| | Bütün Osmanlı kurumları klasik biçimlerini 16. yy.da kazanmıştır. İncelemeye bu nokta üzerinden başlamak en doğrusu olur kanısındayım. Osmanlının iktisadi yapısını incelemeye başladığımız zaman gözümüze ilk merkeziyetçi oluşu çarpar. Osmanlıda hakim toprak rejimi "miri toprak" rejimi olmakla birlikte, bu rejimde toprağın mülkiyeti tamamen devlete aittir. Fakat toprağı kullanma hakkı reayanındır (halkındır). Reaya toprağı kullanmakta hürdür. Bu hürlük ise devletin bazı şartlarını yerine getirdiği taktirde mutlaktır. Reaya zilliyet hakkı kendisinde olan bu toprakları hiçbir şekilde satamaz, devredemez, hatta hatta vaziyet bile edemez. Onu hür köylü statüsüne sokan durum topraktan ürün edinme ve onu tasarruf etme hakkıdır. Bu anlamıyla Osmanlı toplumunu feodal toplum olarak tanımlamakta zorlaşır düşüncesindeyim.
Bu konunun derinliğine girmeden önce tımar sistemini tanımlamak yerinde olur sanırım. Tımar sistemi Osmanlı iktisadi yapısının belkemiğidir. Tımar; "Osmanlı İmparatorluğu'nda geçimlerini veya hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsili salahiyeti ile birlikte tahsis edilmiş olan vergi kaynaklarına denilmektedir.". Şu çok önemli bir noktadır ki Tımar sahibinin toprak üzerinde herhangi bir hakkı yoktur. Kısacası devlet otoritesini temsil eden bir asker-memurdur da diyebiliriz. Tımara ayrılan topraklardan tımar sahibi vergi toplar, karşılığında devlete asker verir. Bu yüzden sipahi gibi imparatorluk memurları ile köylü arasında toprak işçiliğinin organizasyonu bakımından ekonomik bir ilişkiden söz edemeyiz. Hatta Ömer Lütfü Barkan hocaya göre mülk sahipleri;
"Mülkiyeti kendilerine ait bulunan bu toprakların hukuki tasarruf hakkına sahip olamadıkları gibi, bu toprakları köylüye istedikleri şartlarda kiralamak hususunda da serbest gözükmemektedirler."
Buradan da anlaşılıyor ki Osmanlıda reayanın ürettiği artı-değerin devlet tarafından toplu gaspı söz konusudur. Tam da bu yüzdendir ki Avrupa'nın feodal toplumlarındaki "serf" likten ve "köle" likten dolayı kaynaklanan isyanlar burada olmamıştır. Çünkü Osmanlıda reaya toprağı işleme ve tasarruf etme bakımından hür, fakat artı-değerin toplu gaspı bakımından toplumsallaşmış köledir. Bu gasp vergiler sayesinde olur. Yani buradan da anlaşılıyor ki Osmanlı toplumu sınıflı bir toplumdur: Askeri sınıf ve reaya.
Osmanlı toplumunda esas olarak ekonomi tarıma dayanıyordu. Halkın yüzde doksanı kırsal alanda yaşamaktaydı. Geriye kalanlar şehirlerde ikamet etmekte ve esnaf loncalarına bağlı olarak zanaatlerde ve diğer tarım-dışı faaliyetlerde istihdam edilmekteydiler. Şehir egemenliği tartışma götürmezdi ama bu egemenliğin kendisi ekonomik temeller açısından tarımla sınırlıydı ve ona dayanmaktaydı.
Osmanlıda ikili bir ekonomik yapı görülmekle birlikte kapalı köy ekonomisi oldukça çok görülür.Bu kapalı köy ekonomisinde ciddi bir işbölümü vardı; hatta o kadar ki köyün tecrübelileri kimin hangi işte uzmanlaşabileceğini bile söylüyordu. Yardımlaşma had safhadaydı. Burada üretilen artı-değere devlet tarafından el konulduğu için bu kapalı köy ekonomilerinde mübadeleye konu olacak artı-değer kalmıyordu. Yani ticaret bu kapalı köy ekonomilerinde olmuyor, Osmanlının yüzde onluk kesiminin yaşadığı yerler olarak diye nitelendirebileceğimiz büyük şehirlerinde gerçekleşiyordu. Çünkü artı-değer bu şehirlere taşınıyordu. Dolayısıyla ülke içindeki (bu ticari merkezlerdeki) talep nüfusun büyük çoğunluğundan değil, hakim sınıf olan sarayın ve nüfuzlu askeri sınıf üyelerinin lüks tüketim kalıplarından oluşuyordu ve Osmanlının dış ticaret politikaları da hep bu yönde şekilleniyordu. Kısaca değinmek gerekirse Osmanlı sarayı o dönem Avrupa'sında hakim olan merkantilist politikaların tam aksi politikalar uyguluyordu. İhracatı kısıp ithalatı serbestleştiriyordu ki, bu da sırf kendi tüketim kalıplarını değiştirememesinden ve ödemeler bilançosu diye bir kavramdan haberdar olmamasındandır.
