| | İSTANBUL HALKININ TEMSİLCİLERİ CUMHURİYETİN İLANINI NASIL KARŞILAMIŞLARDI
İstanbul halkının temsilcileri, bu muştulu buyruğu büyük sevinçlerle ve alkışlarla karşıladılar ve hemen bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa�yı ve birbirlerini kutªladılar. Bu duruma göre, İstanbul�un saygıdeğer halkı adına, İstanbul�un gerçek duygularını başka türlü göstereªrek demeç vermenin ve gösteri yapmanın ne denli saygıªsızca bir davranış olduğu apaçıktır.
Rauf Bey: �Bence, sorunu cumhuriyet sözcüğü üzeªrinde incelemek doğru değildir.� diyerek cumhuriyetten söz etmek bile istemiyor.
Rauf Bey�in görüşü: �...ulusumuzun gönenç ve baªğımsızlığının dokunulmazlığını ve sevgili yurdumuzun bütünlüğünü sağlayan hükümet biçiminin en uygun biçim olacağı� yolundadır.
Baylar bu sözler, düzenledikleri sorunun yanıtı mıdır? Rauf Bey�e sorulan: �Hangi hükümet biçimi en uygundur?� sorusu mudur? Soru, dediğim gibi olsaydı, o zaman Rauf Bey�in bu sözü uygun bir yanıt olabilirdi. Ama, ondan sonra da Rauf Bey�e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Tasarladığımız hükümet biçiminin adı yok mudur? Cumhuriyet, yönetimi, ulusun gönenç ve bağımªsızlığını, yurdun bütünlüğünü sağlayan en uygun yönetim biçimi değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir yana bırakarak: �En uygun yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu kanısındayım.� deyiver de yanıltmacadan kurtulalım, çünkü, söz konusu edilen Millet Meclisince kabul ve ilan olunan cumhuriyettir. Amacınız, bu ilan olunandan daha uygun bir hükümet biçimi olduğunu sezdirmek ve göstermek ise, onu da söyleyiniz! O yeğlediğiniz yöneªtim biçimi ne olabilir?
Rauf Bey, görüşünü açıkça söylemekten çekiniyor, bilinen birtakım kuramlardan söz ederek: �Hükümetlerin birbirinden ayrılan yalnız iki ilkeye göre iş gördüklerine inanıyorum. Bu iki ilkeden biri saltçılıktır.� diyor ve şöyle bir uslamlama yapıyor: Sözde, padişah ve krallar hak ve yetkilerini Tanrı�dan alırlar ve bu türelliğe dayanarak egemenliklerini yürütürlermiş. Bu yönetim biçiminin sakıncaları görüldüğünden, uluslar ayaklanarak padişah ve kralların yetkilerini sınırlandırıp koşullara bağlamışlar. Son yıllarda ulusumuz da, meşrutiyet için yaptığı uğraşlarla işe başlayıp, kendi işini, kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarmak ereğine doğru yürümüş. İttihat ve Terakki, Meclis dağıtma hakkını verdirmiş. Vahdettin bu haktan yararlanarak Meclisi dağıtmış ve bilinen yıkımlar olmuş. Bundan dolayı, saltçılığı ve tek kişi egemenliğini tutmak doğru değilmiş.
