NUTUK - Buyuk Eser - Sayfa 9 - Herşeyde biraz 2de1



Mustafa Kemal ATATÜRK Atatürk’ün hayatı, ilkeleri, inkılapları, özdeyişleri, anıları, resimleri, kronolojisi, Gençliğe Hitabe, Nutuk, Anıtkabir-Mustafa Kemal ATATÜRK - Ayrıca, Atatürk’ün kişiliği, düşünceleri, Onuncu Yıl ve Bursa Nutku, sevdiği şarkılar, O’nun hakkında bazı İngilizce yazılar ve daha pek çok kaynağa ulaşabilir, elinizdekileri bizlerle paylaşabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #81 (permalink) Alt 18-09-2008, 19:39
İşi kavrayan 2de1'ci
 
Poustigo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Delikanlıyım Ulan!!! X)
 
Kayıt: 18.09.2008
Mesajlar: 1.833
Rep gücü: 18
Rep derecesi: Poustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor Sanki

 
HÜKÜMETİMİZİN BİÇİMİ KESİNLİKLE CUMHURİYET OLACAKTIR

Abidin Bey (Manisa) - (Rahmetli Sey�it Bey�in görüşüne yanıt olarak) Önce hükümet bunalımını giderelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) - Biz Gazi Paşa Hazretªlerini yargıcı yaptık. �Bizim, Anayasayı değiştirmeye yetkimiz yok.� demek, türeye aykırı bir Meclis olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclisin Anayasayı değiştirme yetkisi apaçaktır. Hükümetimizin biçimi kesinlikle cumhuªriyet olacaktır.

Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

�Parti Başkanının önerisini kabule kesin gerekseme vardır. Bütün dünya bizim, bir hükümet biçimi görüşªtüğümüzü biliyor. Bu görüşmelerimizi bir sonuca bağlamamak, güçsüzlüğü ve düzensizliği sürdürmekten başka bir şey değildir. Daha önce geçen bir olayı anlatayım. Avrupa siyasa adamları bu konuda beni uyardılar: Devªletinizin başkanı yoktur. Şimdiki başkanınız, Meclis başªkanıdır. Demek ki siz, ayrı bir başkan bekliyorsunuz.� dediler. Avrupa düşüncesi işte budur. Oysa biz böyle düşünmüyoruz. Ulus, egemenliğine ve yazgısına kendisi el koymuştur. Öyle ise, bunu yasa ile belirtmekten neye çekiniyoruz? Cumhurbaşkanı olmadan, başbakan seçme önerisi yasa dışı olur. Bunda kuşkuya yer yoktur. Başªbakanı yasal olarak seçebilmek için Gazi Paşa Hazretªlerinin önerisinin yasalaşması gerekir. Genel güçsüzlüğün sürdürülmesi doğru değildir. Partinin, bütün ulusa karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine göre iş yapması zorunludur.�

İsmet Paşa�dan sonra, rahmetli Abdurrahman Şeref Bey yaptığı konuşma arasında şu sözleri de söyledi

�Hükümet biçimlerini birer birer saymak gereksizªdir. Egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur.� dedikten sonra, �Kime sorarsanız sorunuz, bu, cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama, bu ad kimilerine hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!�

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, öneriyi kabul etªmenin gerekli olduğunu belirten uzun bilgiler verdi, görüşªlerini açıkladı. Sonra: �Bunun hemen yasalaşması için gerekli işlemin yapılmasını öneririm.� dedi.



ÖNERİM PARTİ GRUBUNDA VE HEMEN ARKASINDAN MECLİSTE GÖRÜŞÜLEREK �YAŞASIN CUMHURİYET� SESLERİ ARASINDA KABUL OLUNDU

Abdullah Azmi Efendi�nin: �Bu iş çok önemlidir. Bu konu yeterince görüşülmedi, daha görüşülsün!� diye bağırmasına karşın, görüşmenin yeterliği kabul olundu. Ondan sonra önerinin tümü ve arkasından maddeleri birer birer okunarak görüşülüp kabul edildi.

Baylar, Parti toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı Saat öğleden sonra altı idi. Tasan Anaªyasa Yarkurulunca, yöntem gereği incelenerek, tutanağı hazırlanırken , Meclis başka işlerle uğraştı. En sonu, başªkanlık yerinde bulunan Başkan Vekili İsmet Bey, Meclise bu bilgiyi verdi: �Anayasa Yarkurulu, Anayasanın değiştirilmesi ile ilgili tasarının ivedilikle ve öncelikle görüşülmesini öneriyor.� �Kabul!� sesleri üzerine, tutanak okundu. Önerildiği üzere, ivedilikle görüşüldü. Sonunda yasa, birçok milletvekillerinin �Yaşasın Cumhuriyet!� diye alkışlanan sözleriyle kabul edildi.



TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞKANLIĞINA, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ OYBİRLİĞİYLE BENİ SEÇTİ

Ondan sonra, cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclisin oyuna başvuruldu. Toplanan oyların sonucunu, başkanlık yerinde bulunan İsmet Bey, Meclise şöylece bildirdi:

�Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve cumhurbaşkanlığına, yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini seçmişlerdir.�

Baylar, seçimden hemen sonra Mecliste yaptığım konuşmayı Tutanak Dergisi�nde okumuşsunuzdur. Ancak, tarihsel bir anıyı canlandırmak için izin verirseniz, o koªnuşmamı burada da olduğu gibi bilginize sunayım:

Sayın arkadaşlarım, önemli ve dünya çapındaki olağanªüstü olaylar karşısında saygıdeğer ulusumuzun gerçek uyanıkªlığına ve tetikliğine değerli bir belge olan Anayasamızın kimi maddelerini açıklamak için özel yarkurulca yüksek kurulunuza önerilen yasa tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devletinin öteden beri dünyaca bilinen, bilinmesi gereken niteliği, uluslararası belli adıyla adlandırıldı. Bunun doğal gereği olmak üzere, bu güne değin doğrudan doğruya Meclisin Başkanlığında bulundurduğunuz arkadaşıªnıza yaptırdığınız görevi, Cumhurbaşkanı sanıyla yine bu arkadaşınıza, bana verdiniz. Bu seçim dolayısıyla şimdiye dek benim için gösterdiğiniz sevgiyi, yakınlığı ve güªveni bir kez daha göstermekle yüksek değerbilirliğinizi tanıtlamış oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce Kurulunuza gönlümün bütün içtenliğiyle teşekkürlerimi sunarım.

Baylar, yüzyıllardan beri doğuda kıyım ve haksızlığa uğrayan ulusumuz, Türk ulusu, gerçekte yaratılışında bulunan erdemlerden yoksun sayılıyordu.

Son yıllarda ulusumuzun edimli olarak gösterdiği yetenek, anıklık ve anlayış; kendisi için kötü sanıda bulunanªların ne denli aymaz ve ne denli gerçeği görmekten uzak, dış görünüşe önem veren kimseler olduğunu pek güzel tanıtladı. Ulusumuz, kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hüªkümetin yeni adıyla, uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumburiyeti, dünya devletleri arasındaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle tanıtlayacaktır .

Arkadaşlar, bu yüce kuruluşu yaratan Türk Ulusuªnun son dört yıl içinde kazandığı utku, bundan sonra da birkaç kat olmak üzere görülecektir. Bana gösterdiğiniz bu güven ve inana yaraşır işler görebilmek için pek önemli saydığım bir noktadaki gereksemeyi bildirmek zorundaªdayım. Bu da, Yüce Kurulunuzun bana karşı olan sevgisini, güvenini ve yardımını sürdürmesidir. Ancak böylelikle ve Tanrı�nın yardımıyla bana verdiğiniz ve veªreceğiniz görevleri iyi bir biçimde yapabileceğimi umarım.

Her zaman saym arkadaşlarımın ellerine çok içtenlikle ve sıkıca yapışarak, onların varlıklarının bana ne denli gerekli olduğunu bir an bile unutma***** çalışacağım. Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak hep birlikte ileriye gideceªğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başanlı ve utkulu olacaktır.

Baylar, Meclisçe Cumhuriyeti kabul karan 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 8 .30�da verildi. Onbeş dakika sonra, yani 8.45�te cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Durum o gece bütün ülkeye bildirildi ve her yerde, gece yarısından sonra, yüz bir kez top atılarak halka duyuruldu.

İlk hükümeti İsmet Paşa�nın kurduğunu ve Meclis Başkanlığına Fethi Bey�in seçildiğini bilirsiniz.

*





CUMHURİYETİN KURULUŞU ÜZERİNE ULUSUN DUYDUĞU GENEL VE İÇTEN SEVİNCE KATILMAKTAN ÇEKİNENLER



Baylar, Cumhuriyetin kuruluşu bütün ulusu sevinªdirdi. Her yerde parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul�da çıkan iki üç gazete ile İstanbul�da toplanan birtakım kişiler ulusun genel ve içten gelen sevincine katılªmaktan çekindi, kaygıya düştü; Cumhuriyetin kuruluªşunda ön ayak olanları eleştirmeye başladı. Söz konusu gaªzetelerin ve kişilerin, Cumhuriyetin kuruluşunu nasıl karªşıladıklarını anlamak için, yalnız o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeter.

Örneğin, �Yaşasın Cumhuriyet� başlığı altındaki yazılar bile cumhuriyetin yadsınacak bir biçimde kurulup halka duyurulduğunu; bunda, �sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum� sezildiğini yayıyordu, Bu yazıları yazan şu düşünceleri ileri sürüyordu: �... Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birdenbire, birkaç saat içinde, Anayasa değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimiyle olağandışı bir davranıştır.�

Bizim yaptığımız iş, �uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet yönetiminde yeterlik kazanmış kafalardan çıkacak düşünce sonucu� değilmiş...

Cumhuriyetin ilanını Meclisin alkışlarla kabul etmesi, ulusun, toplarla kutlaması eleştiriliyor; deniliyordu ki: �Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve bayram yapmakla yaşamaz. Cumhuriyet bir büyülü değnek değildir. Millet Meclisinde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliªğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunaªcak değildir.�

�Ben cumhuriyetçiyim.� diyenlerin, cumhuriyetin kuªrulduğu gün, kalemlerinden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En iyi hükümet biçiminin cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına inandığı savında bulunanların: �Cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam.� demelerinªdeki anlam ve amaç ne idi?

Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği gibi bir kuruntuyu kamuoyunda canlandırıp: �Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak Cumhurbaşkaªnına mı veriliyor ?� sorusu kime ve hangi amaçla yöneltiª1iyordu ?

Bu yazıları yazanın amacı, cumhuriyeti halka sevdirªmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? �Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kuruluna girecek kişilere birer devlet adamı kafası armağan ediyor mu?� sözleriyle daha ilk ağızda cumhuriyetin değerini, önemini azaltmaya kalkışmak, cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?

En küçük bir esintiden bile korunması gereken yavªruyu, onu bakıp büyüttüğünü söyleyenlerin böyle hırpalaªması doğru muydu?

Bu düşünceleri kapsayan gazetenin başka bir sayfaªsında �Türkiye Cumhuriyetinin İlanı� başlığı altında yer alan birçok sözler arasında: �... bu yeni evreye ulaşan Türk Ulusu, burada uzunca bir süre dirlik içinde dinlenebilecek; burası onun için bir canlılık ve güç, bir erinç ve mutluluk kaynağı olabilecek mi? Bu evrede, toplumsal yapısını bozmadan onu kucaklayabilecek bir çerçeve niªteliği var mıdır? Cumhuriyet, olayların zorlaması üzeªrine Türk Ulusunun çaresizlikten kaçıp sığındığı bir saªçak altı mı olacak?..� gibi kaygı ve umutsuzluk veren sözlerin zarnanı mıydı?

