| | Tahrifata Karşı Komisyon Kuruldu Osmanlı yönetimi, Orhan Gazi’den başlayarak ehl-i sünnet dışı tasavvufî hareketlere karşı mesafeli dururken, Nakşibendîlik, Kadirilik, Cerrahilik, Rufailik vb. sünni tarikat mensuplarına; hem hürmet, hem rağbet, hem riayet, hem de muavenet etmişlerdir.
Onları hem kendi gönül dünyalarının ebedî ışığı, hem İslamî tebliğ faaliyetlerinin alp-eren aşığı olarak hayatlarının her safhasında, attıkları her adımda, hatta aldıkları her nefeste yanlarında hissetmişlerdi. Şeyhülislam Hoca Saadeddin Efendi, “Tacü’t-Tevârih” adlı meşhur eserinde bu durumu şu kelimelerle ifade etmektedir: “Fatih Sultan Mehmed, seferlerinde Ubeydullah Ahrar (K.S.) Hazretlerinin nefeslerini ensesinde hissediyordu.” Tüm Osmanlı Sultanları, Fatih Sultan Mehmed gibi hep gönüllerinde ve yaşayışlarında evliyaullahın nefeslerini enselerinde hissetmişlerdi. Bunun için de sayıları onbinlerle ifade edilebilecek miktarda tekke ve dergâhın taam ve diğer masarıfı; Osmanlı Sultan ve yöneticilerin kurduğu vakıflardan ve verdikleri teberrulardan sağlanmıştı. “Ehl-i dua” olarak adlandırılan mutasavvıflar, dervişler ise; Osmanlı yönetimine yönelik tenkit ve takdirlerinde asla kendilerine yapılan bu yardımları tesirinde kalmamışlardı.
Bektaşilik ve Melamilik gibi Sünni hususiyetlerini zamanla kaybetme tehlikesi ile karşılaşan tekkeler; ya kapatılmış, ya da çok itimat edilen Nakşibendîlere verilerek onlar vasıtasıyla ıslah ve tecdid edilmişlerdi. Ayrıca, tasavvufla alakalı kitapların basımında çok dikkatli ve titiz davranılmış, hatta başta Abdulkadir Geylani hazretleri olmak üzere birçok tasavvuf büyüğünün kitaplarına sonradan ilave edilmek istenen ehl-i sünnet dışı bilgilerin ayıklanması için devrin meşhur ve makbul âlimlerinden bir komisyon kurulmuştu. Tüm tasavvuf kitapları bu komisyon tarafından titiz bir şekilde incelendikten sonra basılabilmişti.
Osmanlı Sultanları; Emirü’l- Müminin olarak tüm İslam ümmetinin halifesi idiler. Bu açıdan ekmel bir halifelik icra edilmiş, bu konuda da ehl-i sünnet hassasiyeti dikkate alınmıştır.
Özellikle; İran’la olan münasebetlerde, yapılan antlaşmalarda İranlıların “Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e hakaret etmemeleri” sürekli özel bir şart olarak muhafaza edilmiştir.
Ayrıca; İranlı Şii erkeklerle; Sünni Osmanlı hanımlarının evlenmelerine de bu hassasiyet sebebi ile izin verilmemiştir. Yemen’deki Zeydiler, Lübnan ve Suriye’deki Nusayriler, Anadolu’daki Aleviler, baskı ve zorbalıkla değil; gönül ve ilimle ehl-i sünnete kazanılmaya çalışılmış, bu konuda özellikle II. Abdülhamid döneminde önemli başarılar elde edilmiştir.
Suriye ve Lübnan’daki Nusayrilerden bir bölümünün gönlü kazanılarak, onları istismar etmek isteyenlere, özellikle de onlara yönelik okullar açan Protestan misyonerlere fırsat verilmemiştir.
Lübnan’da Nusayrilikten ehl-i sünnet’e katılan ailelerin en önemlisi Arslan ailesi olup, bu aileden gelen Şekip Arslan; özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı devletine ve İslam ümmetine çok başarılı hizmetler sunmuştur. | |