Rauf Bey: �Ulus, yazgısını kendinden başka bir kimseye bırakmayı küçüklük saydı.� dedikten sonra: �Ulusun, ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Büyük Millet Meclisini, kurucu meclis gibi seçtiği ve yönetim biçiminin söz konusu edilen biçimlerden ikincisi ve en sağlamı, en doğrusu olduğu� kanısında bulunduğunu söylüyor... Daha sonra Rauf Bey, şu düşünceleri ileri sürüyor:
�Ad değişikliğinin amacı ve ereği değiştireceğini sanmıyorum. Bundan başka, önceki bir hükümet biçiminin yerini alan yeni biçimin beğenilip benimsenebilmesi ancak bir koşula bağlıdır. O koşul da, gideni arattırmayacak biçimde, halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun davranıldığının ve saygınlığının güven altına alındığını göstermek ve tanıtlamaktır. Yoksa, ad değiştirmekle, ya da üstyapıda biçim değiştirmekle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneylerden sonra, çok büyük bir yanılgı olur.�
Baylar, Rauf Bey�in düşünce ve görüşlerini açıklayıp saptayan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve koşulsuz olan, Millet Meclisini de dağıtabilen tek kişi egemenliğinden yana değildir. Rauf Bey, öyle bir hükümet biçimi istiyor ki, Millet Meclisi kurucu meclis niteliğinde olsun ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütsün. Bu hükümet biçimini biraz daha açalım. Rauf Bey demek istiyor ki: �Cumhuriyet ilanından önceki biçim, en uygun hükümet biçimidir.� Gerçekten, Rauf Bey�in uzun sözlerle anlatmaya çalıştığı 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın üçüncü maddesi kapsamıdır. O madde şudur: �Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.�
CUMHURİYETİN İLANIYLA BOŞA ÇIKAN UMUTLAR
Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir söz ve yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın saptandığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada boş bırakılmış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, padişahlık kaldırıldıktan sonra, halifelik katında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey�in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, halifeyi devlet başkanı olarak da gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine, Rauf Bey�i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: �Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.� denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun okşayıcı sözlerini Tanrı kayrası sa***** kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.
Rauf Bey�in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?
Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üstyapıda biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: �Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak... çok büyük bir yanılgı olur.� demekle, cumhuriyet yönetimine en denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısı pekiştirmek için �en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneyler�i anımsatıyor. Baylar, bu anımsatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı katına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu kata başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak istiyor; Bu kata başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyetin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyetin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: �... Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir oldubittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anla***** kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.�
Baylar, cumhuriyeti bir günde kabul ve ilan eden, Rauf Bey�in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: �Kurtuluş Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip savaşı olumlu sonuca ulaştıran, Büyük Millet Meclisi� idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişilerden amacı, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o ben idim. Onun ben olduğumu, herkesten daha iyi Rauf Bey�in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, �yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini� söyleyen Rauf Bey�in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.
Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. �Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anla***** kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.� diyen Rauf Bey�e bundan yararlanarak bir nokta anımsatılabilir. Halkta uyanıklık ve tetiklik duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; halkta, bu duyguların uyandığını görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurda girmesine yol açabilecek Mondoros Ateşkes Anlaşmasının ordu güdümü ile ilgili maddesini oldubitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını anladı mı? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca �Mondoros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey� basmakalıp sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgilendiğini savlayacak ölçüde ileri gitmemelidir.
Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: �Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar yeri olan Yüksek Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve gönüllerdeki kaygıyı giderecektir; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.�
Baylar, bu sözler akla yatkın değildir. Bir kez, Rauf Bey de demiyor mu ki: �Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.� Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, türeye tam uygun ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman kuşkusuz onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Kuşkusuz cumhuriyetten yana olanlar da cumhuriyete karşı olanlar da vardır. Yana olanlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşı olanlara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerin deliğini tanıtlamak isteseler de, onları, bile bile yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Doğallıkla cumhuriyetçiler, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülke devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır: Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.
CUMHURİYETİN İLANI ÜZERİNE HALİFEYE VERİLMEK İSTENEN ROL VE HALİFE İÇİN YAPILAN YAYIN
Baylar, o günlerde İstanbul�da bulunan Ordu Müfettişlerimiz de, gazetelere demeç vererek, çeşitli nedenlerle düzenlenen şölenlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul�da kimi kişiler ve kimi gazeteciler, Halifeye de bir rol vermek istediğine kapıldılar. Halifenin görevden çekildiği ya da çekileceği üzerine gazetelerde söylentiler, yalanlamalar yayımlandı.