Cumhuriyetin umut, erinç ve mutluluk getireceğinde kuşkusu ve kaygısı olan kişi; umut, erinç ve mutluluğu nereden, hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyetin, ulusumuzun toplumsal yapısını bozabileceği düşüncesi, cumhuriyeti benimseyen kişilerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu?

Başka bir gazetecide: �Baylar, ivedi gösteriyorsunuz!� diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci bay, ulusu şu sözlerle kışkırtıyordu: �...bunalım, basbayağı yeni bir bakanlar kurulu seçmekle giderilecek yerde, tersine son günlerin bütün gürültülerine karşın, yine kimsenin yakında kurulacağını düşünmediği cumhuriyetin, pek olumlu, pek kesin ve pek ivedi olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Cumhuriyetin yakın bir zamanda kurulacağını düªşünmeyen, yalnız kamuoyu değildi; belki Ankara�da en önemli ve en yetkili katlarda bulunan kimi kişiler de böyle bir olasılığı akıllarına bile getirmiyorlardı.�

Bu sözlerle açıkça ortaya konulmaktadır ki, son günlerin bütün gürültüleri, cumhuriyetin ilanına engel olmak içinmiş. Bu amacı güdenlerin, �karar almakta iveªdilik� görmeleri doğaldı. Ama, �Kamuoyunun da bu görüşte kendileriyle birlik olduğunu� sanmaları yanlıştı.

Gazetesini: �Balonu uçurdular; ama görünüşe baªkılırsa ucunu kaçırıyorlar!� ve: �Sular azınca dolapªlar döndüler, ama... ne yönde?� gibi çirkin, bayağı sözªlerle dolduran gazeteci bay şu yolda sesleniyor ve paylaªmasını sürdürüyordu: �Baylar, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?�

Bu seslenişle başlayan yazılar, şu satırlarla son buluyordu: �Biricik dilek... yurda ve ulusa yararlı işlere başlanılmasıdır. Eğer dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve cumhuriyetçiler bunu yapabileceklerine güªveniyorlarsa biz de kendilerine, öyle ise �cumhuriyetiniz kutlu olsun baylar!� deriz.�

Bizi alay edercesine kutlayan bu son tümce ile yazar, cumhuriyeti benimsemediğini, onunla ilgisi olmadığını bildiriyor.

Başka bir gazeteci yazar da, cumhuriyetin ilanı dolaªyısıyla yaptığı yorum ve eleştiride: �Bizi üzen nokta, Ulusal Önderimizin kişiliğiyle ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile, kişisel erk kazanmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır.� diyor ve bu görüşünü benim söylevªlerimden aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika�nın bağımsızlığını sağlayan Vaşington�un nasıl çiftliğine çeªkildiğini ve meclisin, hiçbir kişiyi düşünmeyip yalnız kamu yararını düşünerek, altı yılda anayasayı düzenlediğini ve ondan sonra nasıl Vaşington�a başkanlık verildiğini anlatıyor ve Anayasamızın bu yolla değiştirilmesinde, beªnim ön ayak oluşumu hoş görmüyor.

Bu yazarın ve benzerlerinin, cumhuriyeti kurmak kaªrarının alınışında ve cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili yaªsada gördükleri yanlışlık ve eksiklikleri eleştirmelerini içªtenlikli saymak için çok bön olmak gerekir. Eğer bu yazarlar, cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı saldırılara başlamayıp, önce cumhuriyet ilanını iyi gözle görseler, içtenlikle karşılasalardı; kamuoyunu kuşkuya ve düzenªsizliğe sürükleyecek yerde, cumhuriyetin iyi ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna aşılayacak yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin içtenliğini ileri sürmekte haklı olabilirlerdi. Ama gördüğümüz davranış biçimi böyle olmamıştır.





RAUF BEY�İN CUMHURİYETİN İLANI ÜZERİNE GAZETECİLERLE KONUŞMASI

Baylar, Rauf Bey de, Cumhuriyetin ilanı dolayıªsıyla, gazetecilerle bir konuşma yapmıştı, Rauf Bey�in Cumªhuriyet üzerine düşüncesini ve ulusal egemenlikten ne anladığını belirten konuşmasını, 1 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okumuştum.

Vatan ve Tevhit gazetelerinin iyeleri ve başyazarları ile Rauf Bey�in başbaşa vererek düzenledikleri sorulardan ve yanıtlardan birkaçını yeniden, birlikte gözden geçirelim.

Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir olay karşısında kalmış olma duygusu varmış. Şimdiye dek yüksek devlet katlarında bulunmuş bir kişi olarak ve İstanbul milletvekili olarak Rauf Bey�in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş.

Baylar, bu soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım:

Birincisi, kamuoyunun düşüncesini hangi yolla öğrenªmişler? İkincisi, İstanbul seçmenleri yalnızca iki gazeteci mi idi, yoksa bütün seçmenler iki gazeteciyi kendi milletvekilªlerinin düşüncesini sormak için vekil mi etmişlerdi? Yoksa bu, Rauf Bey�in �seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygı ile kabul edenlerden olduğunu ve kendisini seçerken gösªterdikleri yüksek güven için teşekkür borcu olduğunu ve bu güvene yaraşır kişi olmaya çalışacağını; kendisine verilen milletvekilliği görevini her zaman ve her yerde en iyi bir biçimde yapmak için güç ve yeteneğinin son kertesine dek çalışacağına inanabileceklerini� söylemesine yol açmak için mi idi? Gerçi bir milletvekilinin, seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur; ancak, yerinde, zamanında ve içtenlikli olursa! Yoksa, cumhuriyet ilanında kamuoyuªnun beklenmedik bir olay karşısında bırakılmış olduğu gibi düzme bir soruya karşı, �Seçmenlerin verdikleri milªletvekilliği görevini her zaman ve her yerde en iyi bir biçimde yapacağı� yolunda güvence vermeye kalkışmanın anlamı nedir?

Oysa baylar, 29/30 Ekim gecesi İstanbul�da geçmiş olan bir olayı açıklarsam, bütün ulus gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyetin ilan edildiği gece, İstanbul Komutanı Şükrü Naili Paşa�yı İstanbul halkının temsilcileri, Fatih Belediyesinde düzenlenen bir şölene çağırmışlardı. Paşa, yeªmekte iken, Ankara�dan bir buyruk aldı ve onu uygulaªmadan önce, saygıdeğer İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Buyruk şu idi: �Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet ilanını kararlaştırdı. Bunu yüz bir kez top atımı ile halka duyurunuz!�
Poustigo Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #82 (permalink) Alt 18-09-2008, 19:40
İşi kavrayan 2de1'ci
 
Poustigo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Delikanlıyım Ulan!!! X)
 
Kayıt: 18.09.2008
Mesajlar: 1.833
Rep gücü: 18
Rep derecesi: Poustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor Sanki

 
İSTANBUL HALKININ TEMSİLCİLERİ CUMHURİYETİN İLANINI NASIL KARŞILAMIŞLARDI

İstanbul halkının temsilcileri, bu muştulu buyruğu büyük sevinçlerle ve alkışlarla karşıladılar ve hemen bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa�yı ve birbirlerini kutªladılar. Bu duruma göre, İstanbul�un saygıdeğer halkı adına, İstanbul�un gerçek duygularını başka türlü göstereªrek demeç vermenin ve gösteri yapmanın ne denli saygıªsızca bir davranış olduğu apaçıktır.

Rauf Bey: �Bence, sorunu cumhuriyet sözcüğü üzeªrinde incelemek doğru değildir.� diyerek cumhuriyetten söz etmek bile istemiyor.

Rauf Bey�in görüşü: �...ulusumuzun gönenç ve baªğımsızlığının dokunulmazlığını ve sevgili yurdumuzun bütünlüğünü sağlayan hükümet biçiminin en uygun biçim olacağı� yolundadır.

Baylar bu sözler, düzenledikleri sorunun yanıtı mıdır? Rauf Bey�e sorulan: �Hangi hükümet biçimi en uygundur?� sorusu mudur? Soru, dediğim gibi olsaydı, o zaman Rauf Bey�in bu sözü uygun bir yanıt olabilirdi. Ama, ondan sonra da Rauf Bey�e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Tasarladığımız hükümet biçiminin adı yok mudur? Cumhuriyet, yönetimi, ulusun gönenç ve bağımªsızlığını, yurdun bütünlüğünü sağlayan en uygun yönetim biçimi değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir yana bırakarak: �En uygun yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu kanısındayım.� deyiver de yanıltmacadan kurtulalım, çünkü, söz konusu edilen Millet Meclisince kabul ve ilan olunan cumhuriyettir. Amacınız, bu ilan olunandan daha uygun bir hükümet biçimi olduğunu sezdirmek ve göstermek ise, onu da söyleyiniz! O yeğlediğiniz yöneªtim biçimi ne olabilir?

Rauf Bey, görüşünü açıkça söylemekten çekiniyor, bilinen birtakım kuramlardan söz ederek: �Hükümetlerin birbirinden ayrılan yalnız iki ilkeye göre iş gördüklerine inanıyorum. Bu iki ilkeden biri saltçılıktır.� diyor ve şöyle bir uslamlama yapıyor: Sözde, padişah ve krallar hak ve yetkilerini Tanrı�dan alırlar ve bu türelliğe dayanarak egemenliklerini yürütürlermiş. Bu yönetim biçiminin sakıncaları görüldüğünden, uluslar ayaklanarak padişah ve kralların yetkilerini sınırlandırıp koşullara bağlamışlar. Son yıllarda ulusumuz da, meşrutiyet için yaptığı uğraşlarla işe başlayıp, kendi işini, kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarmak ereğine doğru yürümüş. İttihat ve Terakki, Meclis dağıtma hakkını verdirmiş. Vahdettin bu haktan yararlanarak Meclisi dağıtmış ve bilinen yıkımlar olmuş. Bundan dolayı, saltçılığı ve tek kişi egemenliğini tutmak doğru değilmiş.

