha iyi bir durumdaydılar.

Dinlerinden dolayı Avrupa’nın bir çok yerinde Yahudilerin maruz kaldıkları durumların tersine, Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanların idaresi altında sürgün ya da ölümle karşılaşmadılar. Gayr-ı müslimler için coğrafî ya da meslekî sebeblerden dolayı, her hangi bir özel politika güdülmeyerek azınlıklar için belirlenmiş ve oluşturulmuş yerleşim birimlerinde yaşamaya zorlanmamışlardır. Herhangi bir meslek ve iş sahibi olmalarında ve Arabistan’daki kutsal şehirler ile bazı sınırlı sayıda belirlenmiş yerleşim birimleri haricinde istedikleri yerlerde iskan etmelerinde her hangi bir sınırlandırma bulunmamaktaydı. Bazı özel durumların haricinde şiddet oldukça seyrektir. Her ne kadar bazen özel durumlar için cezalandırma uygulanmış ve bu cezalandırmaları yürütenler yaptıklarını belli bir mantığa uydurmuşlarsa da bu genel olarak zulüm yapıldığı ve zulmün sürekli varlığı anlamını vermez. Gayr-ı müslim vatandaşlar, modern çağ öncesinde meydana gelen genel rasyonalizasyon hareketlerinde küstahça davranmak veya kendilerini olduklarından farklı göstermek suretiyle sahip oldukları yerleri koruyamamışlar.
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink) Alt 29-09-2007, 22:56
Kendini aşan 2de1'ci
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

ღBad-ı sabahღ
 
Kayıt: 21.04.2006
Yaş: 24
Mesajlar: 3.724
Rep gücü: 35
Rep derecesi: goldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsungoldengirl Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
Bu, İslâmî temel politik düşüncelerden birisini açıklamaktadır ki bu, adalet fikri ya da adalet idealidir. Bir çok Müslüman politik düşünce sisteminde hükümetin temel amacı, otoritenin genel tasvib görmesi, yöneticilerin en iyi faziletli özelliklerinin temeli olarak sahip olmaları gereken unsur, adalettir. İslâm tarihinin değişik zamanlarında adaletin tanımı farklılıklar arzetmiştir. İlk zamanlarda İslâma ait ilahi kanunların muhafazası ve uygulanması esasına dayanılarak adalet, genel anlamda tanrı kanunlarının uygulanmasıdır. Fakat Müslüman yöneticiler arasında İslâmî kanunların dikkate alınmamaya başlamasıyla, İslâmî kanunlar âdil ya da adaletsiz idareciler için adalete temel olmaktan çıkmıştır. Böylece, adaletten anlaşılan daha ziyade denge, eşitlik - sosyal ve politik düzenin ortaya çıkmasında, her grup ve milletin kendileri için elde etmeye çalıştıkları hak ve ayrıcalıklar ile normal zamanlarda yöneticilerin genel olarak sağlamak zorunda bulundukları durumlar şeklinde ortaya çıkmaya başlamıştır.

Her iki anlamda da gayr-i müslim vatandaşların yerleri belirliydi. Eğer içinde bulundukları ve kendilerine tahsis edilmiş yerlerden daha geriye doğru bir gerileme söz konusu olursa birinci anlamdaki adalet anlayışında adaletin çiğnenmesi, ikinci anlamdaki adalette ise, sosyal düzende karışıklık var demekti ki bu, sonuç olarak politik ve sosyal düzende tehlikeli bir duruma neden olabilirdi. Şayet Yahudiler ve Hıristiyanlar fazlaca zenginliğe, güce ve rahatlığa sahip olmaya başlamış ve bunu da açık bir şekilde yaşayışlarıyla göstermeye başlamışlarsa sıkıntılar da çoğalmıştır. 1066 tarihindeki Granada’da bulunan Yahudilerin katliamına sebeb olarak, Yahudi vezirin güçlü ve şaşaalı bir hayat tarzını benimseyerek göstermesine karşı bir reaksiyon olarak meydana geldiği umumiyetle kabul edilir.

Diğer çarpıcı bir örnek de, 1301 tarihinde Kahire’de Hıristiyanların gayet açık ve seçik bir şekilde lüks harcamalarını çoğaltmaları ve kendinî beğenmiş mağrur hareketlerinin artması neticesinde, otoritelerin, harcamaların azaltılmasını sağlayıcı kanunlar ve zımmiler üzerinde diğer kısıtlamalar koymalarıyla sonuçlanmıştır. Kanunların kendi ellerinde olmasının vermiş olduğu güvenle, Müslüman avam takımından oluşan kalabalıklar, Kahire’de ve diğer Mısır ve Suriye şehirlerinde bir çok sinagog ve kiliselere ilave olarak, Yahudi ve Hıristiyanlara ait evleri de harap etmişlerdir. Uygulamaların normal olarak değerlendirilmesine ikinci sebeb olarak düşmanlarla karşılaşma, düşmandan maksat İslâm düşmanları, gösterilmektedir. Bu, haçlı seferleri sırasında meydana gelmiştir. Ortadoğudaki bazı Müslüman ülkeler içinde bulunan Hıristiyan topluluklar, kendilerini Haçlılarla özdeş görmeleri, Haçlıların buraları terkederek ülkelerine dönmeleri neticesinde bu Hıristiyanlar yaptıklarının sonuçlarına katlanmak zorunda kalmışlardır.

Yahudiler bunlardan doğrudan etkilenmediler. Onların Haçlılara karşı bir sevgileri yoktu ancak zaman zaman her hangi bir belirli sebep olmaksızın Müslüman devlete sadık olmayan gayr-i müslim vatandaşlara karşı duyulan nefretin doğurduğu tepki arasında kalarak olumsuz durumlarla karşılaşabilmişlerdir. En çarpıcı örnek Moğol istilası sırasında meydana gelmiştir. Haçlılar, Suriye ve Filistin sahillerinde bazı küçük devletçikler kurmayı başarmışlardı. Moğollar ise, İslâmiyetin merkezini işgal ederek halifeliği yoketmişlerdir. Bunun sonucu olarak Hz. Peygamber zamanından beri ilk defa olmak üzere, büyük İslâm merkezlerinde gayr-i müslim bir hakimiyet kurmuşlardı. Moğol yöneticileri, Hıristiyanları ve Yahudileri -bölgede yaşayan, dillerini konuşabilen ve ülkeyi iyi bilen fakat müslüman olmayan- gayet kullanışlı araçlar olarak görmüş bazılarını önemli resmî görevlere atayarak kendilerine ideal işbirlikçiler olarak kullanmışlardır. Daha sonraları, Moğollar İslâmiyeti kabul edip Müslümanların hareketlerini kendilerine adapte etmeye başladıklarında, gayr-i müslimler için önceden putperest işgalcilere -Moğollara- yapmış oldukları hizmetlerin karşılığını geri ödeme zamanı gelmekteydi.
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Kategori Cevaplar Son Mesaj
OsmanLı DevLeti Law oöpr 9 30-12-2007 16:15
OsmanLı DevLeti - GeriLeme ve Çöküş Dönemi One Tarih ve İnkılap Tarihi 0 13-10-2007 18:59
OsmanLı DevLeti - Duraklama Dönemi One Tarih ve İnkılap Tarihi 0 13-10-2007 18:57
OsmanLı DevLeti - YükseLme Dönemi One Tarih ve İnkılap Tarihi 0 13-10-2007 18:56
OsmanLı DevLeti - KuruLuş One Tarih ve İnkılap Tarihi 0 13-10-2007 18:47


Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:11 .

Powered by vBulletin Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO

Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.