Sonra dedi ki: �Öğrendiğimize göre, sorun, bir söylenti niteliğinde olmadığı gibi, bir yalanlama ile çözümlenecek ölçüde önemsiz de değildir. Gerçek olan bir yön vardır ki, o da cumhuriyet ilanının yeniden bir halifelik sorunu ortaya çıkarmış olmasıdır.�
�Halife, yazı masalarının başına oturup (!), Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir.� denilerek; Halifenin bütün Müslümanlarca sevgi gördüğü, Asya�nın en uzak köşelerine varıncaya dek Müslüman ülkelerinden binlerce mektup ve telyazısı aldığı; birçok yerlerden kendisini görmeye kurullar geldiği yolunda sözlerle halifelik katının kolay kolay sarsılır bir kat olmadığı anlatılmaya çalışıldıktan sonra, bütün Müslümanlar, �istemeyiz� demedikçe Halifenin görevinden çekilmeyeceği ilan olunuyordu. Ayrıca, �Hükümet birçok içişlerini düzenlemekle uğraştığından, şimdiye değin halifelik görevlerini saptayamamıştır. Hükümetin iç sorunlara çok dalmış olduğunu Müslümanlık dünyası da kuşkusuz bilir ve şimdiye değin halifelik görevlerinin saptanamamasını olağan sayar.� tümceleriyle biz, halifelik görevlerini saptamaya çağrılıyorduk ve şimdiye değin bunu yapmadığımızı hoş gören Müslümanlık dünyasının bundan sonra hoş görmeyeceği de bildirilerek, bize bir çeşit gözdağı veriliyordu. Bir yandan da, bu konuda bize etki yapması için Müslümanlık dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu. 9 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okuduğumuz bu yazıları 10 Kasım 1923 günlü Tanin gazetesinde, Halifeye yazılan bir açık mektup izledi. Lütfi Fikri Bey�in yazdığı bu mektupta, Halifenin görevden çekildiği söylentilerinden ulusun ne denli üzüntü ve acı duyduğunu tanıtlamak için bur vapur öyküsü uydurulmuştu. Vapurda oturanların, Halifenin görevden çekildiğini duyunca yüzlerine üzüntü ve kaygı çökmüş. Birbirlerini tanımayanlar içtenlikle görüşmeye ve çok görüşmeye başlamışlar. Ortak kaygıları bunları bir dakikada dost etmiş...
Lütfi Fikri Bey: �Gönül istiyor ki bu çekilme sözü sonsuza değin gömülsün kalsın.� diyor; çünkü: �Dünya için karayazı olur�muş.
Lütfi Fikri Bey, ulusa şunu da aşılıyordu: �Şaşarak ve üzülerek görülüyor ki, bugün şu kutsal hazineye (yani halifeliğe) saldırmak isteyenler, dışardan kimseler, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildir; biz, Türkler kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz!�
Baylar, yabancılar, halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı; ama, Türk Ulusu saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildi. Ama, Çanakkale�de, Suriye�de, Irak�ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardı. Bunların, Türk Ulusuna kolaylıkla saldırmak için, ayakta kalması yeğ görülen halifeliğin ortadan kaldırılmasını: �Türklük için kendi kendini öldürmektir.� diye nitelemeleri ve cumhuriyetin amacını: �Halifeliği ortadan kaldırmak için, biz Türkler girişimlerde bulunuyoruz.� sözleriyle açıklayıp ilan etmeleri, kuşku yok ki, etkisiz kalmadı.
Lütfi Fikri Bey�in Tanin�de yayımlanan açık mektubundaki görüşünü, ertesi gün Tanin başyazarı destekledi. 11 Kasım 1923 günlü Tanin�in �Şimdi de Halifelik Sorunu� adlı başyazısı okununca, cumhuriyetin kuruluşuna kaldırılmasını önleyebilmek için çaba göstermeye ve çalışmaya başladıkları anlaşılır. Tanin�in bu yazısında, padişah oğullarının mektupları yayımlanarak, padişah soyundan olan kişiler halka sevdirilmeye çalışılıyor. Ayrıca, padişah soyundan olanların haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin takımından olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükümetini ulus gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekli ise onlar da yazıldıktan sonra, Halifenin çekileceği söylentisine değinilerek: �Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız.� deniliyor. Sonra da �Millet Meclisinin bu denli özgürlükten yoksun kaldığını, dışarıda verilen kararları yasalaştırmak durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten acı oluyor� sözleriyle Meclis, bize karşı kışkırtılıyor; cumhuriyetin ilanını kabul eden Meclisin hiç olmazsa halifeliğin kaldırılmasını, oldubitti biçiminde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.