Rauf Bey: �Ulus, yazgısını kendinden başka bir kimseye bırakmayı küçüklük saydı.� dedikten sonra: �Ulusun, ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Büyük Millet Meclisini, kurucu meclis gibi seçtiği ve yönetim biçiminin söz konusu edilen biçimlerden ikincisi ve en sağlamı, en doğrusu olduğu� kanısında bulunduğunu söylüyor... Daha sonra Rauf Bey, şu düşünceleri ileri sürüyor:

�Ad değişikliğinin amacı ve ereği değiştireceğini sanmıyorum. Bundan başka, önceki bir hükümet biçiminin yerini alan yeni biçimin beğenilip benimsenebilmesi ancak bir koşula bağlıdır. O koşul da, gideni arattırmayacak biçimde, halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun davranıldığının ve saygınlığının güven altına alındığını göstermek ve tanıtlamaktır. Yoksa, ad değiştirmekle, ya da üstyapıda biçim değiştirmekle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneylerden sonra, çok büyük bir yanılgı olur.�

Baylar, Rauf Bey�in düşünce ve görüşlerini açıklayıp saptayan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve koşulsuz olan, Millet Meclisini de dağıtabilen tek kişi egemenliğinden yana değildir. Rauf Bey, öyle bir hükümet biçimi istiyor ki, Millet Meclisi kurucu meclis niteliğinde olsun ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütsün. Bu hükümet biçimini biraz daha açalım. Rauf Bey demek istiyor ki: �Cumhuriyet ilanından önceki biçim, en uygun hükümet biçimidir.� Gerçekten, Rauf Bey�in uzun sözlerle anlatmaya çalıştığı 20 Ocak 1921 günlü Anayasanın üçüncü maddesi kapsamıdır. O madde şudur: �Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisince yönetilir ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.�




CUMHURİYETİN İLANIYLA BOŞA ÇIKAN UMUTLAR



Bilirsiniz ki bu Anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir ve Bakanlar Kurulunun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir söz ve yasa buyruğu yoktur. Bu Anayasanın saptandığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada boş bırakılmış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis Hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, padişahlık kaldırıldıktan sonra, halifelik katında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey�in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, halifeyi devlet başkanı olarak da gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine, Rauf Bey�i ve kendisi gibi düşünenleri kaygıya ve çırpınmaya sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: �Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.� denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun okşayıcı sözlerini Tanrı kayrası sa***** kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey�in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylememekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üstyapıda biçim değiştirmekten başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve ivedili bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: �Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak... çok büyük bir yanılgı olur.� demekle, cumhuriyet yönetimine en denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısı pekiştirmek için �en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı deneyler�i anımsatıyor. Baylar, bu anımsatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı katına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu kata başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak istiyor; Bu kata başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyetin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyetin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: �... Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir oldubittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anla***** kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.�

Baylar, cumhuriyeti bir günde kabul ve ilan eden, Rauf Bey�in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: �Kurtuluş Savaşımızın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterip savaşı olumlu sonuca ulaştıran, Büyük Millet Meclisi� idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişilerden amacı, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclise bu konuda öneride bulunan kişi ise, o ben idim. Onun ben olduğumu, herkesten daha iyi Rauf Bey�in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktur. Eğer bunda yanlışlık varsa, �yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini� söyleyen Rauf Bey�in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikte saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. �Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anla***** kıvanç duyulmalıdır. Ben kişisel olarak kıvanç duyuyorum.� diyen Rauf Bey�e bundan yararlanarak bir nokta anımsatılabilir. Halkta uyanıklık ve tetiklik duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; halkta, bu duyguların uyandığını görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurda girmesine yol açabilecek Mondoros Ateşkes Anlaşmasının ordu güdümü ile ilgili maddesini oldubitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını anladı mı? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca �Mondoros Ateşkes Anlaşmasını imzalayan ama Lozan Antlaşmasıyla da öcünü alan Rauf Bey� basmakalıp sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusunun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgilendiğini savlayacak ölçüde ileri gitmemelidir.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: �Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar yeri olan Yüksek Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve gönüllerdeki kaygıyı giderecektir; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.�

Baylar, bu sözler akla yatkın değildir. Bir kez, Rauf Bey de demiyor mu ki: �Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclistir.� Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisini, türeye tam uygun ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman kuşkusuz onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Kuşkusuz cumhuriyetten yana olanlar da cumhuriyete karşı olanlar da vardır. Yana olanlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşı olanlara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerin deliğini tanıtlamak isteseler de, onları, bile bile yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Doğallıkla cumhuriyetçiler, ellerinden gelirse ülkülerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülke devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır: Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.





CUMHURİYETİN İLANI ÜZERİNE HALİFEYE VERİLMEK İSTENEN ROL VE HALİFE İÇİN YAPILAN YAYIN



Baylar, o günlerde İstanbul�da bulunan Ordu Müfettişlerimiz de, gazetelere demeç vererek, çeşitli nedenlerle düzenlenen şölenlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul�da kimi kişiler ve kimi gazeteciler, Halifeye de bir rol vermek istediğine kapıldılar. Halifenin görevden çekildiği ya da çekileceği üzerine gazetelerde söylentiler, yalanlamalar yayımlandı.

Sonra dedi ki: �Öğrendiğimize göre, sorun, bir söylenti niteliğinde olmadığı gibi, bir yalanlama ile çözümlenecek ölçüde önemsiz de değildir. Gerçek olan bir yön vardır ki, o da cumhuriyet ilanının yeniden bir halifelik sorunu ortaya çıkarmış olmasıdır.�

�Halife, yazı masalarının başına oturup (!), Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir.� denilerek; Halifenin bütün Müslümanlarca sevgi gördüğü, Asya�nın en uzak köşelerine varıncaya dek Müslüman ülkelerinden binlerce mektup ve telyazısı aldığı; birçok yerlerden kendisini görmeye kurullar geldiği yolunda sözlerle halifelik katının kolay kolay sarsılır bir kat olmadığı anlatılmaya çalışıldıktan sonra, bütün Müslümanlar, �istemeyiz� demedikçe Halifenin görevinden çekilmeyeceği ilan olunuyordu. Ayrıca, �Hükümet birçok içişlerini düzenlemekle uğraştığından, şimdiye değin halifelik görevlerini saptayamamıştır. Hükümetin iç sorunlara çok dalmış olduğunu Müslümanlık dünyası da kuşkusuz bilir ve şimdiye değin halifelik görevlerinin saptanamamasını olağan sayar.� tümceleriyle biz, halifelik görevlerini saptamaya çağrılıyorduk ve şimdiye değin bunu yapmadığımızı hoş gören Müslümanlık dünyasının bundan sonra hoş görmeyeceği de bildirilerek, bize bir çeşit gözdağı veriliyordu. Bir yandan da, bu konuda bize etki yapması için Müslümanlık dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu. 9 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okuduğumuz bu yazıları 10 Kasım 1923 günlü Tanin gazetesinde, Halifeye yazılan bir açık mektup izledi. Lütfi Fikri Bey�in yazdığı bu mektupta, Halifenin görevden çekildiği söylentilerinden ulusun ne denli üzüntü ve acı duyduğunu tanıtlamak için bur vapur öyküsü uydurulmuştu. Vapurda oturanların, Halifenin görevden çekildiğini duyunca yüzlerine üzüntü ve kaygı çökmüş. Birbirlerini tanımayanlar içtenlikle görüşmeye ve çok görüşmeye başlamışlar. Ortak kaygıları bunları bir dakikada dost etmiş...

Lütfi Fikri Bey: �Gönül istiyor ki bu çekilme sözü sonsuza değin gömülsün kalsın.� diyor; çünkü: �Dünya için karayazı olur�muş.

Lütfi Fikri Bey, ulusa şunu da aşılıyordu: �Şaşarak ve üzülerek görülüyor ki, bugün şu kutsal hazineye (yani halifeliğe) saldırmak isteyenler, dışardan kimseler, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildir; biz, Türkler kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz!�

Baylar, yabancılar, halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı; ama, Türk Ulusu saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildi. Ama, Çanakkale�de, Suriye�de, Irak�ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardı. Bunların, Türk Ulusuna kolaylıkla saldırmak için, ayakta kalması yeğ görülen halifeliğin ortadan kaldırılmasını: �Türklük için kendi kendini öldürmektir.� diye nitelemeleri ve cumhuriyetin amacını: �Halifeliği ortadan kaldırmak için, biz Türkler girişimlerde bulunuyoruz.� sözleriyle açıklayıp ilan etmeleri, kuşku yok ki, etkisiz kalmadı.

Lütfi Fikri Bey�in Tanin�de yayımlanan açık mektubundaki görüşünü, ertesi gün Tanin başyazarı destekledi. 11 Kasım 1923 günlü Tanin�in �Şimdi de Halifelik Sorunu� adlı başyazısı okununca, cumhuriyetin kuruluşuna kaldırılmasını önleyebilmek için çaba göstermeye ve çalışmaya başladıkları anlaşılır. Tanin�in bu yazısında, padişah oğullarının mektupları yayımlanarak, padişah soyundan olan kişiler halka sevdirilmeye çalışılıyor. Ayrıca, padişah soyundan olanların haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin takımından olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükümetini ulus gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekli ise onlar da yazıldıktan sonra, Halifenin çekileceği söylentisine değinilerek: �Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız.� deniliyor. Sonra da �Millet Meclisinin bu denli özgürlükten yoksun kaldığını, dışarıda verilen kararları yasalaştırmak durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten acı oluyor� sözleriyle Meclis, bize karşı kışkırtılıyor; cumhuriyetin ilanını kabul eden Meclisin hiç olmazsa halifeliğin kaldırılmasını, oldubitti biçiminde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.

Tanin başyazarı, halifelik konusundaki görüş ve düşüncesini şu satırlarla saptıyordu: �Halifelik bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devletinin Müslümanlık dünyası içinde hiç önemi kalmayacağını, Avrupa siyasası karşısında da küçücük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir yetenek gerekmez. Ulusseverlik bu mudur? Gönlünde gerçek ulusçuluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak zorundadır.�

Baylar, halifelik konusundaki düşüncelerimi bundan önce açıkladığım için bu sözleri burada yorumlamaya gerek görmüyorum. Ancak, halifeliğe dört elle sarılmak zorunda bulunan bir yönetim biçiminin cumhuriyet olamayacağını anlayabilmek için de büyük bir yetenek gerekmediğini söylemekle yetineceğim.

Tanin�in incelemekte olduğumuz başyazısının daha bir iki yerine dikkatinizi çekeceğim.

Osmanoğulları soyunca kabul edilmiş ve bundan dolayı sonsuzluğa dek Türkiye�de kalması güven altına girmiş olan halifeliği elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış (!)

Tanin başyazarı, kendisinin cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Ama öyle bir cumhuriyetçi ki, onun istediği cumhuriyetin başında halife sanıyla Osmanoğullarından bir kişi bulunacaktır. Yoksa yapılan iş, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış. Halifeliği, elimizden hiç alınamayacak biçimde korumakla görevli imişiz. Bu konuda gizlice alınan karar, sonuçsuz kalmalı imiş.

Baylar, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin amacı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye�de cumhuriyetin ilan edildiği gün ona hiç acımadan saldıranların başında, �cumhuriyetçiyim� diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye�nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta hiç de güçlük çekmeyeceklerdir.

Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir padişah soyunun, halife sanıyla, yerleşip kalmasını zorunlu kılan bir devlette, cumhuriyet ilan olunsa bile, onu yaşatma olanağı yoktur.

Baylar, o günlerde yapılan yayınlarda daha iki nokta vardı: Biri, benim hasta oluşum; öbürü de, rahmetli Enver Paşa�nın Türkistan�daki çalışmaları ve sağ oluşu, Enver Paşa, yurt dışında kaldığı zaman, İslam birliği için çalışıyormuş ve �Halife Damadı� sanını kullanırmış. Dahası, Türkistan�da kazdırdığı bir mührün bir yanına bu sanını da kazdırmış.

Bu iki noktadan da boyuna söz etmek kuşkusuz boşuna değildi.