Bu açıklamalardan sonra yine bilim adamları arasında oldukça yoğun bir tartışma konusu olan Osmanlının üretim tarzı konusuna değinmek yerinde olur sanırım. Osmanlıda ve o çağ doğu toplumlarında toprakta özel mülkiyet görülmez. Toprakların mülk sahibi devlettir. Öyleyse Osmanlıda klasik feodalitenin mevcudiyetinden söz edilemez. Batı tipi bir feodaliteyi o çağ doğu toplumlarında göremeyiz. İşte tam da bu noktada Marx bu toplumların ortak özelliklerinden yola çıkarak ve bu toplumlardaki kamu mülkiyetini baz alarak üretim tarzlarına Asta tipi üretim tarzı demiştir. İddiada bulunmak istemem ama zannımca Osmanlı toplumu belirgin bir şekilde bu özellikleri göstermektedir. Bazı hatırı sayılır bilim adamlarımız Osmanlının kendine has özellikleri olduğunu ve özel mülkiyetin az da olsa var olduğunu savunmalarına karşılık şunu ciddi şekilde gözden kaçırdıklarını düşünüyorum ki bu toplumun üretim tarzını incelerken o toplumun hakim yapısını yani nüvesini ön plana almak gerekir. Tarihin bütün aşamalarını incelediğimiz zaman şunu görürüz ki; her toplumda birden çok üretim tarzı olduğu çokça görülür. Ve her toplum hakim üretim yapısına kendine has özellikleri de katar. O zaman biz de bu toplumların üretim tarzlarını incelerken hakim olan tarzlarının (nüvelerinin) benzerliklerine göre bir sınıflandırmaya gitmeliyiz. Dolayısıyla Osmanlı toplumunda Asya tipi üretim tarzı vardır diyebiliriz diye düşünüyorum. Gülten Kazgan İktisadi Düşünce Tarihi adlı kitabında bu konuda şunları söylüyor:
"....Asya tipi üretim tarzı kavramının Türk toplum ve iktisat tarihi açısından da önemli bulmaktayız. Bu konuda hiçbir iddiada bulunmaksızın ve konunun incelenmesini uzman iktisat tarihçilerine bırakarak şunu belirtelim ki, kanımızca Osmanlı İmparatorluğu hiç olmazsa 16. yy.ın sonuna kadar çarpıcı şekilde bu tip bir yapı göstermektedir."
Bir iktisadi yapıyı belli bir üretim tarzına dahil eden ölçütler üretim güçleri ile bunların düzeyi ve yaratılan art-değerin hakim sınıfa geçiş şeklidir ki bu konu hakkında son sözü Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu hocamıza bırakmak yerinde olur sanırım:
"(Osmanlı toplumunda) üretim güçlerinin bu düzeyinde temel üretim faktörlerinden biri olan toprağın mülkiyeti devlete aittir. Öyle ise, Osmanlı toplumunda devlet ya da onu temsil edenler hakim sınıftır....Osmanlı toplumu sınıfların aldığı şekil, birleşim ve sınıflar arasındaki ilişkiler bakımından Avrupa feodalizminden çok muhakkak ki, Asya üretim tarzına yaklaşmaktadır."
KAYNAKÇA
ÜÇEL-AYBET, Gülgün. "16. ve 17. yy.larda Osmanlı İmparatorluğunda Hukuk müessesesinin Önemi", 10. Tarih kongresi, Cilt:5, Ankara:22-26 Eylül 1986, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1994.
BARKAN, Ö. L. "Osmanlı İmparatorluğunda Toprak işçiliğinin Organizasyonu şekilleri", İktisat Fakültesi Mecmuası, 1944, Cilt:1, Sayı 4.
WALLERSTEIN, Immanual, Hale DECLELİ, Raşat KASABA. "Osmanlı Ekonomisinin Dünya Ekonomisi ile Bütünleşme Süreci", Cambridge University Press, 1987.
PAMUK, Şevket. "100 soruda Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi", 2.b., İstanbul: Gerçek Yayınları, 1990.
TEZEL, Yahya Sezai. "Türkiye?nin İktisadi ve Sosyal Tarihine Bir Yaklaşım Denemesi", Ankara, 1990
NİŞANCI, Şükrü. "Osmanlı İktisat Zihniyeti". İstanbul: Okumuş Adam Yayınları, 2002.
DİVİTÇİOĞLU, Sencer. "Asya Üretim tarzı ve Osmanlı Toplumu- Marksist üretim tarzı kavramı", İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003
KAZGAN, Gülten. "İktisadi Düşünce Tarihi". | |