Tanin başyazarı, halifelik konusundaki görüş ve düşüncesini şu satırlarla saptıyordu: �Halifelik bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devletinin Müslümanlık dünyası içinde hiç önemi kalmayacağını, Avrupa siyasası karşısında da küçücük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir yetenek gerekmez. Ulusseverlik bu mudur? Gönlünde gerçek ulusçuluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak zorundadır.�
Baylar, halifelik konusundaki düşüncelerimi bundan önce açıkladığım için bu sözleri burada yorumlamaya gerek görmüyorum. Ancak, halifeliğe dört elle sarılmak zorunda bulunan bir yönetim biçiminin cumhuriyet olamayacağını anlayabilmek için de büyük bir yetenek gerekmediğini söylemekle yetineceğim.
Tanin�in incelemekte olduğumuz başyazısının daha bir iki yerine dikkatinizi çekeceğim.
Osmanoğulları soyunca kabul edilmiş ve bundan dolayı sonsuzluğa dek Türkiye�de kalması güven altına girmiş olan halifeliği elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış (!)
Tanin başyazarı, kendisinin cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Ama öyle bir cumhuriyetçi ki, onun istediği cumhuriyetin başında halife sanıyla Osmanoğullarından bir kişi bulunacaktır. Yoksa yapılan iş, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış. Halifeliği, elimizden hiç alınamayacak biçimde korumakla görevli imişiz. Bu konuda gizlice alınan karar, sonuçsuz kalmalı imiş.
Baylar, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin amacı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye�de cumhuriyetin ilan edildiği gün ona hiç acımadan saldıranların başında, �cumhuriyetçiyim� diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye�nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta hiç de güçlük çekmeyeceklerdir.
Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir padişah soyunun, halife sanıyla, yerleşip kalmasını zorunlu kılan bir devlette, cumhuriyet ilan olunsa bile, onu yaşatma olanağı yoktur.
Baylar, o günlerde yapılan yayınlarda daha iki nokta vardı: Biri, benim hasta oluşum; öbürü de, rahmetli Enver Paşa�nın Türkistan�daki çalışmaları ve sağ oluşu, Enver Paşa, yurt dışında kaldığı zaman, İslam birliği için çalışıyormuş ve �Halife Damadı� sanını kullanırmış. Dahası, Türkistan�da kazdırdığı bir mührün bir yanına bu sanını da kazdırmış.
Bu iki noktadan da boyuna söz etmek kuşkusuz boşuna değildi.
Baylar, değindiğim bu yayınlar ve birtakım kişilerin durum ve davranışları özet olarak şöyle anlatılabilir: �Temel olan, ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişmiş bir biçimidir. Türk Ulusu, ulusal egemenliği elde etti; cumhuriyetin ilanı gereksizdir, yanlıştır. Türkiye�de en doğru yönetim, ulusal egemenlik ilkesinden ayrılmaksızın, cumhuriyet ilan etmeyip, devlet başkanlığında halife sanıyla Osmanoğulları soyundan birini bulunduran meşrutiyet yönetimidir. Nasıl ki, İngiltere�de hem ulusal egemenlik vardır, hem de devlet başkanı bir kraldır ve o kral, Hindistan�ın da imparatorudur.�
Baylar, böyle bir ilke üzerinde birleşmiş olan kişiler, sözleriyle, durumlarıyla, yazılarıyla kendilerini göstermiş gibi idiler. Bu grubun başına Rauf Bey�in seçildiği yargısına varılabilirdi. Çeşitli soy ve inançta olan kişilerin meydana getirdiği grup, Rauf Bey�i amaçlarını açıklayıp savunacak en uygun bir adam olarak görmüşlerdi. Ondan çok büyük şeyler umulabileceği sanısına düşmüşlerdi. Bundan sonradır ki Rauf Bey Ankara�ya geldi Vatan gazetesinin yazdığına göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey�i Ankara�ya uğurlamak için toplanmış, Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu kalabalığın başında gösteriliyordu. Vatan gazetesi bu uğurlamadan söz ederken, Rauf Bey�in Ankara�da, Mecliste izleyeceği siyasayı da ulusa bildiriyordu. Ayrıca gazetede, Rauf Bey�in Meclisteki çalışmalarının yıkıcı ve kişisel olmayacağı, Rauf Bey�in çalışmalarının, yurdun iyiliğini ve esenliğini, yasaların egemenliğini sağlamaya yönelmiş bir çalışma olacağı; Rauf Bey�in Büyük Millet Meclisinde bir esenlik ve düzenlik etmeni olacağı ve yararlı ilkeleri savunacağı açıklanıyordu.