Baylar, değindiğim bu yayınlar ve birtakım kişilerin durum ve davranışları özet olarak şöyle anlatılabilir: �Temel olan, ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişmiş bir biçimidir. Türk Ulusu, ulusal egemenliği elde etti; cumhuriyetin ilanı gereksizdir, yanlıştır. Türkiye�de en doğru yönetim, ulusal egemenlik ilkesinden ayrılmaksızın, cumhuriyet ilan etmeyip, devlet başkanlığında halife sanıyla Osmanoğulları soyundan birini bulunduran meşrutiyet yönetimidir. Nasıl ki, İngiltere�de hem ulusal egemenlik vardır, hem de devlet başkanı bir kraldır ve o kral, Hindistan�ın da imparatorudur.�

Baylar, böyle bir ilke üzerinde birleşmiş olan kişiler, sözleriyle, durumlarıyla, yazılarıyla kendilerini göstermiş gibi idiler. Bu grubun başına Rauf Bey�in seçildiği yargısına varılabilirdi. Çeşitli soy ve inançta olan kişilerin meydana getirdiği grup, Rauf Bey�i amaçlarını açıklayıp savunacak en uygun bir adam olarak görmüşlerdi. Ondan çok büyük şeyler umulabileceği sanısına düşmüşlerdi. Bundan sonradır ki Rauf Bey Ankara�ya geldi Vatan gazetesinin yazdığına göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey�i Ankara�ya uğurlamak için toplanmış, Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu kalabalığın başında gösteriliyordu. Vatan gazetesi bu uğurlamadan söz ederken, Rauf Bey�in Ankara�da, Mecliste izleyeceği siyasayı da ulusa bildiriyordu. Ayrıca gazetede, Rauf Bey�in Meclisteki çalışmalarının yıkıcı ve kişisel olmayacağı, Rauf Bey�in çalışmalarının, yurdun iyiliğini ve esenliğini, yasaların egemenliğini sağlamaya yönelmiş bir çalışma olacağı; Rauf Bey�in Büyük Millet Meclisinde bir esenlik ve düzenlik etmeni olacağı ve yararlı ilkeleri savunacağı açıklanıyordu.

Vatan gazetesi iyesinin, kendiliğinden bu açıklamaları yapmaya ve güvence vermeye yetkili olduğu kuşkusuz kabul edilemezdi. Oysa Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimiz izlencesine uyacaktı. Partiden çıkmaksızın bağımsız bir siyasa izlememesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını bildirmemişti. Bu düşüncede olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta direnmesiyle de doğrulamıştı. Bunun için, hem partide kalmak ve hem de parti düzen bağını bozmak demek olan kendine özgü bir siyasayı bağımsız olarak gütmek anlaşılır bir şey değildir.

Baylar, bu tutumla varılmak istenilen sonucu anlamak geç ve güç olmadı. İsterseniz bu noktanın aydınlanmasına yarayacak birtakım bilgiler vereyim.





RAUF BEY�İN ANKARA�YA GELEREK BİRTAKIM PROPAGANDALARLA, PARTİ ÜYELERİNİ BİZE KARŞI KIŞKIRTMAYA KOYULMASI



Rauf Bey Ankara�ya geldikten sonra, Parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça görüşmelere başladı. Ama, bütün görüşme ve konuşmalarda bir erek güttüğü anlaşılıyordu.

Rauf Bey: �Cumhuriyetin ilanında ivedi gösterilmiştir. Bu ivediyi gösterenler sorumsuz kimselerdir. Bu yolda davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, ulusal egemenliği gereği gibi kullanabilmelidir. Gizli amaçlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyetin ilanını zorunlu kılan etmen ne imiş? Cumhuriyetin gerçekten, bizim için yararlı ve gerekli olduğu tanıtlanmalıdır� gibi birtakım propagandalarla, arkadaşlarımızı ve partiyi bize karşı kışkırtmaya koyuldu.

Rauf Bey, İstanbul�daki demecinin sonunda demişti ki: �Meclis ve Hükümet, bu ivedinin akla yatkın ve türeye uygun bir nedeni bulunduğunu ulusa gösterip tanıtlamalıdır ve tanıtlayacaktır.�

Böylece pek güzel anlaşılıyor ki Rauf Bey�in, geceli gündüzlü sürdürdüğü görüşme ve konuşmalardan amacı, Parti ve Meclis üyelerine bu görünüşü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, cumhuriyetin kuruluşu sorununu yeniden Mecliste söz konusu ettirmek istiyordu. Bununla güttüğü amaç da, Meclis ve Hükümeti, cumhuriyeti ivedilikle ilanda akla yatkın ve türeye uygun bir neden olmadığını tanıtlama zorunda bırakmaktı. Kendi aklınca ve kendisini tutanların inanışına göre, akla yatkın ve türeye uygun bir neden gösterip tanıtlamak güçtü. Akla yatkın ve türeye uygun bir nedene dayanmaksızın cumhuriyetin ilanında ivedilik gösterildiği ve yanılgıya düşüldüğü ortaya çıkacak ve sözde, yanlışlık düzeltilecek!



RAUF BEY�İN OYNATMAK İSTEDİĞİ OYUNU ANLAYANLARIN KENDİSİNİ BİR PARTİ TOPLANTISINDA SINAVA ÇEKMELERİ



Baylar, Rauf Bey�in ne yapmak istediğini ve çalışmalarının amacını anlamak için bir haftalık bir süre yetti. Doğallıkla, kim yaparsa yapsın, cumhuriyetçiler bu yolda bir çalışmaya daha çok göz yumamazlardı. Rauf Bey�in oynatmak istediği oyunu anlayanlar, bir parti toplantısında Rauf Bey�i sınava çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı anımsarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de, olduğu gibi yayımlanmıştı. Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek değilim. Yalnız, o görüşmelerin sonucunu gerçek anlamıyla bildirmeye yarayacak birtakım yorumlar yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.

Önce şunu apaçık söylemeliyim ki Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını bitirmeye uğraşırken, saldırıya uğramıştır. Gerçi, birtakım gazetelerle yapılan yıkıcı yayınlar, Halifeye ve bir padişah oğluna aldırılan durumlar; Rauf ve Adnan Beyler�le kimi komutanların Halifeyi görmeye gidişleri; Halife ve padişah oğlu için söz söyleyenlere, yazı yazanlara karşı kimi yerlerden yaptırılan onur kırıcı saldırılar, yurt içinde kuşku ve kamuoyunda karışıklık uyandırmaktan geri kalmamıştı. Ama, Mecliste saldırıya geçmek için bunun yeter bulunmadığı; Ankara�da Meclis üyeleri üzerinde de çalışmanın gerekli görüldüğü anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, Rauf Bey�den önce davranılıp kendisi sorguya çekilmiştir.

Parti Grubu Başkanlığına bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Bu önergede: �Rauf Bey�in İstanbul gazetelerinde çıkan, cumhuriyetin ilanını uygun görmediği yolundaki demecinin cumhuriyeti sarsıntıya uğrattığı ve kendisinin çevresinde karşıcıl bir parti kurulduğu kanısının belirdiği� belirtilerek, durumun Parti Grubunda görüşülmesi önerilmişti.

Partinin toplandığı 22 Kasım 1923 günü ben de, toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden, görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.

Görüşmelere hiç karışmayacağımı ve hiçbir söz söylemek istemediğimi; ancak, Parti Başkanı olarak görüşmelerin gidişini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamaklığımı rica etti. Bunu kabul etmedim.

Rauf Bey�in, benim görüşmelere karışmamı ve toplantıda bulunmamı istemeyişindeki gerçek amaç ne idi? Benim yanımda, ya da benim karşımda konuşmasına ve savlarda bulunmasına engel olan, gerçekten bana olan saygısı mı idi? Buna inanmak doğru olamaz. Benim anladığıma göre Rauf Bey, karşısına İsmet Paşa�yı almak istiyordu. Ben toplantıda bulunmazsam, parti üyeleri arasından kendisini tutanlar çıkabileceğini sanıyordu.

Parti Grubu, İsmet Paşa�nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkan olarak görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra: �Bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir� diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.

Önergeyi verenin açıklamasından sonra söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.

Rauf Bey, İstanbul�daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama olduğunu ve bunu düzeltmek için arkadaşlarla konuştuğunu söyledikten sonra: �Bizim eğer eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da yapılan iştir.� dedi.

�Çok iyi dilekle başlanıp uğrunda canlar verilmiş olan çok sağlam ilkelerin, uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da, sanırım ki hiçbirimiz düşünüp taşınmadan bir çırpıda yadsıyamayız� sözlerini de, olduğu gibi aktarıyorum.

Şimdi bu iki tümce üzerinde biraz duralım. Rauf Bey�in eleştirmek istediği iş, hangi iştir? Cumhuriyet mi, yoksa cumhuriyetin ilan ediliş biçimi mi? Yapılan iş cumhuriyetin kuruluşudur; ilan biçimi şöyle, ya da böyle olabilir.

Rauf Bey�in �sağlam ilke� dediği cumhuriyet ilkesi midir, yoksa uygulanmasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu cumhuriyet midir?

Baylar, söz konusu olan, cumhuriyetin kendisi ve onun yurtta ilanıdır.

Daha cumhuriyet yönetimini uygulama evrelerinin yanlış olduğunu ileri sürecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey�in kaygısı cumhuriyet ilanının ertesi günü başlıyor ve iki üç gün geçmeden demek veriyor.
Poustigo Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #83 (permalink) Alt 18-09-2008, 19:40
İşi kavrayan 2de1'ci
 
Poustigo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Delikanlıyım Ulan!!! X)
 
Kayıt: 18.09.2008
Mesajlar: 1.833
Rep gücü: 18
Rep derecesi: Poustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor Sanki

 
KAZIM PAŞA�YA: �CUMHURİYETİN İLANINI ÖNLEYEBİLİRSEN YURT İÇİN BÜYÜK İŞLER YAPMIŞ OLURSUN.� DİYEN RAUF BEY HİÇBİR ZAMAN CUMHURİYETÇİ OLAMAZ



Rauf Bey, demecinin anlamını ve kapsadığı düşünceleri birer yolla çevirip yorumla***** dedi ki: �Duygularım, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediğim yolundadır.� Rauf Bey�in, duygularını böylece açığa vuruşu parti üyelerinin sevinmelerine yol açtı ve �Yaşa� sesleriyle karşılandı.

Rauf Bey�in �yüce duygularım, kutsal duygularım� diye söylediği bu sözler, içtenlikle söylenmiş mi idi ve doğru mu idi? Ben, hiç çekinmeden �hayır!� diyorum, baylar. Çünkü, Ankara�dan ayrılışında, kendisine cumhuriyetten söz açan Kazım Paşa�ya (Meclis Başkanı): �Bunu önleyebilirsen yurt için büyük işler yapmış olursun!� diyenin Rauf Bey olduğunu biliyorum.

Rauf Bey, �cumhuriyeti düzenleyip ilan eden sorumsuzlar� sözüyle birtakım danışman ve uzmanları söz konusu etmek istediğini de bildirerek bunda da yanlış anlama olduğunu anlamak istedi ve: �Böyle olunca benim kullandığım sözlerden, şu ya da bu kişi sorumsuzdur, anlamı çıkarılmasın; bunu benden beklemek doğru değildir� dedi.

Rauf Bey, bu söz çevirme ile de gösteriyordu ki, o günkü parti toplantısında, parti içinde kötü adam durumuna düşmeden, isteklerini söyleyebilmek için gereken noktalarda gerileme ve sözü çevirme yolunu tutmuştu; ama gerçek görüşünden vazgeçmiş değildi. Örneğin, şu sözlere dikkat buyurunuz:

�Türkiye hükümetinin biçimi nedir?� diye sorulan sorulara karşı, anımsarsınız ki, Büyük Başkanımız bu kürsüden olumlu bir yanıt olarak şöyle söylediler:

- Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimidir.

- Hangi yönetime benziyor? Dediler.

- Bize benziyor; çünkü biz, bize benzeriz. Bize özgü yönetimdir, buyurdular.

�Bu, beni içten inandıran en yüksek bir sözdü; buna karşı çıkmak çok güçtür. Buna, dışta ve içte, haktanırlıkla karşı çıkacak adam bulunacağını sanmam. Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, böyle bir hükümet bunalımı yüzünden bunu yürütülemez bir hükümet biçimi olarak gösterip de ad değişikliğinden başka bir şey olmayan cumhuriyet sözcüğünün konulmasını ve eskisine bu denli güvendiğimiz, halkın da güvendiği bir hükümet biçiminin işe yaramaz olduğunun bir bunalım zamanında anlaşıldığı ileri sürülerek yeni bir yönetim biçimi getirilmesini doğru bulmuyoruz. Bu duygunun etkisi altında bulunanların gerici olduklarını sanmayacağınıza inanarak söylüyorum: Ya bu da eksik görülürse bunu tamamlayacak bir biçim var mıdır diye duraksayan ve kaygıya düşenler var.�

�... Bir halk ki cumhuriyeti istiyor; bir halk ki ulusal egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusta oldukça yönetimin cumhuriyetten başka bir şey olmadığını biliyor ve bunu istiyor; ama, iyi uygulayamaz da başka bir yönetim biçimine döndürülür, diye üzüntü ve kaygı duyarsa... üzülmek mi gerekir, kıvanmak mı gerekir?�





PADİŞAHLIKTAN CUMHURİYETE GEÇİŞ VE BU DÖNEMDE İKİ GÖRÜŞÜN ÇARPIŞMASI



Baylar, padişahlıktan cumhuriyete geçebilmek için, herkesin bildiği üzere, bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki düşünce ve görüş birbiriyle durmadan çarpıştı. O düşüncelerden biri, padişahlığın sürdürülmesi idi. Bu düşünceyi benimseyenler belli idi. Öbür düşünce, padişahlığa son vererek cumhuriyeti kurmaktı. Bu, bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemekte ilk zamanlar sakınca görüyorduk. Ancak, düşüncemizi saklı tutup elverişli bir zamanda uygulayabilmek için, padişahlığı tutanların düşüncelerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak zorunda idi. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle Anayasa yapılırken, padişahçılar, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için üsteliyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini, ya da gereği olmadığını söyleyerek o yanı kapalı bırakmayı yararlı görüyorduk.

Devletin yönetimini, cumhuriyetten söz etmeksizin, ulusal egemenlik ilkelerine uygun olarak her an cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde derleyip toparlamaya çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisinden daha büyük kat olmadığını, durmadan aşıla***** padişahlık ve halifelik katları olmaksızın da devletin yönetilebileceğini tanıtlamak gerekli idi.

Devlet Başkanlığından söz etmeksizin, onun görevini edimli olarak Meclis Başkanına gördürüyorduk. Meclis Başkanlığı görevini yapan ise, İkinci Başkan idi. Hükümet vardı, ama �Büyük Millet Meclisi Hükümeti� sanını taşıyordu. Hükümeti kuralına göre kurmaktan çekiniyorduk; çünkü padişahçılar, hemen padişahın, yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.

İşte, geçiş döneminin bu uğraşına evrelerinde bizim kabul ettirmek zorunda bulunduğumuz orta biçimi, yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimin haklı olarak eksik bulan ve meşrutiyet biçiminin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan padişahçılar, bize karşı çıkıyorlar ve diyorlardı ki: �Bu yapmak istediğiniz hükümet biçimi neye, hangi yönetime benzer?� Amacımızı ve ereğimizi söyletmek için yönetilen bu çeşit sorulara biz de, zamanın gereğine göre yanıtlar vererek padişahçıları susturmak zorunda idik. Böylece verdiğimiz bir yanıtı, Rauf Bey, içten, inandırıcı, yadsınamaz ve karşı çıkılmaz bulduğunu söyleyerek bütün savını ve görüşünü benim o sözlerimle destekliyor. Rauf Bey, �bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra� Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçiminin elverişsiz olacağını kabul etmek istemiyor. Bu elverişsiz ise, bu elverişsiz biçimi daha önce kabul ettirenlerin, bu kez kabul ettirdikleri cumhuriyet biçimini de, bir gün eksik görüp başka bir yönetim biçimini ortaya atmalarından kaygılanmak gerekeceği yolunda bir uslamlama yapıyor. Bu uslamlamanın ne denli çürük ve boş sözler olduğu apaçıktır. �Kutsal duyguları, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediği yolunda� olan bir kişinin, geçiş dönemi için zorunlu olduğunu pek iyi bildiği Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimine saplanıp kalarak, cumhuriyet biçiminin de eksik görüleceği ve başka bir yönetim biçimi araştırılacağı kaygısına düşmesi doğru mudur? Rauf Bey�in burada, cumhuriyetten sonra, başka bir yönetim biçimi derken neyi söylemek istediği bellidir. Rauf Bey demek istiyor ki, cumhuriyeti ilan edenler, böylece Osmanoğullarını devletin başından uzaklaştırdıktan sonra acaba, cumhuriyetten, yine padişahlığa dönerek, kendileri padişah olmayacaklar mı? Bunun tarihte benzerleri yok mu diyenler duraksadılar ve kaygıya düştüler.

Rauf Bey, olduğu gibi bilginize sunduğumuz sözlerinin sonunda, halkın cumhuriyeti istediğimi söylerken: �İstiyor ama, iyi uygulanamaz da...� yolundaki şaşılacak sözleriyle, benim belirttiğim noktayı pek güzel açıklamaktadır.






İSMET PAŞA�NIN MECLİSTE RAUF BEY�E VERDİĞİ YANITLAR



Baylar, Rauf Bey�e karşı söz alan ve değerli görüşler ileri süren milletvekilleri çoktu. Bu arada İsmet Paşa da, uzun ve değerli bir konuşma yaptı. İsmet Paşa�nın her zaman okunması yararlı olan kimi sözlerini de bilginize sunacağım.

İsmet Paşa: �Köklü bir devlet biçimi söz konusu olduğu zaman düşüncelerimiz ve duygularımız gizli kalmaz. Gözetleyen bütün bir dünya vardır� dedikten biraz sonra: �Cumhuriyet ilanı, bir ulusun kutsal bir ülküsü, bir ateşi gibi ortalığı sarar. Cumhuriyet ilan olunduğu zaman, cumhuriyete kavuşan ulusun bütün ateşini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir ülkede cumhuriyetin ilan olunduğu günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, egemenlik hakları kaldırılmış bir padişahoğlu ortaya çıkar da karşı durum alırsa... Dünya ve dünya düşünürleri bu cumhuriyetin gücünden kuşku duyar.� Sözleriyle başla*****, cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul�da alınan durumun dokuncasını açıkladı.

İsmet Paşa, Rauf Bey�in konuşmasını irdelerken: �Ulusal egemenlik temel ilkedir, diyenlerin bu sözlerinden, kuşku ve kaygıya kapıldıkları anlamını çıkaramayız� dedi. Ondan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey�e seslenerek: �Rauf Bey! Siyasa yapıyoruz. Yanlışları bir bir göstermeliyiz. Dahası, siz hiçbir iş adamı gördünüz mü ki, başlarken anaparasını tehlikeye koyduğu inancında olsun ve başarı sağlayamayacağını bile bile parasını tehlikeye atsın. Bir işte başlayan adam, her zaman soncunun iyi olacağına güvenir, öyle başlar. Hele böyle devrim yapıldığı zamanlarda hükümet ileri gelenleri, herhangi bir devlet adamı, ufacık bir kuşku göstermemelidir, bu yanlış olur. Yanıldınız Rauf Beyefendi!� dedi. Bundan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey�in: �Üstyapıda biçim değiştirerek devletin yararını sağlamayı ve genel gereksemeleri karşılamayı düşünmek, çok büyük bir yanılgı olur.� Yolundaki sözlerine yanıt verirken: �Büyük yanılgı bu denli duyarlı günlerde, bir noktada toplanması iç güçlerini ve devrim güçlerini şu ya da bu konu üzerinde kuşkuya düşürmektir. Bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, büyük yanılgı budur� dedi.

İsmet Paşa, Rauf Bey�den şunu da sordu: �... Devlet başkanlığı sorununu çözümlemek istiyordunuz. Nasıl çözümleyecektiniz? Kaç çözüm yolu vardı?�

İsmet Paşa, ivedilik savına karşı verdiği yanıtta: �Arkadaşlar� dedi, �doğal sayılan bir sonuç için ivedilik söz konusu olmaz; ancak yanılgı sayılabilecek sonuçlar için ivedilik söz konusu olur.

Cumhuriyet ivedilikle ilan edildi demekle, o gün ilan edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir durum ortaya çıkardı, denilmek isteniyor ki sözün bu anlamı ile ivedi davranılmıştır.�

Rauf Bey konuşmasında, bizim cumhuriyet ilanındaki davranışımızı eski Genel Merkez işleri gibi göstermek istedi.

İsmet Paşa, bu noktaya yanıt verirken dedi ki: �Genel Merkez işlerini, bu ülkede yürütmüş ve yıllarca savunmuş temsilciler ve gazeteler de onun görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey�in görüşünü ellerinde silah olarak kullanıyorlar. Bu, mutsuzluktur.�

Rauf Bey daha sonraki konuşmasında bu sözleri şu yolda yanıtladı: �Genel Merkez sözleriyle yaptığım anıştırmaları, Tanin silah gibi kullanmıştır. Ant içerim ki baylar, Tanin kullanmış, Tevhid-i Efkar kullanmış; ben bilmiyorum.�

İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Halifeyi gidip görmelerine değinirken şunları söyledi: �Halifeyi gidip görmek, halifelik sorunu ile ilgilidir.

Devlet adamı olarak hiçbir zaman unutamayız ki, halife orduları bu ülkeyi baştan başa örene çevirmişlerdi. Halife orduları kurulabileceğini hiçbir zaman göden uzak tutmayacağız... Türk ulusu, en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir; bir daha çekmeyecektir.

Bir halife fetvasının, bizi Birinci Dünya Savaşı uçurumuna attığını hiçbir zaman unutmayacağız. Bir halife fetvasının, ulus ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına saldırdığını unutmayacağız.

Tarihin herhangi bir döneminde, bir halife, bu ülkenin alınyazısına karşımayı aklından geçirirse, hiç kuşku yok, o kafayı koparacağız!�

İsmet Paşa, �bravo!� sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine şunları da ekledi: �Herhangi bir halife, düşünceleriyle ya da geleneğe, göreneğe ve yönteme u*****, kapalı ya da açık bir biçimde Türkiye�nin yazgısıyla ilgili imiş gibi bir durum almak isterse; Türkiye devlet adamlarını değerli buluyormuş, okşuyormuş gibi davranırsa; bu durum ve davranışını ülkenin varlığı ve yaşamı ile tam karşıt sayacağız ve bu tutumunu yurt hayınlığı sayacağız.�

İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şunları da söyledi: �Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim tam karşıt yürümek kararında mıdırlar? Yoksa, siyasal konuşmalarında ileri sürdüğü ve bizimle tam karşıt olan görüşlerinde direnerek partimizin dışında ve Mecliste bizimle karşı karşıya çalışmak kararı mı verecekler? Karar kendilerinindir.�

Rauf Bey, yeniden uzun uzadıya kendini savundu ve parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını bildirdikten sonra, Genel Kurulun acıma ve bağışlama duygularını uyandıracak çok yumuşak sözlerle konuşmasına son vererek, toplantı yerinden ayrıldı. Böylece kendisine karşı söz söylenecek adam kalmadı.

Rauf Bey, yanıldığını ve cumhuriyetçi olduğunu açıkça söylemiş bulunduğundan, görüşmeler yeter sayıldı ve halkın kafasında uyandırılmış olan kuşkuları gidermek için, gazetelerde bir bildiri yayımlanması; ayrıca görüşmelerin tutanağının bastırılıp dağıtılması kararıyla yenitildi.