Vatan gazetesi iyesinin, kendiliğinden bu açıklamaları yapmaya ve güvence vermeye yetkili olduğu kuşkusuz kabul edilemezdi. Oysa Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimiz izlencesine uyacaktı. Partiden çıkmaksızın bağımsız bir siyasa izlememesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını bildirmemişti. Bu düşüncede olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta direnmesiyle de doğrulamıştı. Bunun için, hem partide kalmak ve hem de parti düzen bağını bozmak demek olan kendine özgü bir siyasayı bağımsız olarak gütmek anlaşılır bir şey değildir.
Baylar, bu tutumla varılmak istenilen sonucu anlamak geç ve güç olmadı. İsterseniz bu noktanın aydınlanmasına yarayacak birtakım bilgiler vereyim.
RAUF BEY�İN ANKARA�YA GELEREK BİRTAKIM PROPAGANDALARLA, PARTİ ÜYELERİNİ BİZE KARŞI KIŞKIRTMAYA KOYULMASI
Rauf Bey Ankara�ya geldikten sonra, Parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça görüşmelere başladı. Ama, bütün görüşme ve konuşmalarda bir erek güttüğü anlaşılıyordu.
Rauf Bey: �Cumhuriyetin ilanında ivedi gösterilmiştir. Bu ivediyi gösterenler sorumsuz kimselerdir. Bu yolda davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, ulusal egemenliği gereği gibi kullanabilmelidir. Gizli amaçlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyetin ilanını zorunlu kılan etmen ne imiş? Cumhuriyetin gerçekten, bizim için yararlı ve gerekli olduğu tanıtlanmalıdır� gibi birtakım propagandalarla, arkadaşlarımızı ve partiyi bize karşı kışkırtmaya koyuldu.
Rauf Bey, İstanbul�daki demecinin sonunda demişti ki: �Meclis ve Hükümet, bu ivedinin akla yatkın ve türeye uygun bir nedeni bulunduğunu ulusa gösterip tanıtlamalıdır ve tanıtlayacaktır.�
Böylece pek güzel anlaşılıyor ki Rauf Bey�in, geceli gündüzlü sürdürdüğü görüşme ve konuşmalardan amacı, Parti ve Meclis üyelerine bu görünüşü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, cumhuriyetin kuruluşu sorununu yeniden Mecliste söz konusu ettirmek istiyordu. Bununla güttüğü amaç da, Meclis ve Hükümeti, cumhuriyeti ivedilikle ilanda akla yatkın ve türeye uygun bir neden olmadığını tanıtlama zorunda bırakmaktı. Kendi aklınca ve kendisini tutanların inanışına göre, akla yatkın ve türeye uygun bir neden gösterip tanıtlamak güçtü. Akla yatkın ve türeye uygun bir nedene dayanmaksızın cumhuriyetin ilanında ivedilik gösterildiği ve yanılgıya düşüldüğü ortaya çıkacak ve sözde, yanlışlık düzeltilecek!
RAUF BEY�İN OYNATMAK İSTEDİĞİ OYUNU ANLAYANLARIN KENDİSİNİ BİR PARTİ TOPLANTISINDA SINAVA ÇEKMELERİ
Baylar, Rauf Bey�in ne yapmak istediğini ve çalışmalarının amacını anlamak için bir haftalık bir süre yetti. Doğallıkla, kim yaparsa yapsın, cumhuriyetçiler bu yolda bir çalışmaya daha çok göz yumamazlardı. Rauf Bey�in oynatmak istediği oyunu anlayanlar, bir parti toplantısında Rauf Bey�i sınava çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı anımsarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de, olduğu gibi yayımlanmıştı. Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek değilim. Yalnız, o görüşmelerin sonucunu gerçek anlamıyla bildirmeye yarayacak birtakım yorumlar yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.
Önce şunu apaçık söylemeliyim ki Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını bitirmeye uğraşırken, saldırıya uğramıştır. Gerçi, birtakım gazetelerle yapılan yıkıcı yayınlar, Halifeye ve bir padişah oğluna aldırılan durumlar; Rauf ve Adnan Beyler�le kimi komutanların Halifeyi görmeye gidişleri; Halife ve padişah oğlu için söz söyleyenlere, yazı yazanlara karşı kimi yerlerden yaptırılan onur kırıcı saldırılar, yurt içinde kuşku ve kamuoyunda karışıklık uyandırmaktan geri kalmamıştı. Ama, Mecliste saldırıya geçmek için bunun yeter bulunmadığı; Ankara�da Meclis üyeleri üzerinde de çalışmanın gerekli görüldüğü anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, Rauf Bey�den önce davranılıp kendisi sorguya çekilmiştir.
Parti Grubu Başkanlığına bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Bu önergede: �Rauf Bey�in İstanbul gazetelerinde çıkan, cumhuriyetin ilanını uygun görmediği yolundaki demecinin cumhuriyeti sarsıntıya uğrattığı ve kendisinin çevresinde karşıcıl bir parti kurulduğu kanısının belirdiği� belirtilerek, durumun Parti Grubunda görüşülmesi önerilmişti.
Partinin toplandığı 22 Kasım 1923 günü ben de, toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden, görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.
Görüşmelere hiç karışmayacağımı ve hiçbir söz söylemek istemediğimi; ancak, Parti Başkanı olarak görüşmelerin gidişini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamaklığımı rica etti. Bunu kabul etmedim.
Rauf Bey�in, benim görüşmelere karışmamı ve toplantıda bulunmamı istemeyişindeki gerçek amaç ne idi? Benim yanımda, ya da benim karşımda konuşmasına ve savlarda bulunmasına engel olan, gerçekten bana olan saygısı mı idi? Buna inanmak doğru olamaz. Benim anladığıma göre Rauf Bey, karşısına İsmet Paşa�yı almak istiyordu. Ben toplantıda bulunmazsam, parti üyeleri arasından kendisini tutanlar çıkabileceğini sanıyordu.
Parti Grubu, İsmet Paşa�nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkan olarak görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra: �Bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir� diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.
Önergeyi verenin açıklamasından sonra söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.
Rauf Bey, İstanbul�daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama olduğunu ve bunu düzeltmek için arkadaşlarla konuştuğunu söyledikten sonra: �Bizim eğer eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da yapılan iştir.� dedi.
�Çok iyi dilekle başlanıp uğrunda canlar verilmiş olan çok sağlam ilkelerin, uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da, sanırım ki hiçbirimiz düşünüp taşınmadan bir çırpıda yadsıyamayız� sözlerini de, olduğu gibi aktarıyorum.
Şimdi bu iki tümce üzerinde biraz duralım. Rauf Bey�in eleştirmek istediği iş, hangi iştir? Cumhuriyet mi, yoksa cumhuriyetin ilan ediliş biçimi mi? Yapılan iş cumhuriyetin kuruluşudur; ilan biçimi şöyle, ya da böyle olabilir.
Rauf Bey�in �sağlam ilke� dediği cumhuriyet ilkesi midir, yoksa uygulanmasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu cumhuriyet midir?
Baylar, söz konusu olan, cumhuriyetin kendisi ve onun yurtta ilanıdır.
Daha cumhuriyet yönetimini uygulama evrelerinin yanlış olduğunu ileri sürecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey�in kaygısı cumhuriyet ilanının ertesi günü başlıyor ve iki üç gün geçmeden demek veriyor. | |