Şimdi baylar, bu karar neyi belirtiyor?

Rauf Bey�in çapraşık ve iki anlamlı sözleri, gerçekten onun cumhuriyetçi olduğuna partiyi inandırdı mı? Rauf Bey�in parti içinde bizimle duygu ve görüş birliği yaparak çalışabileceği kanısı doğdu mu?

Partinin bu kararı, görüşmenin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mı idi? Kuşkusuz hayır!

Öyleyse, bu eksik kararla yetinmeye yol açan etken ne idi?

Bu noktayı birkaç sözcükle açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna dek, takındığı tutum ve konuşma biçimiyle parti üyelerinin bağışlama duygusuna ve iyilikseverliğine sığınmış gibi idi. Bundan başka Rauf Bey, konuşmasında o denli yanıltmaca ve boş şeyler söylüyordu ki sözlerinin doğruluk ve içtenlikle ilgisini hemen anlamak, herkes için kolay değildi. Açıkça söylemek gereklidir ki, bu etmenlerden daha çok da �sorumsuz, oldubitti, cumhuriyetten sonra, biçim� gibi sözler üzerinde yapılan yıkıcı propaganda, düşünce ve duyguları duraksamaya ve gevşekliğe sürüklemede en önemli ruhsal etmen olmuştu.

Durumu, cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de, anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı kuşku götürmez bir gerçektir.

Baylar, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde, partiyi yıkmak için çalışmak olanağı verilmiş oldu.

İstanbul�da çıkan kimi gazetelerin yurdun ve cumhuriyetin yüksek çıkarlarına dokunur nitelikte sürüp giden yayınlara da, orada öyle bir ortam yarattı ki Meclis, İstanbul�a bir İstiklal Mahkemesi göndermeyi zorunlu saydı.
Poustigo Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #84 (permalink) Alt 18-09-2008, 19:41
İşi kavrayan 2de1'ci
 
Poustigo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Delikanlıyım Ulan!!! X)
 
Kayıt: 18.09.2008
Mesajlar: 1.833
Rep gücü: 18
Rep derecesi: Poustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor Sanki

 
HALİFELİĞİ KALDIRMANIN ZAMANI GELMİŞTİ



Sayın baylar, her sorunda ve her yürütüm evresinde kendisini söz konusu ettirmiş olan halifeye ve halifeliğe bir kez daha değineceğim.

1924 yılı başında, büyük ölçüde bir ordu savaş oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu savaş oyununu İzmir�de yapacaktık. Bunun için 1924 yılı ocak ayı başında İzmir�e gittim. Orada iki aya yakın kaldım. Orada iken, halifeliğin kaldırılması zamanının geldiği yargısına varmıştım. Bu işin nasıl yapıldığını kısaca anlatmaya çalışacağım.

Başbakan İsmet Paşa�dan 22 Ocak 1924 günlü bir kapalı tel aldım. Onu, olduğu gibi bilginize sunayım:



Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına



Bir süreden beri halifelik katı ve Halife ile ilgili olarak gazetelerde, yanlış anlamalara yol açabilecek saygısızca yayınlara rastlanması ve özellikle, ara sıra İstanbul�a giden hükümet ileri gelenlerinin ve resmi kurulların kendisiyle görüşmekten sakınıp çekinmeleri dolayısıyla, halifenin büyük bir üzüntü duyduğunu; bu yüzden başmabeyincilerini Ankara�ya göndererek, ya da güvenilir bir kişinin İstanbul�a, kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve dileklerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, kötüye yorumlanabilir diye bundan da vazgeçtiğini söylediklerini, Başyazman Bey bir yazı ile bildirmektedir. Bu yazıda ayrıca ödenek işi de uzun uzadıya anlatılarak Halifelik Hazinesinin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için Maliye Hazinesinde yardımda bulunulacağı yolunda Hükümetçe 15 Nisan 1923 gününde yapılan bilidirimin incelenmesi ve gereğinin sağlanması istenmektedir. Durum Bakanlar Kurulunca görüşülecektir. Sonucu ayrıca bilginize sunarım efendim.

İsmet



Bu tele yanıt olarak makine başında yazdığım telyazısı şudur:



Makine Başında

Ankara�da Başbakan İsmet Paşa Hazretlerine

Y: 22.1.1924 kapalı tele:



Halifelik katı ve Halife ile ilgili yanlış anlamalar ve kötü yorumlar, Halifenin kendi katı ve davranışından doğmaktadır. Halife, iç ve özellikle dış yaşayışla ataları olan padişahların yolunu izler gibi görünmektedir. Cuma Alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına görevliler göndererek ilişki kurmak, gösterişli gezintiler, saray yaşayışı, sarayında yedek subaylara varıncaya dek kabul etmek ve onların yakınmalarını dinlemek ve onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu arada sayılabilir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ile Türkiye halkı karşısındaki davranışında İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı, ya da Halife ile Afgan Devleti ile Afgan halkı karşısındaki durumu bir ölçü olarak almalıdır. Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki bugün var olan ve korunmakta bulunan Halifenin ve halifelik katının, gerçekte ne din ne de siyasa bakımından varlığının hiçbir anlamı ve gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve bağımsızlığını boş inanlar yüzünden tehlikeye atamaz. Halifelik katı bizce, olsa olsa, tarihsel bir anı olmaktan öte bir önem taşımaz. Türkiye Cumhuriyeti ileri gelenlerinin, ya da resmi kurulların kendisi ile görüşmesini Ankara�ya göndererek, ya da güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirerek, Hükümete duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de Cumhuriyet Hükümeti ile karşı karşıya durum alması demektir. Buna da yetkisi yoktur. Kendisiyle Cumhuriyet Hükümeti arasındaki yazışmalarda Başyazmanını aracı kılması da yersizdir. Başyazman Bey�in, böyle saygısızca davranıştan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir. Halifenin dirliği ve geçimi için, Türkiye Cumhurbaşkanının ödeneğinden daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir. Halifeye verilen ödenek, yaldızlı ve gösterişli yaşamak için değil, insanca yaşamak ve geçim sağlamak içindir. �Halifelik Hazinesi� sözünden ne amaçlandığını anlayamadım. Halifeliğin hazinesi yoktur ve olamaz. Kendisine böyle bir hazine atalarından kalmış ise resmi ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim. Halifenin aldığı ödenekle karşılanamayan yükümler neler imiş ve 15 Nisan 1923 günlü bildirimle Hükümet nelere söz vermiştir? Bunu bildirmek iyiliğinde bulununuz. Halifenin konutunu belirtip saptamak, Hükümetin şimdiye değin yapmış olması gereken bir ödev idi. İstanbul�da, ulusun boğazından kesilen paralarla yapılmış birçok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok değerli eşya ve gereçler, hükümetin bu yolda bir karar almaması yüzünden yok olup gidiyor. �Halifenin yakınları, sarayların en değerli gereçlerini Beyoğlu�nda, şurada burada satıyorlar.� diye söylentiler vardır. Hükümet bunlara hemen el koymalıdır. Satılmak gerekiyorsa, hükümet satmalıdır. Halifelik örgütü iyice incelenip düzene sokulmalıdır ki, başmabeynciler ve başyazmanların varlığı Halifeyi daha da egemenlik kuruntusu içinde uyutmasın. Fransızlar, kral soyundan olanları ve yakınlarını Fransa�ya sokmakta, bağımsızlıkları ve egemenlikleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken; her gün çevrenden kendileri için egemenlik güneşi doğmasına duacı bir padişah soyuna ve yakınlarına karşı davranışımızda, Türkiye Cumhuriyetini inceliğe ve boş şeylere kurban edemeyiz. Halife, kendinin ve katının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe sağlam ve köklü önlemler alınarak bildirilmesini rica ederim efendim.

Türkiye Cumhurbaşkanı

Gazi Mustafa Kemal



HALİFELİĞİN, DİNİŞLERİ VE EVKAF BAKANLIKLARININ KALDIRILMASI VE ÖĞRETİMİN BİRLEŞTİRİLMESİ KARARI



Bu yazışmadan sonra savaş oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa da İzmir�e gelmişlerdi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da daha önceden orada bulunuyordu. Hepimiz halifeliğin kaldırılması gerektiği görüşünde idi. Bununla birlikte Dinişleri ve Evkaf Bakanlıklarını da kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.

1924 yılı martının birinci günü, Meclisi açmam gerekiyordu.

23 Şubat 1924 günü Ankara�ya dönmüş idik. Burada da gereken kişilere kararımı bildirdim.

Mecliste bütçe görüşmeleri yapılıyordu. Osmanoğullarından yurt içinde bulunanların ödenekleri ile Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı bütçeleri üzerinde durulmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız, bu amaca göre konuşmalara ve eleştirilere başladılar. Görüşme ve tartışma sürdürüldü. 1 Mart günü, Büyük Millet Meclisinin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim söylevde özellikle şu üç noktaya değindim:

1- Ulus, cumhuriyetin bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin olarak ve sonsuzluğa değin korunmasını istemektedir. Ulusun isteği, �cumhuriyetin, hiç zaman geçirilmeden, denenmiş ve tanıtlanmış bütün temeller üzerinde oturtulması� diye biçimlenebilir.

2- Kamuoyunun eğitim ve öğretimin birleştirilmesinden yana olduğu saptanmış bulunduğundan, bunun hiç zaman geçirilmeden uygulanmasını gerekli görüyoruz.

3- ... Müslümanlığı, yüzyıllardan beri, yapılageldiği üzere, bir siyasa aracı olarak kullanılmaktan kurtarmanın ve yüceltmenin çok gerekli olduğu gerçeğini de saptamış bulunuyoruz.

2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. Belirttiğim bu üç sorun, ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclisin birinci oturumunda, Başkanlığa gelen yazılar arasında şu önergeler okundu:

1- Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının, halifeliğin kaldırılması ve Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili yasa önerisi.

2- Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının, Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığının kaldırılması ile ilgili yasa önerisi.

3- Manisa Milletvekili Vasıf Bey ve elli arkadaşının, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili önerisi.

Başkanlık yerinde bulunan Fethi Bey: �Efendim, birçok imzalarla gelen bu yasa önerilerinin hemen görüşülmesi ile ilgili öneriler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım.� dedi ve yarkurullara gitmeden, hemen görüşülmesini oya koydu ve kabul edildiğini bildirdi.

İlk karşı çıkışı Kastamonu Milletvekili Halit Bey yaptı. Görüşmeler sırasında Halit Bey�e bir iki kişi daha katıldı. Önerileri destekleyen birçok değerli milletvekilleri kürsüye çıkıp uzun konuşmalar yaptılar. Önerge verenlerden başka, rahmetli Seyit Bey�in ve İsmet Paşa�nın bilimsel ve inandırıcı söylevleri her zaman için okunmaya değer. Görüşme ve tartışma beş saata yakın sürdü. Saat 6.45�te görüşmelerin sona ermesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 429, 430 ve 431�inci yasaları çıkarmış bulunuyordu.

Bu yasalarla:

a- Türkiye Cumhuriyetinde, halkın işleriyle ilgili yasaları yapmaya ve yürütmeye yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümetin yetkili olduğu saptandı; Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı.

b- Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumları, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı.

c- Halife, görevinden çıkarıldı ve halifelik katı kaldırıldı. Çıkarılan Halife ve Osmanloğulları soyundan olanların hepsine, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturmak, süresiz olarak yasak edildi.





HALİFELİK KATININ BİZE DİNSEL VE SİYASALAR BAKIMLARDAN YARARLI OLDUĞUNU İLERİ SÜRENLERE VERDİĞİM YANIT



Baylar, halifelik katının korunmasında dinsel ve siyasal yarar ve zorunluk bulunduğu sanısında olan birtakım kişiler, bilginize sunduğum kararların alındığı son dakikalarda halifelik görevini üzerine almamı önerdiler.

Bu gibilere hemen, gereken olumsuz yanıtı vermiştim.

Yeri gelmişken başka bir noktayı da bilginize sunayım. Büyük Millet Meclisi halifeliği kaldırdığı sırada, Antalya Milletvekili, din bilginlerinden Rasih Efendi, Kızılay adına Hindistan�da bulunan bir kurulun başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi, Mısır�a uğra***** Ankara�ya döndü. Benimle görüşmek istedi ve şunları anlattı: Gezdiği ülkelerdeki Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş. Müslümanların yetkili kurulları bana bu dileği bildirmek için Rasih Efendi�yi vekil etmişler. Rasih Efendi�ye veridiğim yanıtta, İslamların bana olan güven ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki: �Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın, bana ulaştırdığınız dilek ve önerilerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem, o halkın başındaki kişiler bunu isterler mi? Halifenin buyrukları ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebilecekler midir? Bu duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan bir kuruntu sanını takınmak gülünç olmaz mı?�

Baylar, açık ve kesin söylemeyelim ki, Müslüman halkı bir halife korkuluğu ile uğraştırmayı ve kandırmayı sürdürmek çabasında bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye�nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilisizlik ve aymazlık belirtisi olabilir.

Rauf Beylerin, Vehip Paşaların, Çerkez Etem ve Reşitlerin, bütün yüz elliliklerin, halife ve padişah soyundan olanların, bütün Türkiye düşmanlarının el ele verip bize karşı ateşli olarak çalışıp uğraşmaları, din uğruna mı yapılmaktadır? Sınırlarımıza bitişik yerlerde yuvalanarak, bugün de Türkiye�yi yok etmek için Kutsal Ayaklanma adı altında haydut çeteleriyle, cana kıyma düzenleriyle bize karşı durmadan çılgınca çalışanların amaçları gerçekten kutsal mıdır? Buna inanmak için büsbütün bilisiz ve aymaz olmak gerekir.

Müslümanları ve Türk ulusunu bu kerteye düşmüş saymak ve Müslümanlık dünyasının vicdan arılığından, yaratılış inceliğinden alçakça ve canavarca amaçlar için, yararlanmayı sürdürmek, artık o denli kolay olmayacaktır. Saygısızlığın da bir ölçüsü vardır.


SONUÇSUZ KALAN BÜYÜK BİR KOMPLO



Şimdi sayın baylar, isterseniz size büyük bir �komplo� üzerine bilgi vereyim.

1924 yılı ekimin yirmi altıncı günü, geç saatlarda Birinci Ordu Müfettişinin, görevinden çekildiğini bana bildirdiler. Müfettiş Paşa�nın Genelkurmay Başkanlığına verdiği çekilme dilekçesi şudur:



Genelkurmay Başkanlığına



Bir yıllık Ordu Müfettişliğim sırasında, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların, gerekse ordumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntüm ve kaygım çok büyüktür. Üzerine düşen görevi, milletvekili olarak daha çok gönül rahatlığı ile yapacağıma tam inancım olduğu için, Ordu Müfettişliğinden çekildiğini bilgilerinize sunarım efendim.

Milli Savunma Bakanlığına da yazılmıştır. 26 Ekim 1924

Kazım Karabekir



Bu çekilme yazısının altında renkli kalemle şunlar yazılıdır: �Çekilmesini uygun bulmadığımı bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın milletvekilliği görevine döneceğini bildirdi.� Bu satırların altında imza yoktur; ama Genelkurmay Başkanının yazdığı anlaşılıyor. Daha aşağıda da kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır; �Gelen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri üzerinde neler yapılmış ve hangi maddeleri yapılmamış; onları da dosyalarıyla göreyim.� Bu noktaların altındaki tarih 28 Ekimdir.

Baylar, Kazım Karabekir Paşa�nın raporları ve tasarıları Genelkurmayda ilgili bölümlerce incelenmiş, bunlardan kabul edilip uygulanabilecek olanlar dikkate alınmış ve uygulanmış idi. Ancak, uygulanması devletin gücü dışında bulunan, ya da bir bilimsel değeri olmayıp kendi kişisel ve düş gücüne dayanan önerileri doğallıkla dikkate alınmamıştı. Kazım Karabekir Paşa�ya raporlar ve tasarılarından dolayı bir beğence verilmesi de gerekli görülmemişti.

30 Ekim günü de, İkinci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa�nın Konya�dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine Çankaya�ya çağırdım. Geç vakte değin bekledimse de, Paşa gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki, Fuat Paşa�yı Ankara�ya gelişinde Rauf Bey karşılamış. Fuat Paşa Milli Savunma Bakanlığına uğradıktan ve kimi arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığına gitmiş; bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş, çıkarken de Fevzi Paşa�nın emir subayına şu kağıdı bırakmış:



30.10.1924



Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katına

Milletvekili görevime başlayacağımdan İkinci Ordu Müfettişliği görevinden bağışlanmamı saygı ile dilerim efendim.

Ankara Milletvekili

Ali Fuat



Baylar, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmiş olan Refet Paşa�nın da çekilme yazısını Rauf Bey�in geri aldırdığını öğrenmiştim.

Dumlupınar�da yapılan törenden sonra Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum dolaylarında bir buçuk ay süren bir gezi sonunda, ekimin 18�inci günü Ankara�ya dönmüştüm. Birçok milletvekili arkadaşlar ve başkaları beni karşılamışlardı. Karşılayanlar arasında, Ankara�da bulunan Rauf ve Adnan Beyleri görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir davranışı beklemiyordum.

Baylar, bir komplo karşısında bulunduğumuz yargısına varmakta hiç duraksamadım.

Bu durum ve görünüş şöyle incelenip irdelenebilirdi: Bir yıldan beri, yani Rauf Bey�in Bakanlar Kurulu Başkanlığından çekildiğinden beri, Rauf Bey�le Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve başkaları arasında bir düzen düşünülmüştür. Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu amaçla, Kazım Karabekir Paşa Birinci Ordu Müfettişliğine atandıktan sonra eskiden komutanlık yaptığı bölge olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da siyasayı sevmediğini ve yaşamı boyunca askerlik görevinde kalmak istediğini ileri sürdü ve aşaması yükseltilerek İkinci Ordu Müfettişliğine gitti. Üçüncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa�nın ve bu müfettişliğe bağlı kolordunun komutanı olan Cafer Tayyar Paşa�nın da bu düzende kendilerine katılabileceklerini umdular. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalıştılar ve orduları kendilerine iyice bağladıklarını sandılar. Ordu Müfettişliğinden çekilmeden önce kimi komutanları kendileriyle birlik olmaya kandırmak için çalıştılar. Bu bir yıl içinde, cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması gibi işlerimiz, ortaklaşa düzen kuranları birbirine daha çok yaklaştırdı ve birlikte çalışmalarına yol açtı. İşe, siyasadan başlayacaklardı. Bunun için uygun zaman ve fırsatı bekliyorlardı. Siyasa alanındaki ve ordudaki hazırlıklarını yeter görüyorlardı. Gerçekten Rauf Bey ve benzerleri parti içinde sürdürmeyi başardıkları durumlarıyla, Meclisin dinlenme dönemine rastlayan aylarda milletvekilleri üzerinde ve yeni seçimde başarı kazanamayan İkinci Grup üyeleri aracılığı ile bütün yurtta, ulusu bize karşı kışkırtmak için çalışmak fırsatını elde ettiler. Yurt içinde birtakım gizil örgütler kurmaya ve girişimler yapmaya da başladılar. İstanbul�da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf ve Adana�da Abdülkadir Kemila Bey�in çıkardığı Toksöz gibi gazetelerle işbirliği yaptılar. Bu gazetelerle bize karşı imzasız saldırı yazıları yayımlamaya giriştiler. Ulus kamuoyunda genel bir kargaşa yarattılar. Hakkari bölgesinde Nasturi ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada, İngiltere Hükümeti de hükümetimize kesin süreli bir nota verdi. Meclisi olağanüstü olarak toplantıya çağırdım.

İngiltere�nin kesin süreli notasına bildiğiniz biçimde yanıt verdik. Savaşı bile göze aldık. İşte, söz konusu ettiğimiz kişiler, bu çetin günlerde, bir yabancı devletin bize saldırabileceği günlerde kendilerinin de bize saldırarak ereklerine kolaylıkla ulaşabilecekleri kuruntusuna kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda bulundurmaya zorunlu oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri siyasa alanına koştular.

Toplanmış olan Mecliste ortaya atılan bir sorun da, onların bu koşuşlarını çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili Hoca Esat Efendi, 20 Ekim 1924 günlü önergesiyle, göçmenlerin değiştirilip yerleştirilmesi; yatılı okullara parasız olarak alınan öğrenci sayısı ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında birtakım soruları, ilgili bakanlardan soruyordu. Bu soruların kapsadığı konular gerçekten ulusu ilgilendiren sorunlardı. Bu sorunlar, bakanları eleştirmek için çok elverişli idi. Özellikle göçmen değiştirme ve yerleştirme işlerinde herkesi düşündüren noktalar apaçık belliydi. Ben kendim de, yaptığım gezi sırasındaki gördüklerime dayanarak değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden yakınmış ve Ankara�ya dönüşümde bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını ve hükümetin bütün gücüyle bu konuda çalışmasını sağlayacak bir yol ne varmıştık. Bu durum bile, saldırıya geçeceklerin bu işte çok yandaş kazanabilecekleri görüşünü pekiştirmekte idi.

Baylar, kurulan düzeni sezdikten sonra, önlemini bulmakta güçlük çekilmedi. Bıraktığımız yerden başla***** durumu evre evre anlatayım.
Poustigo Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #85 (permalink) Alt 18-09-2008, 19:42
İşi kavrayan 2de1'ci
 
Poustigo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Delikanlıyım Ulan!!! X)
 
Kayıt: 18.09.2008
Mesajlar: 1.833
Rep gücü: 18
Rep derecesi: Poustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor SankiPoustigo Rep Yağıyor Sanki

 
Nutuk2 (11.Bölüm)



KOMPLOYA KARŞI ALDIĞIMIZ ÖNLEMLER



Hoca Esat Efendi�nin soru önergesi 27 Ekim�de, yani Karabekir Paşa�nın müfettişlikten çekilişinin ertesi günü gensoruya çevrilmişti. Fuat Paşa�nın çekilme yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Mecliste gensoru görüşmeleri başlamıştı.

O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Ama, Başbakan İsmet Paşa ile Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa geldi.

Çok kısa bir görüşme sonunda komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.

Hemen, milletvekili de olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretlerinden, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmesini telefonla rica ettim. Milletvekilliğinden çekilmek istediğini daha önce Milli Savunma Bakanına bildirdiğini öğrendiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu kapalı teli çektim:



Kapalı tel, makine başındadır.

30.10.1924

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretlerine

Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretlerine

İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretlerine

Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa Hazretlerine

Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretlerine

Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretlerine



1- Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm önemli gerekseme üzerine hemen milletvekilliğinden çekilmenizi, telle Meclis Başkanlığına bildirmenizi öneririm. Gerekçe olarak, önemli gördüğünüz askerlik görevine bütün varlığınızla bağlanmak istediğinizi belirtmeniz yerinde olur.

2- Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri de, görülen gereksemeye dayanarak, önerim üzerine çekilme yazısını Meclis Başkanlığına vermiştir.

3- Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat, Birinci Kolordu Komutanı İzzettin, İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet, Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili, Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin, Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşalara yazılmıştır.

4- Makine başında, durumu bildirmenizi bekliyorum.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal



Baylar, 30/31 Ekim sabahına değin, Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa�dan, İzmir�den; İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa�dan, Balıkesir�den; Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa�dan, Pangaltı�dan; Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa�dan, Adana�dan makine başında aldığım yanıtlarda, önerimin olduğu gibi ve hemen uygulandığı bildirildi.

Baylar, bu seçkin komutanların önerim dolayısıyla da, bana karşı gösterdikleri büyük inan ve güvene burada teşekkür etmeyi bir ödev sayarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi ile Yedinci Kolordu Komutanının Diyarbakır�dan verdikleri yanıtlar şunlardı:

Müfettiş Paşa�nın yanıtı:



Diyarbakır, 30.10.1924



Ankara�da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa Hazretlerine

Yüksek kişiliğinize karşı olan güvenime ve sevgime inanmanızı saygı ile dilerim. Ancak, böyle bir yurt görevinden ivedilikle çekilerek ulusa ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu duruma düşmemekliğim için çekilmemi gerektiren nedenlerin açıklanmasına yüksek buyruklarınızı saygıyla rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi

Cevat



Kolordu Komutanının yanıtı:



Diyarbakır, 30.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine



1- Siz yüce Cumhurbaşkanına karşı beslediğim saygı ve sevgiye güvenilmesini rica ederim.

2- Bu dakikada, seçim bölgem halkı ile hiç görüşmeden yüksek önerinizi kabul etmekliğim, beni ulus gözünde sorumlu duruma düşürebilir.

3- Yurdun ve ulusun çıkarları, milletvekilliğinden hemen çekilmemi gerektiriyorsa, kesin karar verebilmekliğim için durumun aydınlatılmasını saygı ile dilerim efendim.

Yedinci Kolordu Komutanı

Cafer Tayyar



Her iki telyazısında, bana karşı olan sevgi ve güven üzerine inanca verildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından söz edilmekte ve önerimin nedeni sorulmaktadır.

Verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunayım:



Makine başında, kapalı tel:

31.10.1924

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretlerine

Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretlerine

Komutanların milletvekili de olmalarının, orduda ve komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşamadığı kanısına varılmıştır. Birinci ve İkinci Ordu Müfettişlerinin görevlerinden çekilip Meclise dönerek orduları, elverişsiz bir zamanda başsız bırakmış olmaları bu görüşü pekiştirmiştir. Seçim bölgeniz halkı, ordu düzenbağının esenliği için vereceğinizi karardan kuşkusuz kıvanç duyar. Daha önce yazıldığı üzere kararınızın bildirilmesini rica ederim.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal



Bu telime Cevat Paşa�nın verdiği yanıt şudur:



Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924



Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşamayacağı için Komutanların milletvekili olmamaları yolundaki yüksek görüşlerine bütün gönlümle katılır ve seçim sırasında bu görevden bağışlanmamı yüksek kişiliğinizden dilemekliğimin de bu inançtan ileri geldiğini bildiririm. Ancak, bugün yüksek katınızdan verilen bir buyrukla milletvekilliğinden çekilmenin, sizlerin de kestirebileceğiniz üzere, ulusça ve seçim bölgem halkınca iyi görülmeyeceğine inanıyorum. Bu inançla, hiç de elverişli görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu bilgilerinize sunarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi

Cevat



Cevat Paşa, Ankara�ya geldikten sonra durumu anlamış ve önerimin uygulanması gerektiğine inanarak, hemen milletvekilliğinden çekilmiştir. Paşa�nın bu düzenlerle hiçbir ilişkisi olmadığı bizce de anlaşılmıştır. Gerçi Kazım Karabekir Paşa, müfettişlikten çekildiğini filan gün ve filan saatta gibi açıklamalarla birçok komutanlara ve bu arada Cevat Paşa�ya bildirmiş ise de, bu bildiriş, Diyarbakır�da bulunduğu sırada, önerimin gerçek nedenini anlamakta Paşa�yı duraksatmış başkaca bir etki yapmamıştır.

Cafer Tayyar Paşa�nın verdiği yanıt da şudur:



Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924

Ankara�da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal

Paşa Hazretlerine

Milletvekilliği, ya da komutanlık görevlerinin birinden çekilmemiz gerekiyorsa ulusal görevlerin en önemlisi saydığım milletvekilliğini yeğlemekte olduğumu saygılarımla bilginize sunarım efendim.

Yedinci Kolordu Komutanı

Tuğgeneral

Cafer Tayyar



KOMPLO DÜZENLEYENLERİN MECLİSE VE KAMUOYUNA KARŞI ORDU İLE YAPMAK İSTEDİKLERİ GÖSTERİ



Baylar, milletvekili olan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, siyasayla uğraşan kimselerin orduda bulunmasındaki sakıncayı anlayıp bu yoldaki önerimi iyi karşıladıktan ve bana karşı güvenlerini edimli olarak gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşaların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi. Bunun için, hemen askerlik görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler atandı ve durum Milli Savunma Bakanlığınca bütün orduya bildirildi.

Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalara Milli Savunma Bakanlığınca bir buyruk verilerek yerlerine atanan kişilere müfettişlik görevlerini, yöntemine göre teslim edip sonucunu bildirdikten sonra, Meclise girebilecekleri ve yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum, Başbakanlıkça Meclis Başkanlığına da resmi olarak bildirildi.

Meclise girmiş olan Kazım Karabekir ve Fuat Paşalar Meclisten çıkarıldı. Fuat Paşa, askerlik görevini sona erdirmek üzere yeniden Konya�ya gitti. Kazım Karabekir Paşa, yerine atanan Sarıkamış�tan gelecek olan komutanın göreve başlayışına değin Meclis dışında kalmak zorunda bırakıldı. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi kesildi. Böylece, komplo düzenleyenlerin Meclise ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri gösteri meydana çıkarıldı.

Baylar, 1 Kasım 1924 günü Meclisin ikinci yıldönümü olması dolayısıyla oturumu ben açtım. Yöntem gereğince söylevimi verdim. Ben, başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin, İzzettin, Ali Hikmet, Şükrü Naili Paşaların milletvekilliğinden çekilme yazıları ve Başbakan İsmet Paşa�nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31.10.1924 günlü yazısı sıra ile okundu. Meclisin, 5 Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.

Baylar, Kazım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 günlü bir yazı ile Meclis Başkanlığına başvurarak, Milli Savunma Bakanlığınca kendisinin Meclise katılmasının yasaklandığından yakındı. 5 Kasım günü Mecliste okunan bu yazıda, Kazım Karabekir Paşa diyordu ki: �Çekilme yazısını verişimden beş gün sonra (30.10.1924 Cuma günü geceleyin) Milli Savunma Bakanının, yerime atanan komutanının Sarıkamış�tan gelmesine değin beni Meclise katılmaktan alıkoymak isteyen bir yazısını aldım.� Yazı şu tümce ile sona eriyordu: �Bununla birlikte bu konuda yetkili olan Yüksek Meclisin kararını beklediğimi saygı ile bildiririm.�

Kazım Karabekir Paşa, o gün Milli Savunma Bakanlığına da yazdığı bir yazıda: �Görevi teslim gibi uydurma bir nedenle belirsiz bir süre yasama görevime başlamamaklığım bildiriliyor. Çekildiğim gün, yerime atanan komutanı beklemek, söz konusu edilmemişti. Beş gün sonra, bilmem niçin böyle bir uydurma neden ortaya çıkarıldı? Meclise katıldıktan sonra, geçici de olsa, yeniden bir görevi kabul etmek, hem kendi isteğime hem de Büyük Millet Meclisinin kararına bağlı olduğundan durumu Meclis Başkanlığına yazdığımı bilginize sunarım...� diyordu.

Baylar, �ordumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için� tasarılar sunduğundan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için �üzüntüm ve kaygım çok büyüktür� diyen eski Müfettiş Paşa, yurdun üçte birini kaplayan koskoca bir orduyu, gönlünün istediği anda, beş satırlık bir yazı yazarak başsız bırakmanın ne denli yeğni ve ordunun yükseltilip güçlendirilmesi bakımından temel olan düzenbağını ne kertede bozucu bir davranış olduğunu kavramış görünmüyor. Dikkate alınmadığını savladığı rapor ve tasarılarıyla yapamadığı işi; devletin kesin süreli bir nota aldığı ve bundan dolayı olağanüstü toplantıya çağırdığı Mecliste yapmaya kalkıştığını ileri süren Müfettiş Paşa, kendisi gibi davranan arkadaşlarıyla birlikte, pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir kargaşa örneği gösterdiğini analmak istemiyor.

Ordumuzun yükselmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerinin ilgi görmemesine gücenen kişi, askerlik görevini teslim etmenin yasal bir görev olduğunu; ordu yönetiminin ve düzenbağının esenliği için bunu yapmak zorunda olduğunu bilmez gibi görünüyor...

Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclise resmi olarak bildirecek katın, ona bu görevi veren kat olması gerektiğini dikkate almıyor.

Baylar, Kazım Karabekir Paşa�nın Meclis Başkanlığına sunduğu yazıdan sonra Başbakanın bir yazısı ile iki eki de okundu.

Başbakan Paşa, Karabekir Paşa�nın Milli Savunma Bakanlığına yazdığı yazıyı ve Bakanlığın bu yazıya verdiği yanıtı, olduğu gibi Meclise sunuyordu.

Milli Savunma Bakanı, Kazım Karabekir Paşa�nın ileri sürdüğü düşünce ve savların doğru olmadığını açıkladıktan sonra ona: �Ordu Müfettişliği ile ilgili görevleri ve gizli belgeleri�, yerine atanan komutana kendisinin teslim etmesi ve sonucunu bildirmesi buyruğunu yineliyordu.

Acaba bu son uyarmadan sonra, eski Müfettiş paşa anlamış mıdır ki, yurdun savunması için ordusuyla ilgili önemli görevi ve gizli belgeleri, devlet onun kendisine güvenip teslim etmiştir. Onları, devlete karşı sorumlu olacak komutan gösterilmeden, kendiliğinden, istediğine teslim etmesi büyük bir suçtur; ağır yasa hükümleri uygulanmasını gerektirir. Bunları anlamış mıdır?





KAZIM KARABEKİR PAŞA�NIN MECLİSE BİR AN ÖNCE KATILMASINI İSTEYENLER YAPTIĞIMIZ İŞLEMİ BOZMAYA ÇALIŞIYORLARDI



Baylar, Kazım Karabekir Paşa�nın Meclise bir an önce katılması için ivedilik gösterenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmaktan geri kalmadılar. Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya atıldı. Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili): �Meclise katılan bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu?� diye yaygaraya başladı.

Sayın milletvekili, ülküdeşini bir an önce Mecliste çalışmaya başlatabilme çabasıyla yasa gücünü, onun ezici gücünü ve o gücü ve erki kullanmak için yüksek Meclisten ve ulustan yetki ve güven almış kişilerin dayanç ve kararlarında ne denli kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.

İsmet Paşa�nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konu üzerindeki görüşme kapandı. Paşalara verilen buyruklar, eksiksiz uygulatıldı.
Poustigo Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla