İstanbul ilçeleri hakkında bilgiler - Sayfa 2 - Herşeyde biraz 2de1


Herşeyde biraz 2de1 » İl İl Türkiye » Marmara Bölgesi » İstanbul » İstanbul ilçeleri hakkında bilgiler

İstanbul İstanbul resimleri, şehir merkezi, tarihi yerleri, camiler, şehir tiyatroları, geçim kaynağı, üniversiteler, devlet kurumları, hastaneler, türbeleri, şarkıları, türküleri, halk oyunları, şiirleri, sanatçıları, ozanları, ve daha fazla bilgiler.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #11 (permalink) Alt 26-02-2008, 22:33
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK !
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.860
Rep gücü: 150
Rep derecesi: KaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır Geliyor

 
İstanbul / Çatalca

Yaklaşık olarak 2500 yıllık bir tarihe sahip olan Çatalca bölgesinin ilk yerleşimi M.Ö. 450 sene önce Romalılar zamanında şimdiki İnceğiz Köyünün bulunduğu yerde imiş2. Fakat, bir süre sonra aslen Tatar ırkına mensup olan kafilelerin Balkanlar�a akınları sırasında yakılıp yıkılmış ve bilahare havuzlar mevkiinde akıncılar tarafından ikinci defa olarak inşa edilmiştir3. Büyük İskender�in Asya seferi sırasında (M.Ö. 331) Çatalca�nın bu ikinci yerinde de yanmak suretiyle felakete uğradığı ifade edilmektedir. Bu ikinci yanışıdır. Bir süre sonra bu günkü yerinde üçüncü defa olarak tekrar inşa edilmiştir. Bu döneme ait her hangi bir mimari eser günümüze kadar gelmemiştir. Büyük İskender asrında İstanbul�u onaran Kral Yagfur�un kızı Haniçe�nin Yaylağıdır. Bizans imparatorluğu döneminin önemli bir yerleşim yeridir. Hatta İstanbul�un kapısıdır. Bizans imparatorluğu döneminde bir çok savaşlara sahne olmuştur. 375 Yılında Macaristan�a gelen Hunlar Balamir idaresinde devlet kurmuşlar, Muncuk� un ölümünden sonra Atilla iktidarı tek başına ele alınca I. Balkan (441) ve II. Balkan (447) seferlerine çıkmış bu seferlerinde Çatalca�dan geçerek Büyük Çekmece Gölü önlerine gelmiş ve Bizans�ı vergiye bağlamışlardır. Avrupa Hunlar�ının bu hareketi Bizans İmparatoru Anastasius�u 507 � 511 yılları arasında ilçemiz Çatalca�nın Karadeniz kıyısındaki Evcik iskelesi ( Plajından) �nden Silivri ilçesinin Batısındaki Karıncaburnuna kadar uzanan surları yaptırmak zorunda kalmıştır. Bu surlar Çin seddin den sonra Hunlar�ı durdurmak için yapılan dünyanın 2. büyük surudur.

Ormanlık alandaki bölümü halen ayaktadır. Bizanslılar döneminde yöre bol ağaçlık ve ormanlarla kaplı olması sebebi ile hem bir av merkezi hem de İstanbul�un yakacak odun ihtiyacının karşılandığı yerdir. Bizans döneminde İstanbul�un su ihtiyacını karşılamak için Gümüşpınar köyü yakınlarında halen ayakta bulunan (Kurşun Germe ve Ballı Germe) bulunan su kemerleri ile İstanbul�a su taşınmıştır. Günümüz de de İstanbul�un su ihtiyacının büyük bölümü Çatalca havalisinden sağlanmaktadır. Hun�lar dan sonra başka Türk Kavimleri de Çatalca�dan geçerek İstanbul�u kuşatmışlar ve tehdit etmişlerdir. Avar Türkleri 616�da, Bulgar Türkleri (Tuna Bulgarları) 813�de Çatalca�dan geçerek Bizans�ı kuşatmışlardır. 1090 Yılında ise Peçenek Türkleri Çatalca üzerinden Büyük Çekmece�ye kadar gelmişlerdir1. İstanbul�da yürüyen Sırp ve Bulgarlar tarafından da Çatalca�nın harap edildiği ifade edilmektedir. Bizans�ın elinden çıkıp Osmanlılara geçmesi ise birkaç kez olup ilk defa I. Murad devrinde 2. 13713�de olmuştur. Son kez ise Fatih devrinde Osmanlılara geçmiştir. Çatalca �Avcı� lakabı ile tanınan IV. Mehmed (Saltanat Dönemi 1648-1687) avlanmak üzere sık sık buraya gelmiş ve kentte uzun süre kalmıştır. Bu olay Çatalca�nın gelişmesinde önemli bir etkendir. Bu sebepten Çatalca da Hünkar Sarayı ve bahçesi olduğunu Evliya Çelebi den öğrenmekteyiz. Bunun yanında bir çok saray olduğundan bahis vardır. Avcı Mehmed�in uzun süre kaldığı dönemler de İstanbul�dan sonra devletin II. merkezi olduğunu görmekteyiz. Çatalca geçmiş dönemlerden beri Bizans hükümdarlarının bazıları ve ayrıca Fatih Döneminde de av merkezi durumundadır. Kalfaköy de padişahların av köşkünden bahis edilir fakat bu güne ulaşmamış, bunun yanında Kalfaköy gibi bir köy yerleşiminde hamam kalıntıları olması burasının çeşitli Osmanlı Padişahlarınca avlak olarak kullanıldığını göstermektedir. ÇATALCA�NIN DOĞAL VE TURİSTİK VARLIKLARI MAĞARALAR: Bölgemizin önemli mağaraları şunlardır.
1.İnceğiz Mağaraları: Bulunduğu köye adını veren bu mağaraların 9.yy.da Cenevizlilerden kaldığı bilinmektedir. Barınma amacı ile yapılan bu mağaralar daha sonra kilise olarak kullanılmıştır. Bu amaçla kullanıldığı tavandaki haç işaretlerinden anlaşılmaktadır.
2. İki Göz Mağarası : İhsaniye Köyünde bulunmaktadır.
3.Kocakuyu Mağarası: İçerisinde sarkıt ve dikitlerin bulunduğu mağaranın içerisine doğru ilerledikçe genişleme görülmektedir. Genişlemenin bittiği yerde göl vardır. Gölün derinliği yer yer 700 metreyi bulmakta olup, yeryüzünde olmayan bir çok balık türüne burada rastlanmaktadır.
4. Elbasan Mağaraları: Köye adını veren mağaralarda el figürleri vardır.
5 .Gökçeali Mağaraları: Gökçeali Köyünde yer alan mağaraların hangi dönemden kaldığı bilinmemektedir.
6. Kırkayak Mağaraları İnceğiz� de bulunan bu mağaraların yanından Tekke Deresi geçmekte ve buraya ayrı bir hava katmaktadır.
Şifalı Sular : Şifalı Sular bakımından çok zengin olan Çatalca�mızda bulunan başlıca su kaynakları şunlardır.
1. İhsaniye Kaynak Suyu.
2. Istranca Kaynak Suyu.
3.Akalan Kaynak Suyu.
4. Aydınlar İhsaniye Kaynak Suyu.
5. Gümüşpınar Kaynak Suyu.
6. Karamandere Kaynak Suyu.
7. Çörtlen Kaynak Suyu.
8 Ayazma Kaynak Suyu.
Plajlar :Plaj bakımından zengin bir bölge olmasına rağmen doğa ile içe içe olan sahillerimiz olağanüstü bir görünüme sahiptir.
Yalıköy: Uzun bir sahili vardır. Dağların etekleri denize doğru indiğinden kayalaşma oluşmuş, zamanla bu kayalar denizin etkisi ile içlere doğru oyulduğundan geniş mağaralar meydana getirmiştir. Sahili arka tarafı orman olup muhteşem bir görüntüye sahiptir.
2. Çilingoz: Binkılıç Beldesinde 17 km. mesafedeki Karadeniz� e sahili olan bu koy inanılmaz bir doğa harikasıdır. Deniz, akarsu ve ormanın buluştuğu Çilingoz son zamanlarda turistlerce yoğun ilgi görmekte olup çadır yerleri sayesinde konaklama ihtiyacına da cevap vermektedir.
3. Karaburun :Karadeniz� e sahili olan Karaburun güzelliği ile sadece bölgemizin değil çevreden gelenlerin ilgisini çekmektedir.
4. Ormanlı : Köyün arka tarafında yer alan sahil çok ilgi çekmemesine rağmen orman ile birlikte güzel bir görüntü ortaya çıkmaktadır.
5. Evcik Plajı: Karacaköy� de bulunan evcik plajı orman ile iç içedir.

Bölgemizde İstanbul� un su ihtiyacını karşılayan göl ve barajlar bulunmaktadır.
1. Büyükçekmece Barajı: İstanbul� un su ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılayan barajda balıkçılık ta yapılmaktadır.
2. Terkos Gölü : Durusu Beldesi sınırları içerisinde yer alan gölün diğer adı Durusu gölüdür. İstanbulun 45 km. kuzey batısındadır. Gölün eski adı Delkosdur. Göle ulaşan akarsuların en büyüğü Istranca Deresidir. Göl Karmaşık bir vadinin deniz suları altında kalması ile oluşan girintili çıkıntılı koyun daha sonra alçak bir eşikle Karadeniz� den ayrılması ile oluşmuştur. İstanbul�un içme suyu ihtiyacını karşılayan gölün bu işlevini 1 metre çapındaki borularla İSKİ yürütmektedir. Gölde yabani kuş ve balık olduğundan avcılıkta yapılmaktadır. Ayrıca sıcak havalarda yüzmeye de olanak sağlamaktadır.
3. Sazlıdre Barajı : Sazlıbosna Köyü sınırları içerisinde yer alan barajda balıkçılıkta yapılmaktadır.
4. Düzdere Barajı : Yalıköy Köyü sınırları içerisinde yer alan barajda balıkçılıkta yapılmaktadır.
5. Kuzuklu Dere Barajı : Yalıköy Köyü sınırlarındaki bu barajda da balıkçılıkta yapılmaktadır. Gezi ve Piknik Yerleri : Tam bir oksijen deposu olan Çatalca Belde ve Köyleri bu yönden oldukça zengindir.

Hemen hemen her köyde piknik alanı vardır. Bunların başlıcaları şunlardır.
a) Hadımköy Piknik Alanı
b) Karacaköy Piknik Alanları :Hıdırelez Şenliklerinin yapıldığı sıra ağaçlar bölgesidir.
c) Kuzuludere :Istranca (Binkılıç) Beldesindedir.
d) Petroldere :Istranca (Binkılıç) Beldesindedir.
e) Katrandere :Istranca (Binkılıç) Beldesindedir.
f) Pekmezdere :Istranca (Binkılıç) Beldesindedir.
g) Muratbey Tepesi: Beldeye adını veren Murat Yüzbaşının mezarının da bulunduğu tepede piknik alanları da vardır.
h) Durusu Parkı : Parkın olduğu yer Bizanslılar zamanında at çiftliği olarak kullanılmıştır. Osmanlılara geçtikten sonra devletin ileri gelenleri dinlenme yeri, av partileri ve at biniciliği için kullanılmıştır. Cumhuriyetten sonra burayı satın alan Deli Yunus adlı şahıs parkın olduğu yeri tekrar at çiftliği olarak kullanmıştır. Buranın yöre halkı bu kişiden dolayı buraya Deli Yunus Parkıdır. Bu Park içinde at çiftliği, hayvan müzesi, Bizanslılar döneminden kalan kilise bulunmaktadır. Bu kilise halen ayakta olup, etrafı oyun alanı haline getirilmiştir. Bahçesinde tenis alanı vardır. Kilisede papazların kaçmak için yaptığı ve kullandığı tünel tüm gizemi ile turislerin ilgisini çekmektedir. Hayvan Müzesinde ise Afrika ve Kuzeyde yar alan av hayvanlarının doldurulmuş mumyaları ilgi çekmektedir.
i) Akalan Piknik Alanı : Orman ve kaynak su kenarındadır.
j) Aydınlar Piknik Alanı : Köy içinde yer almaktadır.
k) Bahşayiş Piknik Alanı : Büyükçekmece Gölü kenarında ve köy içindedir.
l) Yayla Piknik Alanı: Balaban Köyündedir.
m) Kabakçayır Piknik Alanı : Balaban Köyündedir.
n) Balıkhane Piknik Alanı :Balaban Köyündedir.
o) Celepköy Piknik Alanı : Celepköy Köyü içindedir.
p) Kamara Deresi Mesire Yeri: Çanakça Köyü içindedir. q) Deliklikaya Köyü Piknik alalanı: Küçükçekmece Gölüne dökülen dere kenarında güzel piknik alanıdır.
r) Şeytan Deresi Piknik Alanı: Elbasan Köyünde dere kenarındadır.
s) Hallaçlı Piknik Alanı : Köyün içinde yer almaktadır.
t) Pınarca Mesire Yeri : İhsaniye Köyü içindedir. Yanında dere akmakta olup oldukça güzel bir görünümü vardır.
u) Çayır Tarla Mesire Yeri: İhsaniye Köyünde bulunan bu yer büyük ağaçlarla çevrilidir. Zamanında Ermenilerin Büyük eğlence ve düğün merasimlerini burada yaptıkları söylenmektedir.
v) Kabakça Piknik Alanı : Köy içinde yer alıp, topluca piknik yapmaya olanak sağlamaktadır.
w) Oklalı Piknik Alanı : Dere ile ormanın bitiştiği yerde büyük bir alanda gezi ve piknik yapmaya olanak sağlamaktadır.
x) Ömerli Mesire Yeri: Köy içinde yer almaktadır.
y) Çavuş Ayazma Mesire Yeri: Subaşı Köyündedir.
z) Kuru Kavak Mesire Yeri: Yassıören Köyündedir.
aa) Doktor Çeşme Piknik Alanı : Çatalca� nın Merkezindedir.
bb) Havuz ve Piknik Alanı : Çatalca� nın Merkezinde bulunan yer eskiden askeri bölge olup, günümüzde hem piknik alanı hem de tesisleri ile birlikte havuz olarak hizmet vermektedir.
cc) Kalfaköy Piknik Alanı : Köy içinde yer almaktadır. Bunların dışında Oklalı, Ovayenice, Subaşı, Çakıl, Yazlıkköy Köylerinde, Çiftlikkçy Beldesinde ve Çatalca� nın merkezinde ömrü 500 yıla varan çınar ağaçları vardır.

Çatalca , İstanbul Çatalca , Çatalca Resimleri , Çatalca tanıtımı , Çatalca anlatımı , Çatalca Hakkında bilgi , Çatalca tarihi


KaLpsiz Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #12 (permalink) Alt 26-02-2008, 22:34
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK !
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.860
Rep gücü: 150
Rep derecesi: KaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır Geliyor

 
İstanbul / Eminönü

İstanbul'un tarihi yarımada olarak bilinen kısmında yer alan Eminönü ilçesi kuzeyden Haliç, güneyden Marmara Denizi, doğudan İstanbul boğazı batıdan ise Fatih ilçesi ile çevrilidir. İlçe bütünüyle İstanbul kentinin tarihi çekirdeği olan suriçinde yer alır ve merkezi alanın en canlı bölgelerinden birini oluşturur. Osmanlı döneminde Deniz Gümrüğü ve Gümrük Eminliğinin burada bulunması sebebiyle Eminönü adını alan ilçe, Fatih ilçesiyle birlikte cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul'un merkezi ilçesi olmuştur. Nüfusu 1955 yılına kadar artmaya devam eden Eminönü ilçesi'nin önemli semtleri, zamanla konut alanı olmaktan çıkıp, ticaret bölgesine dönüşünce, azalma sürecine girmiştir. 1990 yılında 83.444 olan nüfusu, son Nüfus Sayımında 55.548 olarak tespit edilmiştir. Yüzölçümü 5 km2' dir. Nufus 55.635 (2000 nüfus sayımına göre)

Bizans Dönemi
İstanbul�un Haliç girişinde, kentin kurulduğundan bugüne var olan limanın, Sirkeci�yle birlikte önemli bir bölümünü Eminönü Semti oluşturmaktadır. Kent yaşamının önemli bir odağı olduğu kadar, dünyanın en önemli limanlarından birinin merkezi olan bu semt, Unkapanı yolu üzerinde yer alan İstanbul Ticaret Odası�nın binası ile Sirkeci arasındaki kıyı şeridi ve onun hemen arkasındaki çarşı bölgesini kapsamaktadır. Semtin Bizans döneminde �Neorin Kapısı� (Başçe Kapısı) ile �Porta Drungari� (Odun Kapısı) arasındaki kıyı ve liman bölgesi olduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Byzantion�unilk kurulduğu yerin bugünkü Topkapı Sarayı çevresi ile Sarayburnu ve Sirkeci bölgesi olduğu sanılmaktadır. Sarayburnu�nun batısından başlayarak Sirkeci-Eminönü sahilinin tümüyle liman olduğu, Sirkeci Garı�nın bulunduğu kesimin sonradan dolduğu bilinmektedir. Bizans devrinde bugünkü Sirkeci ve Cağaloğlu�nun kuzey kesimlerine �Eugeniu� denilmekteydi. Bölge günümüzde Topkapı Sarayı�nı çevreleyen surların bulunduğu yerde olması gereken Byzantion surlarının hemen dışında; Septimus Severus surunun içinde kalıyordu.
Bizans İmparatorluğu Dönemi'nde, Neorion Limanı zamanla dolmuş, 697�de imparator Leontios tarafından temizletilmiş, bu sırada çıkarılan cüruftan kaynaklandığı ileri sürülen bir veba salgını kenti kasıp kavurmuştu. 10. yüzyıldan sonra Cenevizliler ve Pisalılar başta olmak üzere Latin kolonileri, Eminönü-Sirkeci civarında imtiyazlı bölgeler elde edip buralara yerleşmişler ve limanda kendi ticaret iskelelerini kurmuşlardır. Eminönü ile Sirkeci arasında, Yeni Cami�nin hemen arkasında bulunan Bahçekapı Semti, adını İstanbul�un deniz surlarının Haliç ağzına açılan kapılarından biri olan �Bahçe Kapısı�ndan almaktadır. Bizans döneminde bu kapıya �Porta Neorion� denildiği belirtilmektedir. Bu kapının çevresindeki nüfusun çoğunluğunu o dönemde Museviler oluşturduğundan, kapıya �Porta Hebraica� ya da �Porta Judeca� denilmiş, Türkler tarafından ise Çıfıt Kapısı (Şuhut Kapısı) olarak adlandırılmıştır. Bizans Dönemi'nde bu kapının yakınında bir kule olduğu, Haliç�in ağzına gerili zincirin bir ucunun kuleye, diğer ucunun da Galata Kulesi�ne bağlı bulunduğu rivayet edilmektedir. Kapının yerinin bugünkü Yeni Cami arkasında Arpacılar Caddesi üzerinde olduğu sanılmaktadır.
Osmanlı Dönemi
Bizans Dönemi'nde olduğu gibi, Osmanlı Dönemi'nde de kentin ithal ettiği malların boşaltılıp, saklandığı, binlerce denizci ve tüccar ile onlara hizmet verenlerin işlerini gördüğü yoğun bir iş merkezi olmaya devam eden Eminönü, aynı zamanda İstanbul'un büyük bir liman semti idi. Dolayısıyla bu bölgede çok sayıda yer alan dini anıtların yanında, hanlar ve çarşılar da yoğun bir alanı kaplamaktaydı. Özellikle meydanı, pek çok yabancı seyyahın gravüarlerine konu olan Eminönü'nün deniz tarafından bakıldığında farkedilen eski hali, limanın sıkışık, insan ve etkinlik dolu atmosferi, deniz üzerinde sandallar, ilginç profilleriyle büyük kayıklar, Yeni Camii'nin muhteşem silüeti, deniz kenarına sıkışmış ahşap dükkanlardan oluşan mimari karakteri oldukça değişikliğe uğramıştır. Bu değişimde İstanbul'u birbirine bağlayan özellikle Galata Köprüsü'nün rolü büyüktür. Böylece eskiden kıyıda oluşan kent mekanı, Galata'ya doğru uzanan bir şekillenmeye yönelmiştir. Buharlı gemilerin yapılmaya başlanması, Şirket-i Hayriyye, Sultan Abdülaziz Dönemi'nde demiryolunun Sirkeci'ye geliş, tünelin yapılması, atlı ve daha sonra da elektrikli tramvaylar, 19.yy. sonunda Galata ve Sirkeci'de yapılan yeni rıhtımlar ve depolar, Eminönü'nün ve meydanının görüntüsünü tümüyle değiştirmiştir. Eminönü İlçesi'nin önemli semtlerinden biri olan Sirkeci, Osmanlı Dönemi'nde Topkapı Sarayı'na yakın oluşu, sonra da Babıali'nin, yani hükümet konağı merkezinin iskelesi olması sebebiyle önemini korumuştur. Bu yöre hem ulaşım, hem de ticaret açısından Babıali'nin denize doğru uzantısı durumundaydı. Demiryolları ve Sirkeci Garı'nın yapılması buranın daha da önem kazanmasına yol açtı. Gar, semTe farklı bir canlılık ve işlev kazandırdı.
Bu dönemde Bahçekapı'nın, sadrazamlığa terfi edenlerin saraya götürülmek üzere geçirildikleri kapı olduğu bilinmektedir. Kente getirilen zahire ve her türlü ticari metanın da bu kapıdan geçirildiği kaynaklarda belirtilmektedir. Akşamları şehir kapıları kapandıktan sonra geç kalanların şehre girdikleri kapı da burası idi. 1569'da Demirkapı'dan başlayıp Bahçekapı'ya kadar uzanan yangında semtin Yahudi Mahallesi bütünüyle yanmış, kapı ve çevresindeki surlar 1865 yangını ve sonra da yol genişletme çalışmaları sırasında yıktırılmıştır. Eminönü İlçesi'nin Cağaloğlu Semti Evliya Çelebi'nin belirttiğine göre,Osmanlı Dönemi'nde Ekabir Saraylarının bulunduğu bir semtti. Bunda semtin saraya yakın oluşunun önemli payı olmalıdır. 16. yüzyılın son çeyreğinde sadrazamlık yapan Çiğalazade Sinan Paşa'nın sarayının ve yaptırdığı hamamın bu bölgede bulunması semtin "Çiğalaoğlu" adını almasına sebep olmuştur. Çiğalaoğlu adı daha sonra halkın ağzında "Cağaloğlu"na dönmüştür. Osmanlı devletinn sadaret makamı ve devletin yönetim merkezi olan Babıali'nin varlığı semte daha 18. yüzyıldan itibaren özellik kazandırmış ve burası Osmanlı bürokrasisinin, sadaret mensuplarının, paşaların yaşadığı bir bölge halini almıştır. 1870'lerden sonra ise Cağaloğlu, Türk Basının merkezi haline gelmeye başlamıştır.
Cumhuriyet Dönemi
Osmanlı döneminde Eminönü meydanının mimari karakterinin değişmesinde Sirkeci Garı'nın yapılması, Dördüncü Vakıf Han ve Postane gibi yapılar ile Sultan I. Abdülhamid döneminin ticarit yapılarının da tesiri vardır. Ancak Eminönü'nün 19. yüzyıldaki fiziki yapısı, asıl Cumhuriyetin ilanından sonra, özellikle Vali ve belediye Reisi Lütfi Kırdar zamanında (1938-1949) değişmeye başlamıştır. Yeni Camii'nin önündeki yapılar, köprü için bilet kesen kulübeler ortadan kaldırılarak meydan açılmıştır. Mısır Çarşısı'nın etrafı açılarak, restore edilmiş, 1955-56 yıllarında Unkapanı-Eminönü yolunu açma çalışmaları sırasında balıkçı ve meyhaneleriyle ünlü Balıkpazarı da yok olmuştur. Eminönü'nün eski silüeti bir ölçüde 1986 yılına kadar ayakta kalabilmişse de 1984-89 yılları arsında, Haliç uygulamaları sırasında Yemiş İskelesi ve çevresi tamamen ortadan kalkmıştır. 1980'li yıllarda ise meydanda yapılan yaya köprüleri semtin eski karakterini bozmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca Sirkeci, ucuz otellerin, gurbetçilerin nakliyat şirketlerinin merkezi olmuştur. Özellikle Gar'ın arkasındaki oteller gurbetçilerin mekanıydı. Ayrıca etrafta küçük lokanta, büfe ve işyerleri de mevcuttu. Ancak Sirkeci, tarihin her döneminde rıhtım olarak hizmet vermiştir. Diğer yandan Babıali caddesi ve onun devamı olan Ankara Caddesi'nden aşağı, denize ve Galata köprüsüne inen trafiğin bağlantı noktası olma özelliğini yine her dönemde korumuştur.
1957-59'da açılmaya başlanan Sirkeci-Florya sahil yolu Sarayburnu'nu sahilden dolaşarak Sirkeci trafiğinin hafiflemesini sağlamıştır. 1960'lardan sonra Sirkeci'deki ucuz otellerin Laleli-Aksaray semtlerine kaymasıyla, semtte ticaret ve iş merkezi niteliği ağır basmıştır. Semtin sahil kesiminde Bandırma-Mudanya, İzmir vb. seferleri yapan vapur ve feribot iskelesi ile Sirkeci Garı'nın karşısına gelen kısımda Harem-Sirkeci araba vapuru iskelesi yer almaktadır. Eminönü İlçesi'nin Bahçekapı semti 1960'lara kadar konutların da bulunduğu bir bölge iken daha sonra tamamiyle bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Galata köprüsünün ayağının doğusunda, Eminönü meydanından Sirkeci'ye doğru şehrin Rumeli yakasını, Anadolu yakasına ve Boğaziçi'ne bağlayan şehir hatları vapur iskeleleri sıralanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra Cağaloğlu semtinin siyasal nitelik ve ağırlığını kaybetmiş olduğunu görmekteyiz. Ancak Osmanlı döneminde olduğu gibi bu dönemde de basın merkezi olma özelliği öne çıkmıştır.
İlçenin belli başlı semtleri: Eminönü, Sirkeci, Bahçekapı, Cağaloğlu, Sultanahmet, Süleymaniye, Çemberlitaş, Çarşıkapı, Beyazıt, Laleli, Kadırga, Gedikpaşa, Kumkapı, Çatladıkapı ve Mahmutpaşa'dır. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde cazibesinden hiçbir şey kaybetmeyen ilçe, sınırları içinde çok önemli tarihi ve turistik eser barındırır. Sadece ülkemizde değil dünyada da eşine az rastlanan bu eserlerden bazıları şunlardır: Sultanahmet ve Beyazıt Meydanları, Dikilitaş, Burmalı ve Örmeli Sütun, Çemberlitaş, Aya İrini Kilisesi, Yerebatan Sarayı, Topkapı Sarayı, Süleymaniye, Sultanahmet, Ayasofya, Küçük Ayasofya, Beyazıt, Şehzade, Yeni (Valide), Nuruosmaniye, Laleli Camii gibi camiler, Mısır Çarşısı, Kapalıçarşı, Gülhane Parkı, İstanbul Üniversitesi.

Eminönü , İstanbul Eminönü , Eminönü Resimleri , Eminönü tanıtımı , Eminönü anlatımı , Eminönü Hakkında bilgi , Eminönü tarihi


KaLpsiz Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #13 (permalink) Alt 26-02-2008, 22:35
αşкıмız güмє gιттι
 
hilebaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

sevda kurşunu
 
Kayıt: 04.04.2007
Yaş: 25
Mesajlar: 3.177
Rep gücü: 32
Rep derecesi: hilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsunhilebaz Oy Oy Oy Tutabilene Aşkolsun

 
tskler gusel bılgıler

k.çekmecede oturdugum ıcın okumak hosuma gıttı
hilebaz Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #14 (permalink) Alt 26-02-2008, 22:35
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK !
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.860
Rep gücü: 150
Rep derecesi: KaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır Geliyor

 
İstanbul / Esenler

Osmanlı döneminde Mahmutbey nahiyesi içerisinde birer Rum yerleşim yeri olan Litros ve Avas köylerinin etnik yapısı, Lozan Antlaşması'yla değişmiştir. Cumhuriyet döneminde Rum kökenli halkın Yunanistan'a göç etmesiyle boşalan köylere, Doğu Mekodanya'dan gelen Türkler iskan ettirilmiştir. Uzun yıllar mübadele köyü konumunda kalan Litros ve Avas isimlerini 1930'lu yıllara kadar korumuştur. 1937 - 1940 yıllarında gerçekleştirilen değişiklikle Litros-Esenler, Avas-Atışalanı olarak Türkçeleştirilmiştir. Bölge, Bizanslılardan kalma bir yerleşim alanıdır. Bu bölgenin en eski ahalisi Litros (Esenler) ve Avas (Atışalanı) adlarıyla kurulan köylerde yaşayan Rumlardır. Esenler veya Atışalanı Köyleri eski tarihlerde Bizans'ın şaşalı devirlerinde İstanbul'un Türk'ler tarafından fethine kadar Bizans köyleri olup, Bizans İmparatorluğu'na türlü tarım ürünleri yetiştirerek ekonomik katkıda bulunmuşlardır. Daha sonraları Rumların Litros (Esenler) veya Avas (Atışalanı) köylerini terk etmeleriyle, Devlet bu köyleri iskan yeri olarak kabul etmiş, bilahare Yunanistan'dan gelen mübadele göçmenlerini bu köylere yerleştirmiştir.

Esenler'i Davutpaşa yoluna bağlayan Ayazma yolu üzerindeki su kontrol kuyuları, şimdi Belediye oto Garajı olarak kullanılan Üçyüzlü, Ayazma Çeşmesi, Su Terazisi ve garaj içinde yıkık vaziyette olan Kilise güzel bir mimari örnek olarak karşımıza çıkar. İstanbul surlarının yıkılmasından sonra bu bölge toprakları askeri bakımdan önem kazanmıştır. İlçe Tarihinin İstanbul Tarihi içinde mütalaa edilmesi gerekir. İlçemiz tarihi eser bakımından zengin sayılmaz. Bizans ve Osmanlı dönemine ait çeşme, su kemeri, su terazisi ve sebil günümüze ulaşan tarihi yapılarımızdır. Bu eserlerin de kitabeleri tahrip edildiği için yapım tarihleri hakkında bilgi vermek mümkün değildir.
Bunlar: Avas kemeri, Atışalanı Çeşmesi, Atışalanı Sebili, Menderes Çeşmesi (Litros Ayazması), Yavuz Selim Çeşmesi ve Nene Hatun Çeşmesi.
İlçemiz kuzeyde Gaziosmanpaşa, güneyde Güngören, Güneydoğuda Zeytinburnu, batıda Bağcılar ilçeleriyle komşudur. Esenler, Atışalanı, Habipler olmak üzere; 4.9270 hektar alana yayılmış ilçe, 17 mahalleden oluşmaktadır. Başakşehir 4. Etap'ın da ilçeye katılmasıyla Esenler'in yüzölçümü toplam 5.227 hektara, mahalle sayısı da 18'e çıkmıştır. Esenler, İstanbul'un Avrupa yakasındadır. Kuzeyde Gaziosmanpaşa, güneyde Bağcılar ve Güngören, batıda Küçükçekmece, doğuda Bayrampaşa ilçeleriyle komşudur. 1993 yılı sonunda ilçe olmuştur.Esenler'in bulunduğu bölge, baştan Bakırköy ilçesine dahil iken, bu ilçe bölününce önce Bayrampaşa'ya dahil edildi. Daha sonra da müstakil bir ilçe olarak kuruldu. 16 mahalleden meydana gelen Esenler ilçesinin mahalleleri şunlardır: Birlik, Çiftehavuzlar, Davut Paşa, Fatih, Fevzi Çakmak, Habipler, Havaalanı, Karabayır, Kazım Karabekir, Kemer, Menderes, Mimar Sinan, Namık Kemal, Nene Hatun, Turgut Reis, Yavuz Selim. Esenler, çevresindeki Bağcılar, Küçükçekmece vd. ilçelerden farklı olarak, sanayi merkezi olmaktan çok bir yerleşim merkezi özelliğindedir. İstanbul Şehirlerarası Otobüs Terminali de Esenler�de bulunmaktadır.
Esenler , İstanbul Esenler , Esenler Resimleri , Esenler tanıtımı , Esenler anlatımı , Esenler Hakkında bilgi , Esenler tarihi


KaLpsiz Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #15 (permalink) Alt 26-02-2008, 22:37
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK !
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.860
Rep gücü: 150
Rep derecesi: KaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır Geliyor

 
İstanbul / Eyüp

Eyüp İstanbul Metropolitan Alanı�nın Batı yakasında, Çatalca Yarımada�sında yer almaktadır.İlçe doğuda Sarıyer, Şişli, Kağıthane, güneydoğuda Beyoğlu, güneyde Fatih ve Zeytinburnu, güneybatıda Bayrampaşa, batıda ve kuzeybatıda Gaziosmanpaşa ilçeleri ile çevrilidir. İlçe Haliç�in son bulduğu noktada başlayan, kuzeyde Karadeniz kıyılarına kadar uzanan 242 km2�lik geniş bir alana sahiptir. İlçe sınırları içinden Alibeyköy ve Kağıthane dereleri geçerek Haliç�e dökülmektedir. Arnavutköy ve İmrahor yörelerinin sularını alan Alibeyköy Deresi önce doğuya, sonra da güneye Haliç�e yönelmektedir. Yaklaşık 50 km uzunluğundaki derenin üzerinde Alibey Barajı mevcutdur. Eyüp tarihi merkezi Haliç doğal suyolu üzerinde bulunmaktadır. Kent yalnızca kurumsal, ekonomik ve politik bir olgu değil aynı zamanda tarihsel gelişim süreci içinde oluşan, bir mimari fenomendir. Şehirleri meydana getiren, anıtların birlikte var olmaları, yaşantıların, anıların, geleneklerin,ilişkilerin bağlantıların, bir öncekine saygının , etkileşimlerin , var olmaları daha da önemlisi birlikte var olmalarının birer tanıklığından başka bir şey değildir.

Kentin mekansal oluşumunda, hem coğrafi hem de tarihsel olarak bulunduğu yerin önemi büyüktür. Eyüp uygun topoğrafik yapısı, iklimi, suya ulaşım kolaylığı ve verimli toprakları nedeniyle tarih öncesi dönemden beri insanların yerleşmesi ve yaşaması için cazibe merkezi olmuştur. Kağıthane ve Alibey derelerinin birleştiği yerde 1949 yılında yapılmış olan Arkeolojik kazılar M.Ö. 2. yüzyıldan kalan bazı yapılara işaret etmektedir. Bizanslı Dionisios bu derelerin birleştiği yerde yapılmış Semestra Sunağı çevresinde bir yerleşimden bahseder. 1544�den 1550�ye kadar kentte bulunan Gilles Bizanslı Dionisios�u referans göstererek, Haliç�in eski çağlarda temiz suları, yeşil tepeleri ve koyları ile güzel bir yer olduğunu belirtir. Deniz ve rüzgarın şiddetine karşı korunaklı doğal bir limandır. Bölgenin Bizans dönemine ait (M.Ö.4 .y.y. �1453) açık bir tasvirini bulmak oldukça güçtür. En erken bilgiler Theodosius II�un arkadaşı Paulinus tarafından verilmektedir. Bu bilgiler Aziz Kosmas ve Damianus adlarına yaptırılmış bir kilisenin varlığına işaret eder. (Van Millingen 1899=170) Manastır büyük bir olasılıkla 5.yüzyılın ikinci yarsında yapıldı ve daha 6.yüzyılda yurt ve hamamı olan popüler bir şifa yeri oldu. 626�daki Avar kuşatması sırasında yıkılan manastır, 10.yüzyılda Michael IV (1034-1041) tarafından çeşitli eklemelerle daha geniş bir biçimde ve binayı bir duvarla çevreleyerek yeniden inşa ettirilmiş ve 15.yüzyıla kadar tamamı değilse bile bazı bölümleri ile varlığını sürdürebilmiştir.
Aziz Kosmas ve Damianus�a ait manastırın yeri tarihi kaynaklarda açık değildir. Ancak, 6. Yüzyılda kent valisi olan Prokorpius�un yaptığı tarife göre manastırın bugünkü Eyüp Camiinin hemen arkasında yer alan dik yamacın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. K.Ekrem Uykucu İlçeleriyle birlikte İstanbul isimli eserinde; Eyüp tepesinde �Ayamama� adlı bir saray ve manastır inşa edilir. Bu manastır kilisesinde; Bizans İmparatorları silah kuşanırlar. Bu gelenek, daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı padişahlarının da Eyüp�te kılıç kuşanarak padişahlıklarını ilan etmeleri şeklinde devam eder, demektedir. Ancak diğer kaynaklar ve tarihi kalıntılar göz önüne alındığında; bugünkü Eyüp�ün bulunduğu yerde Aziz Kosmos ve Damianos adına yaptırılmış olan manastırın dışında önemli sayılabilecek başka bir yapı bulunmadığı belirterek, Eyüp�teki ilk önemli yapının Osmanlılar tarafından Eyüp el-Ensari adına yaptırılan türbe, cami ve imaretten oluşan külliyedir diyebiliriz. Emevi halifelerinden Ebu Süfyan Muaviye zamanında (H.50 veya 52) Muaviye�nin oğlu Yezit�in kumandası altında büyük bir Arap ordusu İstanbul önlerinde göründü. Bu orduda Abbas oğlu Abdullah, Yezit oğlu Abdullah, İbni Zübeyr, Eba Eyyup Zeyd oğlu Halit gibi sahabeler de vardı. Arap ordusu elli bin kadar askerden ibaretti. Bunlar iki yüz bin parça kayıkla önce Rodos limanına oradan da İstanbul�a geldiler. Arap ordusu şehri sardı, savaş altı ay sürdü, Arap ordusunda bulunan Eba Eyyup savaş sırasında ishale tutuldu, hastalığı gittikçe şiddetlendi. Öleceğini anlayan bu büyük adam, ordu kumandanı Muaviye�nin oğlu Yezit�i ve ordunun belli başlı rükünlerini yanına çağırdı, öldüğü zaman kendisinin İstanbul surlarına pek yakın bir yere gömülmesini vasiyet etti. Eba Eyyup vefat edince vasiyetine uyularak cesedi surların yakınında hazırlanan mezara konuldu. Bizanslılar gece Zeyd oğlu Halit�in kabrinden bir nur yükseldiğini görünce şaşaladılar, sabah olunca imparator Arap ordusuna hususi bir elçi gönderdi. Surların yakınında görünen nurun ne olduğunu sordurdu. Araplar hâdiseyi çekinmeden anlattılar. Bunun üzerine imparator Eba Eyyub�a bir türbe yapılmasını ve kabrin başucunda dört kandil yakılmasını emretti. Bundan sonra Bizanslılar, her sıkıldıkları zaman Eba Eyyub�un ruhundan yardım istediler, hatta kabrin ayak ucundan çıkan suyu akıl hastalığının tedavisi için kullandılar.
Bir diğer kaynakta ise; Eba Eyyub el-Ensari�nin şehid edilişi şöyle anlatılmaktadır:Arap ordusu başarı gösterip şehri düşüremedi. O yıl kış da şiddetli oldu. Asker arasında dedikodu çoğaldı. Ordudaki herkes �Fetihten vazgeçelim, haraç alalım� diyor ve bu düşünce de ısrar ediyordu. Ordunun başında olanlar, aralarında uzun uzadıya konuştular. Fetihten vazgeçmeği ve haraç almağı kararlaştırdılar. İstanbul imparatoru da güç vaziyette olduğundan haraç vermeyi sevinçle kabul etti. Arap ordusu savaşı bıraktı. Bu münasebetle ordudaki sahabeler �Buraya kadar gelmişken İstanbul�a girip iki rekât namaz kılalım� dediler. Bunun için imparatordan izin aldılar. Eba Eyyup bin kadar askerle kalenin altına geldi. Bizanslılardan rehin almaksızın, korkusuzca ve tereddütsüz şehre girdi. Gerek kendisi, gerekse askerleri Ayasofya�da ikişer rekât namaz kıldılar. Ayasofya�nın İslâmlar için ibadet yeri olmasını Allah�tan dilediler. Ayasofya�dan çıkıp civarda dolaşırken papazların tahrikiyle Bizanslılar, misafirlerini öldürmek kararı verdiler. Askeri aldatmak maksadiyle ziyafetler tertip ettiler, �Şehri görünüz� diye Edirnekapısı�na doğru götürürlerken onlara saldırdılar. Bizanslıların saldırışını Arap askeri cesaretle karşıladı. Onlar da kılıçlariyle Bizanslıların üzerine atıldılar. Göz açıp kapayıncaya kadar Bizanslıların birçoğu yere serildi. Ne çare ki Arap askeri pek azdı, bununla beraber çarpışma üç saatten fazla sürdü. Damlardan, bacalardan, pencerelerden Bizanslı kadınlar ve çocuklar Müslümanlara ateş yağdırıyorlardı. Araplar vuruşa vuruşa Eğrikapı�ya geldiler. Kapıcıları ve bekçileri öldürdüler. Eba Eyyup Eğrikapı�dan çıkarken atılan bir taşla yaralandı. Ötedenberi biraz da rahatsız olduğundan bu vesile ile hastalığı şiddetlendi. Nihayet şehit düştü. Araplar, Eba Eyyup�u Eğrikapının yakınında bir meşelikte hazırladıkları kabre bıraktılar. Kabrin üzerine ölüm tarihini gösteren bir taş koydular. Ondan sonra İstanbul�dan ayrıldılar. Eyyüb Sultan ve Kutsal Emanetler isimli eserinde Recep Akakuş; �Halid bin Zeyd, Müslümanları cihada teşvik etmekle kalmamış, sekseni aşkın bir çağda İstanbul muhasarasına katılmış ve bu yolda kendi hayatını feda etmiştir.
İslâmın dinamizmini muhafaza edebilmek için çöller, vadiler, dağlar, uçsuz bucaksız ovalar aşarak İstanbul surlarının önüne gelen Halid bin Zeyd, muhasara esnasında hastalanmış, ishal veya astım hastalığına yakalanarak yatağa düşmüştür. Vasiyetinin olup olmadığını soran başkumandan Yezid�e cevaben : �Sizler için ehemniyet arzeden hususların artık benim için hiçbir değeri yoktur; şu kadar var k, Resul-ü Ekrem�den, İstanbul surlarının yakınına salih bir kimsenin defn olunacağını işitmiştim; umarım ki, o salih kimse ben olayım; bu sebeple öldükten sonra beni gaslediniz; nâşımı da İslâm ordusunun ilerleyebileceği en ileri noktaya götürüp defnediniz. Gerçekten o emsalsiz mücahit, ideali ve imanı uğruna savaşmak üzere geldiği Bizans surlarının yakınında düçar olduğu hastalıktan kurtulamıyarak Hakka yürümüştür. Vasiyeti aynen yerine getirilmiş, gasledildikten sonra nâşı, bugün kendi adı ile yâd edilen türbesinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Bi r rivayete göre yine vasiyeti icabı, mezarının üzerinde süvari atları dolaştırılmak suretiyle kabri, gizlenmiştir. Bazı tarihi kaynaklara akseden bilgilere göre, Hazreti Halid bin Zeyd�in, defin merasimini Eğrikapı civarındaki Tekfur Sarayından Bizans İmparatoru Konstantin, gönderdiği bir elçi vasıta ile durum hakkında bilgi istemiş, gördüğü fevkalâdeliğin sebebini sormuştu. Edindiği istihbarattan sonra, sırf Müslümanların kumandanı Yezid�i tahrik etmek üzere şu haberi gönderir: �- Ben İslâm Halifesi Muaviye�nin akıllı bir adam olduğunu zannederdim. Bu kadar akıllı bir adamın bu derece ahmak bir oğlu olacağını hiç düşünmemiştim. Hiç insan, ulularından biri vefât eder de nâşını düşman toprağına gömer mi? Onlar çekilir çekilmez ben toprağıma defnettikleri büyüklerinin cesedini çıkartır, vahşi hayvanlara yediririm.�
Bizans İmparatorunun bu tahrik ve tehdit edici bu haberi üzerine Yezid, cevaben şu haberi göndermiştir: �Şüphesiz, defnettiğimiz zat, Müslüman ulularındandır. Vasiyeti mucibince buraya defnedilmiştir. Yoksa o�nu yâd ellerde bırakmazdım...� ve hemen ilâve eder: � Bizler buradan çekildikten sonra İslâm ulularından Halid bin Zeyd�in kabri açılırsa nâşı, vahşi hayvanların önüne atılır ve bunun haberi bana ulaşırsa İslâm diyarındaki kiliseleri yıkar, taş taş üstüne bırakmam. Hıristiyanları da kılıçtan geçiririm.� Müslüman ordu komutanı Yezid tarafından gönderilen bu cevabi haber üzerine Bizans İmparatoru tutumunu değiştirir, Müslüman ordu komutanı ile antlaşma cihetine gidilir. İmparator, tahrip ve imha etmek istediği Hazreti Halid�e ait kabri korumayı, muhafaza etmeyi taahhüt eder. Hatta üstüne dört sütun üzerine açık bir kubbe inşa ettirir. Geceleri de burada kandil yaktırır. Buhari şarihlerinden Ayni, eserinde, yaşadığı devirde Halid bin Zeyd�e ait kabrin Bizanslılarca muhafaza edilmekte olduğunu haber vermektedir. Diğer taraftan yine tarihi kaynakların verdiği malûmata nazaran, Hazreti Halid bin Zeyd�e ait mezar ve türbe yüzyıllarca Bizanslılar tarafından korunmuş, ziyaret mahalli olarak kullanılmış, hâlen türbede bulunan ve kısmet kuyusu olarak anılan kuyunun suyu,akıl ve astım hastalıklarına şifa niyeti ile dağıtılmıştır. Lâtinlerin İstanbul�u istilâ edip tahrip edişlerine kadar Halid bin Zeyd�in türbe ve mezarı Bizanslılarca korunmuş, ziyaret edilmiş, kıtlık ve darlık zamanlarında kutsal bir mahal olmuştur. Ancak Lâtinler, İstanbul�u istila edince, Hıristiyanlara ait bir çok kilise ve benzeri kutsal yerleri yıktıkları gibi Hazreti Halid bin Zeyd�in mezarını ve türbesini de tahrip etmişler, ortadan kaldırmışlar. Aradan 7 asır geçmiştir. Fethin hemen akabinde, Fatih Sultan Mehmed�in hocası, Akşemseddin naaşın bulunduğu yeri belirlemiştir. Bunun üzerine bu yer kazılmış ve üzerinde �Haza kabr-i Eba Eyyub� ibaresi yazılı bir taş bulunmuştur.
Padişahın iradesiyle bir türbe yaptırılmıştır. Hazreti Halid bin Zeyd�in kabrinin bulunması ve burada bir türbe inşa edilmesinden sonra, şehrin ilk büyük selatin camii inşa edilmiştir. Bu yapılara bir medrese, hamam ve aşhane de eklenerek Türk çağının İstanbul�daki ilk külliyesi meydana getirildi. Yine padişah tarafından kurulan bir vakıf ile bu hizmet yapılarının yaşaması temin edilmiştir. İstanbul�un fethinin hemen arkasından inşa ettirilen bu külliye Eyüp yerleşmesinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Yahya Kemal, 5 Mart 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan �Bir rüyada Gördüğümüz Eyüp� başlıklı yazısında; �Eyüp, Türklerin ölüm şehri Eyüp, Avrupa toprağının bittiği sahilde İslam cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm bahçesine bir defa girenler, kendilerini bir servi ve çini rüyası içinde kaybolmuş gibi hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakikaten bir rüyada bulunuyorlar?. Çünkü İstanbul�u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857�inci senesi baharında, surlara karşı gördükleri bir rüya idi. İşte o rüya, Haliç�in kenarında gördüğümüz yeşil şehir oldu.� demektedir. Eyüp Sultan için yaptırılan külliye tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fakat, nüfus bu yörede gelip geçici idi. Buraya halk taşradan yılın belirli günlerinde ibadet için gelirdi. Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul�un iskanı için uygulanan Eyüp İstanbul Metropolitan Alanı�nın Batı yakasında, Çatalca Yarımada�sında yer almaktadır.İlçe doğuda Sarıyer, Şişli, Kağıthane, güneydoğuda Beyoğlu, güneyde Fatih ve Zeytinburnu, güneybatıda Bayrampaşa, batıda ve kuzeybatıda Gaziosmanpaşa ilçeleri ile çevrilidir. İlçe Haliç�in son bulduğu noktada başlayan, kuzeyde Karadeniz kıyılarına kadar uzanan 242 km2�lik geniş bir alana sahiptir. İlçe sınırları içinden Alibeyköy ve Kağıthane dereleri geçerek Haliç�e dökülmektedir. Arnavutköy ve İmrahor yörelerinin sularını alan Alibeyköy Deresi önce doğuya, sonra da güneye Haliç�e yönelmektedir. Yaklaşık 50 km uzunluğundaki derenin üzerinde Alibey Barajı mevcutdur. Eyüp tarihi merkezi Haliç doğal suyolu üzerinde bulunmaktadır. Kent yalnızca kurumsal, ekonomik ve politik bir olgu değil aynı zamanda tarihsel gelişim süreci içinde oluşan, bir mimari fenomendir. Şehirleri meydana getiren, anıtların birlikte var olmaları, yaşantıların, anıların, geleneklerin,ilişkilerin bağlantıların, bir öncekine saygının , etkileşimlerin , var olmaları daha da önemlisi birlikte var olmalarının birer tanıklığından başka bir şey değildir.
Kentin mekansal oluşumunda, hem coğrafi hem de tarihsel olarak bulunduğu yerin önemi büyüktür. Eyüp uygun topoğrafik yapısı, iklimi, suya ulaşım kolaylığı ve verimli toprakları nedeniyle tarih öncesi dönemden beri insanların yerleşmesi ve yaşaması için cazibe merkezi olmuştur. Kağıthane ve Alibey derelerinin birleştiği yerde 1949 yılında yapılmış olan Arkeolojik kazılar M.Ö. 2. yüzyıldan kalan bazı yapılara işaret etmektedir. Bizanslı Dionisios bu derelerin birleştiği yerde yapılmış Semestra Sunağı çevresinde bir yerleşimden bahseder. 1544�den 1550�ye kadar kentte bulunan Gilles Bizanslı Dionisios�u referans göstererek, Haliç�in eski çağlarda temiz suları, yeşil tepeleri ve koyları ile güzel bir yer olduğunu belirtir. Deniz ve rüzgarın şiddetine karşı korunaklı doğal bir limandır. Bölgenin Bizans dönemine ait (M.Ö.4 .y.y. �1453) açık bir tasvirini bulmak oldukça güçtür. En erken bilgiler Theodosius II�un arkadaşı Paulinus tarafından verilmektedir. Bu bilgiler Aziz Kosmas ve Damianus adlarına yaptırılmış bir kilisenin varlığına işaret eder. (Van Millingen 1899=170) Manastır büyük bir olasılıkla 5.yüzyılın ikinci yarsında yapıldı ve daha 6.yüzyılda yurt ve hamamı olan popüler bir şifa yeri oldu. 626�daki Avar kuşatması sırasında yıkılan manastır, 10.yüzyılda Michael IV (1034-1041) tarafından çeşitli eklemelerle daha geniş bir biçimde ve binayı bir duvarla çevreleyerek yeniden inşa ettirilmiş ve 15.yüzyıla kadar tamamı değilse bile bazı bölümleri ile varlığını sürdürebilmiştir.
Aziz Kosmas ve Damianus�a ait manastırın yeri tarihi kaynaklarda açık değildir. Ancak, 6. Yüzyılda kent valisi olan Prokorpius�un yaptığı tarife göre manastırın bugünkü Eyüp Camiinin hemen arkasında yer alan dik yamacın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. K.Ekrem Uykucu İlçeleriyle birlikte İstanbul isimli eserinde; Eyüp tepesinde �Ayamama� adlı bir saray ve manastır inşa edilir. Bu manastır kilisesinde; Bizans İmparatorları silah kuşanırlar. Bu gelenek, daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı padişahlarının da Eyüp�te kılıç kuşanarak padişahlıklarını ilan etmeleri şeklinde devam eder, demektedir. Ancak diğer kaynaklar ve tarihi kalıntılar göz önüne alındığında; bugünkü Eyüp�ün bulunduğu yerde Aziz Kosmos ve Damianos adına yaptırılmış olan manastırın dışında önemli sayılabilecek başka bir yapı bulunmadığı belirterek, Eyüp�teki ilk önemli yapının Osmanlılar tarafından Eyüp el-Ensari adına yaptırılan türbe, cami ve imaretten oluşan külliyedir diyebiliriz. Emevi halifelerinden Ebu Süfyan Muaviye zamanında (H.50 veya 52) Muaviye�nin oğlu Yezi t�in kumandası altında büyük bir Arap ordusu İstanbul önlerinde göründü. Bu orduda Abbas oğlu Abdullah, Yezit oğlu Abdullah, İbni Zübeyr, Eba Eyyup Zeyd oğlu Halit gibi sahabeler de vardı. Arap ordusu elli bin kadar askerden ibaretti. Bunlar iki yüz bin parça kayıkla önce Rodos limanına oradan da İstanbul�a geldiler. Arap ordusu şehri sardı, savaş altı ay sürdü, Arap ordusunda bulunan Eba Eyyup savaş sırasında ishale tutuldu, hastalığı gittikçe şiddetlendi. Öleceğini anlayan bu büyük adam, ordu kumandanı Muaviye�nin oğlu Yezit�i ve ordunun belli başlı rükünlerini yanına çağırdı, öldüğü zaman kendisinin İstanbul surlarına pek yakın bir yere gömülmesini vasiyet etti. Eba Eyyup vefat edince vasiyetine uyularak cesedi surların yakınında hazırlanan mezara konuldu. Bizanslılar gece Zeyd oğlu Halit�in kabrinden bir nur yükseldiğini görünce şaşaladılar, sabah olunca imparator Arap ordusuna hususi bir elçi gönderdi. Surların yakınında görünen nurun ne olduğunu sordurdu. Araplar hâdiseyi çekinmeden anlattılar. Bunun üzerine imparator Eba Eyyub�a bir türbe yapılmasını ve kabrin başucunda dört kandil yakılmasını emretti. Bundan sonra Bizanslılar, her sıkıldıkları zaman Eba Eyyub�un ruhundan yardım istediler, hatta kabrin ayak ucundan çıkan suyu akıl hastalığının tedavisi için kullandılar.
Bir diğer kaynakta ise; Eba Eyyub el-Ensari�nin şehid edilişi şöyle anlatılmaktadır:Arap ordusu başarı gösterip şehri düşüremedi. O yıl kış da şiddetli oldu. Asker arasında dedikodu çoğaldı. Ordudaki herkes �Fetihten vazgeçelim, haraç alalım� diyor ve bu düşünce de ısrar ediyordu. Ordunun başında olanlar, aralarında uzun uzadıya konuştular. Fetihten vazgeçmeği ve haraç almağı kararlaştırdılar. İstanbul imparatoru da güç vaziyette olduğundan haraç vermeyi sevinçle kabul etti. Arap ordusu savaşı bıraktı. Bu münasebetle ordudaki sahabeler �Buraya kadar gelmişken İstanbul�a girip iki rekât namaz kılalım� dediler. Bunun için imparatordan izin aldılar. Eba Eyyup bin kadar askerle kalenin altına geldi. Bizanslılardan rehin almaksızın, korkusuzca ve tereddütsüz şehre girdi. Gerek kendisi, gerekse askerleri Ayasofya�da ikişer rekât namaz kıldılar. Ayasofya�nın İslâmlar için ibadet yeri olmasını Allah�tan dilediler. Ayasofya�dan çıkıp civarda dolaşırken papazların tahrikiyle Bizanslılar, misafirlerini öldürmek kararı verdiler. Askeri aldatmak maksadiyle ziyafetler tertip ettiler, �Şehri görünüz� diye Edirnekapısı�na doğru götürürlerken onlara saldırdılar. Bizanslıların saldırışını Arap askeri cesaretle karşıladı. Onlar da kılıçlariyle Bizanslıların üzerine atıldılar. Göz açıp kapayıncaya kadar Bizanslıların birçoğu yere serildi. Ne çare ki Arap askeri pek azdı, bununla beraber çarpışma üç saatten fazla sürdü. Damlardan, bacalardan, pencerelerden Bizanslı kadınlar ve çocuklar Müslümanlara ateş yağdırıyorlardı. Araplar vuruşa vuruşa Eğrikapı�ya geldiler. Kapıcıları ve bekçileri öldürdüler. Eba Eyyup Eğrikapı�dan çıkarken atılan bir taşla yaralandı. Ötedenberi biraz da rahatsız olduğundan bu vesile ile hastalığı şiddetlendi. Nihayet şehit düştü. Araplar, Eba Eyyup�u Eğrikapının yakınında bir meşelikte hazırladıkları kabre bıraktılar. Kabrin üzerine ölüm tarihini gösteren bir taş koydular. Ondan sonra İstanbul�dan ayrıldılar. Eyyüb Sultan ve Kutsal Emanetler isimli eserinde Recep Akakuş; �Halid bin Zeyd, Müslümanları cihada teşvik etmekle kalmamış, sekseni aşkın bir çağda İstanbul muhasarasına katılmış ve bu yolda kendi hayatını feda etmiştir.
İslâmın dinamizmini muhafaza edebilmek için çöller, vadiler, dağlar, uçsuz bucaksız ovalar aşarak İstanbul surlarının önüne gelen Halid bin Zeyd, muhasara esnasında hastalanmış, ishal veya astım hastalığına yakalanarak yatağa düşmüştür. Vasiyetinin olup olmadığını soran başkumandan Yezid�e cevaben : �Sizler için ehemniyet arzeden hususların artık benim için hiçbir değeri yoktur; şu kadar var k, Resul-ü Ekrem�den, İstanbul surlarının yakınına salih bir kimsenin defn olunacağını işitmiştim; umarım ki, o salih kimse ben olayım; bu sebeple öldükten sonra beni gaslediniz; nâşımı da İslâm ordusunun ilerleyebileceği en ileri noktaya götürüp defnediniz. Gerçekten o emsalsiz mücahit, ideali ve imanı uğruna savaşmak üzere geldiği Bizans surlarının yakınında düçar olduğu hastalıktan kurtulamıyarak Hakka yürümüştür. Vasiyeti aynen yerine getirilmiş, gasledildikten sonra nâşı, bugün kendi adı ile yâd edilen türbesinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Bi r rivayete göre yine vasiyeti icabı, mezarının üzerinde süvari atları dolaştırılmak suretiyle kabri, gizlenmiştir. Bazı tarihi kaynaklara akseden bilgilere göre, Hazreti Halid bin Zeyd�in, defin merasimini Eğrikapı civarındaki Tekfur Sarayından Bizans İmparatoru Konstantin, gönderdiği bir elçi vasıta ile durum hakkında bilgi istemiş, gördüğü fevkalâdeliğin sebebini sormuştu. Edindiği istihbarattan sonra, sırf Müslümanların kumandanı Yezid�i tahrik etmek üzere şu haberi gönderir: �- Ben İslâm Halifesi Muaviye�nin akıllı bir adam olduğunu zannederdim. Bu kadar akıllı bir adamın bu derece ahmak bir oğlu olacağını hiç düşünmemiştim. Hiç insan, ulularından biri vefât eder de nâşını düşman toprağına gömer mi? Onlar çekilir çekilmez ben toprağıma defnettikleri büyüklerinin cesedini çıkartır, vahşi hayvanlara yediririm.�
Bizans İmparatorunun bu tahrik ve tehdit edici bu haberi üzerine Yezid, cevaben şu haberi göndermiştir: �Şüphesiz, defnettiğimiz zat, Müslüman ulularındandır. Vasiyeti mucibince buraya defnedilmiştir. Yoksa o�nu yâd ellerde bırakmazdım...� ve hemen ilâve eder: � Bizler buradan çekildikten sonra İslâm ulularından Halid bin Zeyd�in kabri açılırsa nâşı, vahşi hayvanların önüne atılır ve bunun haberi bana ulaşırsa İslâm diyarındaki kiliseleri yıkar, taş taş üstüne bırakmam. Hıristiyanları da kılıçtan geçiririm.� Müslüman ordu komutanı Yezid tarafından gönderilen bu cevabi haber üzerine Bizans İmparatoru tutumunu değiştirir, Müslüman ordu komutanı ile antlaşma cihetine gidilir. İmparator, tahrip ve imha etmek istediği Hazreti Halid�e ait kabri korumayı, muhafaza etmeyi taahhüt eder. Hatta üstüne dört sütun üzerine açık bir kubbe inşa ettirir. Geceleri de burada kandil yaktırır. Buhari şarihlerinden Ayni, eserinde, yaşadığı devirde Halid bin Zeyd�e ait kabrin Bizanslılarca muhafaza edilmekte olduğunu haber vermektedir. Diğer taraftan yine tarihi kaynakların verdiği malûmata nazaran, Hazreti Halid bin Zeyd�e ait mezar ve türbe yüzyıllarca Bizanslılar tarafından korunmuş, ziyaret mahalli olarak kullanılmış, hâlen türbede bulunan ve kısmet kuyusu olarak anılan kuyunun suyu,akıl ve astım hastalıklarına şifa niyeti ile dağıtılmıştır. Lâtinlerin İstanbul�u istilâ edip tahrip edişlerine kadar Halid bin Zeyd�in türbe ve mezarı Bizanslılarca korunmuş, ziyaret edilmiş, kıtlık ve darlık zamanlarında kutsal bir mahal olmuştur. Ancak Lâtinler, İstanbul�u istila edince, Hıristiyanlara ait bir çok kilise ve benzeri kutsal yerleri yıktıkları gibi Hazreti Halid bin Zeyd�in mezarını ve türbesini de tahrip etmişler, ortadan kaldırmışlar. Aradan 7 asır geçmiştir. Fethin hemen akabinde, Fatih Sultan Mehmed�in hocası, Akşemseddin naaşın bulunduğu yeri belirlemiştir. Bunun üzerine bu yer kazılmış ve üzerinde �Haza kabr-i Eba Eyyub� ibaresi yazılı bir taş bulunmuştur.
Padişahın iradesiyle bir türbe yaptırılmıştır. Hazreti Halid bin Zeyd�in kabrinin bulunması ve burada bir türbe inşa edilmesinden sonra, şehrin ilk büyük selatin camii inşa edilmiştir. Bu yapılara bir medrese, hamam ve aşhane de eklenerek Türk çağının İstanbul�daki ilk külliyesi meydana getirildi. Yine padişah tarafından kurulan bir vakıf ile bu hizmet yapılarının yaşaması temin edilmiştir. İstanbul�un fethinin hemen arkasından inşa ettirilen bu külliye Eyüp yerleşmesinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Yahya Kemal, 5 Mart 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan �Bir rüyada Gördüğümüz Eyüp� başlıklı yazısında; �Eyüp, Türklerin ölüm şehri Eyüp, Avrupa toprağının bittiği sahilde İslam cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm bahçesine bir defa girenler, kendilerini bir servi ve çini rüyası içinde kaybolmuş gibi hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakikaten bir rüyada bulunuyorlar?. Çünkü İstanbul�u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857�inci senesi baharında, surlara karşı gördükleri bir rüya idi. İşte o rüya, Haliç�in kenarında gördüğümüz yeşil şehir oldu.� demektedir. Eyüp Sultan için yaptırılan külliye tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fakat, nüfus bu yörede gelip geçici idi. Buraya halk taşradan yılın belirli günlerinde ibadet için gelirdi. Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul�un iskanı için uygulananpolitikalar çerçeveler neticesinde Eyüp Sultan külliyesi çevresine Bursa�dan gelenler yerleştirilmiştir. Böylece dini bir anının etrafında şehrin önemli ve Bizans surları dışında, yeni bir yerleşme bölgesi kurulmuş oldu.
Fatih döneminde başlayan imar hareketleri, Sultan II.Bayezıt ve özellikle Kanuni Sultan Süleyman zamanında inşa ettirilen cami, medrese, imaret v.s. ve kırk çeşme su yollarının yapılması gibi büyük imar faaliyetleri ile devam ettirilmiştir. Bu dönemde Eyüp büyük gelişme göstermiş olup; Eyüp yerleşme dokusu, bir önceki döneme göre fazla yayılmamakla birlikte mevcut doku içinde önemli imar hareketleri olmuştur. Mimari yapı, malzeme ve süslemelerde yansıyan üslubu ile Osmanlı klasik döneminin en güzel örneklerini sergilendiği yapılar, burada gelişen sosyal ve kültürel ortamın da bir göstergesi olmuştur. Osmanlı metin ve belgelerinde sıklıkla, Haslar, Havas-ı Konstantiniye veya Havas-ı Refiye adlarıyla anılan Eyüp Kazası İstanbul�un dört büyük kadılığından biridir. 17.yüzyılın ikinci yarısındaki Eyüp�ü anlatan Robert Mantran, Başkentin dış mahallelerini anlattığı bölümde Eyüp için; �Surların içinde her hal-ü kârda Türk�ün en kalabalık unsur olduğu karışık bir nüfus yaşıyorduysa da, surların dışında Halicin sağ (güney) kıyısında yalnızca Osmanlılar tarafından iskân edilen dış mahalleler büyümüştür. Bunların başlıcası olan Eyüp o kadar önemli bir noktaya gelmiştir ki, özel bir yargı alanı meydana getirmekte, kendi kadısı, kendi subaşısı ve mütevellisi bulunmaktadır. Eyüb, saf bir şekilde Türk olan bir merkezdir.... Kutsal bir ziyaret ve saygı yeri olan Eyüb, kalabalık, faal ve müreffeh bir kenttir.... Dükkâncılar, balıkçılar, zenaatkârlar, bahçıvanların yanı sıra, çok sayıda din adamı -ulemalar- bu kutsal yerde yerleşmek üzere gelmişlerdir. Ve gene kutsallık zihniyeti içinde ekâbiran ve yüksek kişilerde burada ikâmet etmekte veya burada kendilerine konut yaptırmaktadırlar. Cuma günü belde müminler kalabalığı tarafından istila edilmektedir ve kaymakçı ile yoğurtçu dükkânları bereketi tatmaktadırlar....
Buraya gelen İstanbul müslümanları, ticaret, kazanç, kâr hırsı ve yönetim kavgalarının dışarıda bırakıldığı bu kentte, kâfirlerle ilişkiden uzak bir şekilde, kendilerini gerçekten evlerinde hissetmektedirler. Eyüb, büyük kentin soysuz ve yozlaşmış dünyasının yanında sığınılacak bir liman gibidir� demektedir. Evliya Çelebi�nin verdiği bilgilere göre Eyüp Kadılığı; �500 akçelik bir Mevleviyettir. Kaza 700 köye yayılmaktadır, 16 nahiye naibi vardır; yıllık adalet geliri 10.000 guruştur. Bağı ve bahçesi çok mamur bir şehirdir. Dokuz bin sekizyüz kadar saray ve evi vardır.... Çarşısında tam bin seksen beş tane dükkân vardır. Bedestanı yoktur. Fakat bütün kıymetli eşyaları dükkânlarda bulmak mümkündür. Kavaf çarşısı, halis süt çarşısı ve Masumlar çarşısı mükellef ve süslü çarşılardır. Bu çarşının yoğurt ve kaymağı lezzetli, berber dükkânları pek süslüdür. Her Cuma binlerce kişi Hazreti Ebâ Eyyûbu ziyaret için geldiklerinden, o gün çarşı ve Pazar insan denizi halini alır. Zevk sahipleri kaymakçı dükkân balkonlarında oturarak halis süt, beyaz peynir, saf bal yiyip safa ederler.... Eyüp şehrinin suyu, havası güzel, kadın ve erkeklerinin güzelliği methedilir. Ayan ve eşrafı çoktur. Halkının çoğunu bilginler meydana getirir. Eyüb şehrinin has ekmeği, kaymağı, yoğurdu, şeftalisi ve kayısısı meşhurdur. Eyüb avlusundaki çınar ağaçlarına yuva yapan balıkçıl kuşları her sene başlarından iki tüyü baştan başa nurlu Eyüb Türbesi üzerine bırakarak hediye ederler...� demektedir. Edmondo de Amicis ise; İstanbul (1874) isimli kitabında Eyüp için; �Bu fevkalade bir sessizliğe gömülmüş aristokratik bir mahalle gibi uhrevi bir hüzünle beraber dünyevi bir hürmet hissini ilham eden bembeyaz, gölgeli ve şahane bir güzelliğe sahip bir mezar şehridir... İstanbul�un başka bir yerinde, ölüm tasvirini güzelleştiren ve korkmadan seyrettiren müslüman sanatı bu kadar zarafetle gözler önüne serilmez. Dudaklarda hem dua hem tebessüm uyandıran hüzün ve zarafet dolu bir kabristan bir saray bahçe, bir mabet�tir bu....�demektedir.
;Geleneksel musikisi ile insanları bir araya toplayıp, eğitip geliştiren simgesi, Tekke ve Dergâhlar kentin simgesel karakterini oluştururken; 19. yüzyılın başlarında Eyüp İskelesinden Bahariye�ye doğru kıyılar birçok sahilhaneler, sahil sarayları, kayıkhaneler ve kahvehanelerle süslüydü. İstanbul�un diğer semtleri gibi sık sık yangınlara sahne olan Eyüp, Sultan II. Mahmut zamanında büyük çapta imar edilmiştir. 19.yüzyılın başlarında, Tanzimat sonrası değiştirilen askeri kıyafetin imalatı için Defterdarburnu ile Eyüp İskelesi arasına III:Selim�in kızkardeşi Hatice Sultan�ın yalısının feriye kısmına nakledilen Feshane ile Haliç�te sanayileşme de önemli bir aşama kaydedildi. (1839). Feshane�de daha sonra aba ve halı tezgâhları ile dokumacılık başlamış, 1843-1857 yılları arasında İngiltere, Fransa ve Belçika�dan buhar gücü ile çalışan iplik, dokuma ve apre makineleri getirilerek fabrika daha da geliştirilmiştir. Ayrıca bu tarihlerde daha çok askeri ihtiyaçların karşılanması maksadıyla 1828�de Eyüp�te Riştehane ve İplikhane Kârhanesi adı verilen bir halat fabrikası kurulmuştur. Alibey ve Kağıthane derelerinin Haliç�e döküldüğü yerde, İstanbul�un elektrik ihtiyacını karşılamak amacıyla tesis edilmiş olan Türkiye�nin ilk termik elektrik santralı olan Silahtarağa Termik Elektrik Santralının yapımına 1911 yılında başlanmış ve 1914 yılında şebekelere ve abonelere elektrik verilmeye başlanmıştır. Ancak tesislerin çok eskimiş olması ve soğutmaya suyunun temininde güçlük çekilmesi nedeniyle 18.3.1983 yılında santralın üretimine son verilmiştir. İstanbul�daki, ilk Türk ve Müslüman yerleşmesi olma özelliği taşıyan Eyüp, Osmanlı - Türk şehirciliğinin tipik bir örneğidir.
Osmanlı Sultanları ve halkın gözünde kutsal bir yer sayıldığı için en değerli sanat ve kültür eserlerinin toplandığı bir merkez olarak gelişmiştir. Ebâ Eyyûb�un ahirette şefaatini kazanmak ümidiyle imparatorluğun seçkin kişileri burada türbelerini yaptırmış ve bir çok vakıf tesisleri kurmuş bulundukları gibi, zamanla burada büyük mezarlıklar gelişmiş, Eyüp Sultan adeta İstanbul�un seçkin bir kabristanı olmuştur. Ayrıca, yeni tahta çıkan her Osmanlı sultanına Eyüp Sultan Türbesi�nde devrin en büyük tarikat şeyhi veya şeyhülislâm tarafından kılıç kuşatılırdı. Taklid-i Seyf adı verilen bu merasim, tahta oturmak için biat merasimi kadar önemliydi. Saltanatın en mukaddes eşyasından sayılan Peygamber�in Sancağı da 1703 Patrona Halil İsyanı�na kadar Eyüp Sultan Türbesi�nde saklanmış, sonra Topkapı Sarayı�nda Harem Dairesi�ne alınmıştır. Özetle, Eyüp Sultan, Osmanlı siyasi düzeninde, son derece önemli bir makam oluşturmaktadır. Eyüp, Osmanlı Türk mimarisi, çinicilik ve hat sanatları bakımından da eşsiz bir müze durumundadır. Eyüp Sultan, aynı zamanda en önemli tekkelerin toplandığı bir merkezdir. Tekkelerin, Türk tasavvuf, edebiyat ve sanat tarihindeki seçkin yeri gözönüne alındığında, Eyüp Sultan bir fikir ve sanat merkezidir. Fatih Sultan Mehmed ve II.Bayezid İstanbul�un yeniden iskânı için özel bir çaba harcamışlardır. Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul�un iskanı için uygulanan politikalar çerçevesinde Eyüp Sultan külliyesi çevresine Bursa�dan gelenler yerleştirilmiştir. Daha sonra da nüfusun artırılması için İstanbul�a ve Eyüp�e göçmen kabul edilmiştir. Çektiği göçmen tipine bakılarak Eyüp�ün Balkanların bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Eyüp, işlevsel olarak İstanbul�a bağımlı küçük bir kasaba, önemli bir dini ziyaret merkezi ve büyük bir mezarlık alanıydı. Fakat yönetim bakımından, güneyde Büyükçekmece�den kuzeyde Arnavutköy�e kadar uzanan İstanbul�un Rumeli�deki hinterlandını kapsayan bağımsız bir kazanın, Haslar kazasının merkeziydi. Çok sayıda kayık ve suyolları ile işlek karayollarının varlığı, kırsal alandan kaza merkezine taşımacılığın, başkentin merkeze uzak ve karaya dönük diğer bölgelerine oranla, çok daha kolay olmasını sağlıyordu.
Haslar kazası esas olarak kırsal bir kazaydı; Eyüp kasabası merkezinde yaşayan kentliler kaza içinde azınlık olarak kalmaktadır. Ancak burada kırsallık farklı bir boyuta sahipti. Zira bu bölge taze süt, sebze ve çiçek gibi uzak tarım alanlarından getirilmesi mümkün olmayan malları İstanbul için üreten yörenin bir parçasını oluşturuyordu. Eyüp, aynı zamanda dinsel amaçlı ziyaret ve konaklama mekanı, buna dayalı imalat ve ticaret (seramik, çanak-çömlek, oyuncak atölyeleri) işlevleri ile İstanbul�un Haliç çevresindeki mekansal yapılanmasında bir son nokta olmuştur. 17. ve 18. Yüzyıllarda Anadolu ve Rumeli�deki huzursuzluklar ve aynı dönemde Avrupa�da ve Kırım�da toprak kayıplarının başlaması İstanbul�a göçü artırmış ve konut alanlarının yoğunlaşmasına neden olmuştur. Eyüp�ün bu göç olgusundan etkilenmesi ise 18. Yüzyılda olmuştur. Bu dönemde Eyüp, Kasımpaşa ve Üsküdar�da gecekondulaşmanın ilk işaretleri görülmeye başlamıştır. Lale devri olarak adlandırılan 1718-1730 yılları arasındaki dönemde Eyüp, mesireleri ve sahil sarayları ile ün yapmıştır. O zamanlar İstanbullularca Eyüp Sultan�ın meşhur sayılan pek çok özelliği vardı: Eyüp kebabı, Eyüp kaymağı, Eyüp oyuncağı, Eyüp kuş lokumu , Eyüp hacı lokumu, reçellik gülleri ve can erikleriyle, yazın türbe erikleri, sonbaharda Sultan Selim incirleriyle meşhur Eyüp bostanları, fulya tarlaları, lale ve sümbül bahçeleri, hanımların içinde ferace ve yaşmaklarını çıkararak kebap ve kaymak yedikleri türbe bahçesi, en girift yazıları hâkkeden mezar taşçıları vardı. Ancak, 18.yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri ve 1834 Tanzimat Fermanı bilimde, sanatta ilerleyen,sömürgeleşme ve sanayileşme ile zenginleşen Batının etkilerinin Osmanlı ülkesinde de yaşanmaya başlanması İstanbul�da yaşama alanlarının değişmesine yol açmış, sarayın Beşiktaş�a dolayısıyla Boğaz�a yerleşmesini müteakip prestijli yerleşim alanları Beyoğlu ve Boğaz kıyılarında gelişmeye başlamıştır.
Bu gelişmelerden sonra 19.yüzyılda Eyüp eski önemini kaybetmiş, Feshane, İplikhane, ilk enerji santralinin kurulması ile birlikte Haliç kıyıları sanayiye açılmış, Eyüp�te artık bir ziyaretgah, seyir ve mesire yeri değil, imalathaneler, sanayi çalışanlarının yerleştiği işçi mahalleri, orta sınıf konutları ve mezarlıklardan oluşan bir kenar semttir. Eyüp�te burada oturmak, öldükten sonra da bu kutsal çevrede gömülmek isteyen sakinlerin gündelik gereksinmelerini, Eyüp Sultan Camii, Türbesi ve çevresi ile mezarları ziyarete gelenlerin alışveriş taleplerini karşılayan kayda değer büyüklükte bir çarşı gelişmiştir. Çarşıda balıkçılar, süt pazarı... gibi Eyüp�ün İstanbul için besin üretici yönüne işaret eden kısımlar ile sahaflar, tespihçiler, yazmacılar, çömlekçiler, oyuncakçılar, hayvan pazarı, Cuma pazarı.... gibi Eyüp�e yoğun ziyaretçi varlığına işaret eden kısımların bulunduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Kısaca diyebiliriz ki; İstanbul�un ilk Türk-Müslüman yerleşmesi özelliğini taşıyan Eyüp, 15. Yüzyılda Ebâ Eyyub el-Ensari�nin türbesi ile birlikte inşa edilen külliyenin etrafında yer alan ilk mahalleye Bursa�dan getirilerek iskan ettirilen ilk yerleşimcilerden sonra, 16.-17.yüzyıllarda en prestijli günlerini yaşamış ve 18. Yüzyılın sonlarından itibaren Beyoğlu ve Boğaz kıyılarının önem kazanmasıyla birlikte yavaş yavaş yıldızı sönmeye başlamış, 19.yüzyılda artık sanayiye açılmış kıyıları ve sanayi çalışanlarının yerleştiği mahalleleri ile bir kenar semt haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilk dönemindeki kentlerin planlanması çalışmalarında İstanbul için farklı ülkelerden Batılı uzmanlar plan ve öneriler geliştirmiş, ancak hepsi de Haliç�i bir sanayi alanı olarak görmüşlerdir. Bunlardan geniş ölçüde uygulanan Prost Planı (1936) ve Haliç kıyılarında ve 1950�li yıllarda Topkapı�da sanayi bölgelerinin tesisi, bunun yanısıra 1940�lı yıllarda Rami yöresinde ızgara sistemle oluşturulmuş yeni yerleşme alanına Balkan göçmenlerinin yerleştirilmesiyle Eyüp yerleşmesi, sanayi ile içiçe girerek, Haliç kıyısı boyunca kuzeybatıya doğru büyümüştür.
1950�li yıllara değin dinsel kimliğin öne çıktığı bir su kenarı yerleşmesi olan Eyüp 1950�lerden sonra hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir.1957�de Başbakan Menderes�in, Prost�un planlarından hareketle yol açma girişimleri neticesinde, Rami Kışla Caddesi kuvvetli bir bağlantı yolu haline getirilerek Yeni Yol diye adlandırılan bir bulvar ile Eyüp Sultan Camii�ne bağlanmıştır. 1936/1937 yıllarında Henri Prost tarafından hazırlanan ve 1942 yılında Nafia Vekaletince onaylanan 1/2000 ölçekli plan neticesinde Haliç kıyıları sanayiye açılmış ve Eyüp�ün sosyal yaşantısı kıyı kullanımı açısından çok önemli bir darbe yemiştir. Haliç bölgesinde 20. Yüzyılda yoğunlaşan bu endüstriyel faaliyetlerin artıklarıda doğrudan Haliç�in sularına terk edildiği için diğer sosyal şartların tesiriyle de Haliç�in tabii dengesi bozulmuş ve yoğun bir kirlilik yaşanmıştır. Oysaki; Haliç�in dolmasını, dolayısıyla bozulmasını önlemek için çok eskiden beri çeşitli tedbirlerin düşünüldüğü ve bunların bir kısmının uygulandığı bilinmektedir. Bu tedbirlerin ilk ve esaslı olanı Fatih Sultan Mehmed tarafından alınmıştır. Fatih Sultan Mehmed, Haliç�in dolmasını engellemek için çıkardığı kanunla, Alibey ve Kağıthane derelerinin sularının toplandığı havzalar içinde ağaç kesmeyi, hayvan otlatmayı ve ziraat yapılmasını yasaklamıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi�nce yapılan ve 1985 yılında onanarak yürürlüğe giren Haliç Kamulaştırma planları neticesinde Haliç kıyıları sanayiden arındırılmıştır. Ancak yeterince itina gösterilmeyen bu çalışmalar esnasında çok sayıda eski doku örneği de yok edilmiştir. Eyüp açısından bu yıkımların en kötü sonuçlarından biri tarihi Feshanenin tescilli olan bölümlerinden birinin oldu bittiye getirilerek yıkılması, bir diğeri ise asırlar boyunca padişahların Eyüp Sultan�a kılıç kuşanma töreni için geldiklerinde karaya ayak bastıkları yer olan Bostan İskelesinin yok edilmiş olmasıdır. Plansız olarak yapılan ve hala da onanlı bir planı bulunmayan Haliç sahil yolu da Eyüp�e yapılan en büyük kötülüklerden biridir.
Bu konuda Eyüp Sultan Camii ve Yakın Çevresi isimli çalışmasında Nezih Eldem görüşlerini şöyle dile getirmiştir: �Tarihi mekansal kurguyu incelediğimiz zaman Eyüp Camii önünde bir yapı adasının kaldırılması ve önemli bir çeşmenin yok edilmesi bahasına yaratılmış olan mevcut meydanın bile, bir mimarlık ayıbı olduğunu yazık ki bugün pek çok mimara ve tasarımcıya bile anlatabilmek kolay olmuyor. Oysa camiye deniz yolu ile ulaşan yolların, nasıl bu kapılarda sonlandığını, açık büyük mekan olarak cami bünyesi içindeki ana avlunun boyutları ile ağaçları ile nasıl etkiyici olduğunu çocukluğumdan hatırlıyor ve bugünkü anlamsal kayıp için üzülüyorum. Türk mimarisinde hiçbir cami bir meydan üzerinde değildir. Camiler ve külliyeler geometrik yapılanma kurguları ile piramidal yükselişleri ile kültürel egemenliğin taş ve kurşun malzemeleri ile kalıcılığın simgesidirler. Faniliğin, geçiciliğin vurgulandığı, ahşap malzeme ve kişiselliği vurgulayan gölgeli parçalıklar ve kırıklıkları ile evler topluluğunca kucaklanmışlardır. Onların üzerinde yükselerek sadece uzaktan siluette algılanırlar. Yaklaşırken bütünü gördüğünüz mesafeler asla yaratılmamıştır.� Bu dönemde meydana gelen tahribatlardan bazıları şunlardır.
Ünlü anıt eserlerin çevresinde meydan açmanın, yol yapımı ve genişletme uygulamalarının neden olduğu tahribat Eyüp Sultan Camii�nin yerleşme dokusu ile eklemlendiği yerde yapı adalarından birinin ve kentsel doku ögelerinin kaldırılması ile meydan açılması sonrasında iskeleden bu önemli anıta yaklaşırken caminin çevresindeki ahşap yapılar topluluğu ve ağaçlarla kişilerde yarattığı etkinin azalması, cami avlusunun verdiği sürpriz ferahlık hissinin kaybedilmesi 1950�li yılların imar hareketlerinin karakteristiği olarak geniş arterler açmak uygulamasının sonucu olarak Eyüp Camii Meydanına saplanan bulvarın yapımı ile doku özelliklerinin silinmesi, oyuncakçılar çarşısının ortadan kalkması ? Surlara koşut geçirilen ana arterler nedeniyle Suriçi bitişiğinde yer alan, Eyüp�ün İstanbul ve Ayvansaray ile organik ilişkisini temsil eden Ya Vedût Mahallesi�nin hemen hemen ortadan kalkmış olması ? Haliç kıyısında üst kademe de, sürekli ve geniş bir sahil yolu uygulaması ile yerleşme-kıyı ilişkisinin koparılması, dört izli, refüjlü bu geniş kazıklı yol yapımı sırasında kıyının beton döşenmesi sonucu eski dokunun düşük seviyede kalması ve su yüzeyi ile ilişkisinin görsel olarak ta engellenmesi ? Boğaz Köprüsü ve çevre yolları ile birlikte (ki bu yolların yapımı sırasında İstanbul�da ilk şehitlerinde gömüldüğü en eski Müslüman mezarlığı özelliğine haiz Tokmaktepe Mezarlığı ortadan kaldırılmıştır) öngörülen Haliç Köprüsü�nün genişletme ve katlı kavşağı ile bağlantılarının yapımı sırasında sit alanının bir parçası olan Defterdar Mahallesi�nin yerleşme bütününden ayrı düşmesi, yapıların zemin kotunun altyapıdan aşağıda kalması, anıt yapıların yerlerinin değiştirilmesi veya tamamen ortadan kaldırılması. 1954 Kat Mülkiyeti Yasası ile 1974 İstanbul Kat Nizamları Düzenlemesi Eyüp�te de yükleniciler eliyle yık-yap-sat sürecinin işlemesine ve parçacı yaklaşımlara yol açmıştır. Diğer yandan sanayinin yoğunlaşması ile artan kaçak yapılaşma boş alanlarda yayılarak eski dokuyu sarmıştır. Tüm bunlar yoğunluğun artmasına, yolların genişletilmesi uygulamaları ile birlikte geleneksel dokunun tahrip olmasına yol açmıştır.
Bu süreç sonunda Eyüp�teki çiçek yetiştirme alanları da, Alibeyköy�deki sebze bahçeleri ve meralar da ortadan kalkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Eyüp, İstanbul�un dört büyük kadılığından (Bilad-ı Selase =Eyüp, Galata, Üsküdar, İstanbul Kadılıkları) biridir. Cumhuriyet döneminde ise; yerel yönetimlerin yeniden yapılandığı 1984 yılına kadar İstanbul Belediyesi�ne bağlı bir şube Müdürlüğü olarak idari yapılanmadaki yerini almıştır. 1980�li yıllarda çıkarılan 3030 sayılı yasa ile �Büyükşehir� kavramı tesis edilmiş, yerleşme merkezleri, bu arada Eyüp, İstanbul Büyükşehir Belediyesi�ne bağlı ilçe konumuna gelmiştir. Yerel yönetimlerin imar yetkilerini artıran bu yasaların da yardımıyla dönemin belediye başkanı marifetiyle başlatılan Haliç�in sanayiden arındırılması operasyonu çerçevesinde kıyıdaki imalathaneler ve Sütlüce�deki mezbaha kaldırılmış,sahilde yeni dolgu alanları tesis edilerek hızlı araç ulaşımına göre tasarlanan geniş ve kıyı kotundan yüksek, kazıklı sahil yolu düzenlenmiştir. 1984 yılında 3030 sayılı yasa çerçevesinde, Kemerburgaz yerleşmesi ve kırsal alanı Eyüp Belediyesi�ne bağlanmış,böylelikle Eyüp Karadeniz kıyılarına kadar çok geniş bir alanın yerel yönetim merkezi olmuştur.
Sonuç olarak, bugün Eyüp gelişme ekseni,Haliç kıyılarından,hatta Londra Asfaltı�ndan kaymış, yapılaşma baskısını kırsal alanında doğal çevrede de yaşamaya başlamış bir kara kentidir; suya bu kadar yakınken Haliç�in su yolu,dinlenme alanı ve manzara potansiyelinin değerlendirilmesini, tarihi ve doğal kimliğine uygun bir yerleşme düzenine kavuşmayı beklemektedir. Bilindiği gibi korunması gereken değerler doğa ve/veya insan tarafından oluşturulmuş olan ve arkeolojik,tarihi,estetik ya da etnolojik önemleri nedeniyle dikkati çeken,yer altında,yer üstünde ve su altındaki her türlü taşınır/taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarıdır. Konuya bu tanımın içerdiği kültür ve tabiat varlıkları açısından bakıldığında,Eyüp eşsiz zenginlikte bir yerleşme olarak belirmektedir.Gerçekten de,Eyüp hem anıtsal ve sivil mimarlık örneği yapıları ve yapı gruplarını hem de kentsel ve tarihsel sit alanını içeren,bu özelliği tescil edilmiş ve kabul görmüş bir mekandır. Diğer yandan,yerleşme alanındaki Pierre Loti Tepesi olarak isim yapmış olan Gümüşsuyu İdris Köşkü Tepesi ile Amcazade Vakıf Arazisi�nin yerleştiği tepe eski İstanbul�un seyredilebildiği önde gelen manzara noktalarıdır. Eyüp�ün kırsal alanının doğal zenginlikleri ise Karadeniz kıyıları ve akarsuların tanımladığı havzalar ve ormanlık alandır.Ormanın su kaynaklarının beslenmesi (su rejimi), Sağlık ve İstanbullulara dinlenme alanı olarak sunduğu olanakların yanısıra erozyonu (Haliç�in alüvyonla dolmasını) önlemek yönünden de önemli işlevi vardır.Buna ulusal savunma stratejisi de eklenince Belgrad Ormanları�nın bir kısmı �muhafaza ormanı� ilan edilmiştir.
Ormanlık alan, aynı zamanda Bentler adıyla bilinen tarihi su yapılarını barındırmaktadır. Roma döneminde yapılan su yolları ve kemerler,16.yüzyılda gelişen İstanbul�un su gereksinmesini karşılamak üzere Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Döneminde yapılan eklemelerle su yolları iyileştirilmiştir.Kemerburgaz ile Göktürk Beldesi arasındaki Uzun Kemer 711 m. Uzunluğu ile Mimar Sinan�ın irili ufaklı 33 su kemeri bulunan bu yapılar topluluğuna kattığı en büyük su yapısıdır. Eyüp�ün geçmişteki mesire yerlerinin bir kısmı halen mücavir alanında kalmakta,bir kısmı ise günümüzde yerleşik alana dönüşmüştür.Eyüp mücavir alanı sınırları içinde bulunan ve Karadeniz sahili boyunca açılan linyit ve doğal kömür ocakları ile taş ocakları ve bunların yerleşme ile bağlantılarını sağlamak üzere yapılan yollar çevrenin ekolojik dengesini bozan kullanımlardır.Buradan elde edilen linyit kömürü düşük kaliteli olup yakıt olarak kirletici bulunduğundan üretim bu yönden de verimlilik içermemektedir.İstanbul Metropoliten Alanı�nın sürdürülebilir bir yaşam çevresi niteliğini kazanması açısından �Kuzey Bandı� olarak nitelenen orman-havza-kıyı kuşağının doğal özelliklerinin ve içerdiği değerlerin korunmasının önemi açıktır.
Eyüp İlçesi sınırları içerisinde yer alan tescilli yapı ve yapı elemanlarına ait liste aşağıdaki gibidir:
Cami-Mescit : 38 Türbe � Kabir : 56 Mezarlık- Hazire : 121İmarethane : 1 Kilise : 3 Namazgâh : 7 Tekke ve Dergâhlar : 24 Medrese : 7 Su Tesisleri : 50
Sebil � Şadırvan : 8 Tarihi Ağaç : 7 Yapı Kalıntısı : 3 Kârgir Yapı :5 Mektepler : 11 Askeri Tesis : 1 İskele : 1 Kütüphane : 2 Hamam : 5 Çeşme : 116 Atik Duvar : 12 Sivil Mimarlık Örnekleri : 392 Kırkçeşme tesisleri (Kemer- Galeri-Havuz) : 14

Eyüp , İstanbul Eyüp , Eyüp Resimleri , Eyüp tanıtımı , Eyüp anlatımı , Eyüp Hakkında bilgi , Eyüp tarihi




KaLpsiz Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #16 (permalink) Alt 26-02-2008, 22:38
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK !
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.860
Rep gücü: 150
Rep derecesi: KaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır GeliyorKaLpsiz Bangır Bangır Geliyor

 
İstanbul / Fatih

İstanbul�un ilk büyük cami ve imaretinin çevresinde oluşan ve şehri fetheden sultanın lakabını taşıyan Fatih semti, Türk döneminin en ünlü ve simgesel nitelikli yerleşim alanlarından biridir. İkincil nitelikteki semtler sayılmazsa, Fatih, güneybatıda Bayrampaşa vadisine inen yamaçlarla Atikali ve Yeni Odalar (yeniçeri kışlaları) önündeki Etmeydanı ve Horhor Semtleri ile Aksaray�a bağlanır. Doğuda Saraçhanebaşı�ndan Şehzadebaşı ve Haliç�e doğru Zeyrek, Çarşamba ve Yavuzselim, Edirnekapı yönünde de Karagümrük gibi semtlerle sınırlanır. Constantinus Suru Fatih Külliyesinin hemen batısından geçer. Haliç�e inen vadiler arasında, �dördüncü tepe� denen bu yüksek plato, sınırları kesin olmasa da eski şehrin XI. Bölgesine tekabül eder. Semtin bulunduğu bölge, şehrin kuruluşundan bu yana dinsel simge statüsünü korumuştur. Constantinus�un (hd 324-337) anıt mezarı ve martirion�u daha sonra onun yerine yapılan İustinianos�un Havariyun Kilisesi, fetihten sonra da Fatih Sultan Mehmed�in büyük külliyesi ile taçlanmış ve şehir tarihinde, her zaman büyük imparator ve sultanların anılarıyla bütünleşmiştir. Constantinusun martirion�unun burada bulunması, şehirin kurulduğu dönemde bu bölgeye özel bir önem kazandırmıştır.

Constantinus döneminde şehrin ana ulaşım çizgisi Aksaray üzerinden Yedikule�ye uzandığı için, Osmanlı dönemine göre, şehir içinde ikincil bir statüde olmasına karşın, Bozdoğan Kemeri�nin su sağlama işlevi hem önemlidir - hem Haliç�i ve hem de Marmara�yı gören bir yerleşme alanı olması nedeniyle Constantinus döneminin ve sonrasının önemli sarayları bu bölgede yoğunlaşmıştır. Flasillia ve Augusta Pulheria�nın sarayları, Arkadius ve Modestus�un büyük sarnıçları, Bozdoğan Kemeri, Markianos Sütunu bu bölgenin sınırlan içindeydi. I. İustinianos döneminin (527-565) en büyük kiliselerinden biri olan Aziz Polieuktos Kilisesi de Bozdoğan Kemeri�nin güneybatısında platonun Marmara yamaçlarındaydı. Bugüne kadar yaşamış olan Bizans dönemi yapıları içinde kuzeyde Pantepoptes Manastırı (Eski imaret Camii) ve kuzeydoğuda Pantokrator Manastırı Kilisesi de (Zeyrek Kilise Camii) ortaçağ Bizans�ının bu bölgedeki önemli yapılarıdır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul�u fethedip şehre girdiğinde, kendisini İstanbul�un sayılı kişileri ve bu arada Papa Yanadosta karşılamıştı. Büyük Türk Hakanı Fatih, Yanados�u çağırarak bir süre onunla konuşmuş, İstanbul�da bulunan Rumların dinlerine dokunmayıp dinlerini yaşamalarının temin edileceğini bildirmişti. Aynı zamanda bu Türk padişahı Yanados�u şehirdeki Rum kiliselerinin başına getirmiş, O�na Patrik ünvanını vermişti. Yanados kendisine verilen Havariyun kilisesine giderek durumu papazlarına bildirmişti. İşte, Havariyun kilisesi günümüzdeki Fatih ilçesinin ilk kurulduğu yer olmuştu. Havariyun kilisesi harap hale gelince Fatih Sultan Mehmet burayı ilk inşaat yeri olarak seçmiş, kiliseyi yıktırarak Fatih Camiini yaptırmıştı. Zamanla Fatih Camii çevresinde yeni yeni binalar kurulmuş, böylece ilçenin çekirdeği meydana gelmiştir. İlçe, Fatih Camiinin bittiği tarihten sonra Fatih adı ile anılmaya başlanmıştır.
Batı kaynaklarına göre, Bizanslılar zamanında ilçenin kurulduğu yerde on iki Havariyun Kilisesi ile Bizans İmparatorlarına ait mezarlar vardı. 1204 yılında yapılan 4. Haçlı Seferi sırasında İstanbul Latinler tarafından kuşatılmıştı. Bu kuşatmada kilise yakılıp yıkılmıştı. Daha sonraki tarihlerde depremden zarar gören kilise daha çok harap olmuştu. Nitekim, Fatih Sultan Mehmet İstanbul�u fethettiği zaman Fatih ve yöresindeki kilise ve mezarlar bir harabe yığını halindeydi. Fatih, İstanbul�u alınca şehrin hemen imar ve onarımına girişmişti. Bu arada Fatih Sultan Mehmet�in yanında bulunan Akşemsettin, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Molla Zeyrek O�na başvurarak daha önce Ayasofya ve civarı ile Pantokrator�a (Zeyrek) yerleştirilen öğrenciler için bir medrese kurulmasını istemişlerdi. Fatih, ilim adamlarının isteğini kırmayarak büyük bir cami ile onun yanına Sahn-ı Semen (Sekizli Medrese) diye anılan binalar topluluğunun yapılmasını emretmişti. 17 yıl sonra tamamlanan bu eserler ilçenin gelişmesinde en önemli rolü oynamıştı. Fetihten sonra, Eyüp İmareti inşaatını izleyerek büyük bir sosyal ve kültürel etkinlik merkezi olan Fatih Külliyesi�nin kurulması (1463-1470) saraçların ve demircilerin çalıştığı büyük Saraçhane Çarşısı ve Şehzadebaşı�ndaki yeniçeri odalarının yapımı bu bölgede yeni mahallelerin gelişmesine neden olmuştur. Fatih Külliyesi İstanbul�a Türk döneminin karakteristik görünümünü kazandıran büyük külliyeler dizisinin ilk halkasıdır. Bine yakın çalışanı ve çevresindeki çarşılarla, bu külliye şehrin bundan sonraki gelişmesinde etkili olan yeni bir ağırlık merkezi yaratmıştır. İstanbul�un Trakya çıkışı, Bizans döneminden farklı olarak Edirnekapı�ya gelince, fetihten sonra şehirde yapılan dini ve sosyal işlevli yapılar da Haliç yamaçlarında yoğunlaşmış ve suriçinin üçte bir nüfusu Edirnekapı, Sultanselim, Fatih üçgeninde yerleşmiştir.
O dönemde Fatih Külliyesi, Edirnekapı yolunun tam ortasında bulunuyordu. Caminin dış avlusunun kuzeybatıya çıkan Boyacı ve Börekçi (ya da Çörekçi) kapıları çevresinde bir çarşı daha oluşmuştu. 15. yy�ın sonunda ya da 16. yy�ın başında Edirnekapı yolu üzerinde Atik Ali Paşa Camii yapılmıştır. Edirnekapı içinde Mihrimah Sultan Külliyesi�nin inşası sırasında, cami avlusunun altında dükkânlar yapılması, Saraçhane�den Edirnekapı�ya kadar sürekli bir alışveriş ekseninin de bu yol üzerinde geliştiğini kanıtlar niteliktedir. 16. yy�da İstanbul�da yapılan mescit ve camilerin üçte biri bu bölgededir. Yine 16.yy�da, Edirne yolunun suriçindeki bölümünde Fatih ile Edirnekapı arasında kara gümrüğü kurulmuştur. Süleymaniye gibi Fatih�te de cami çevresinde devlet büyüklerinin, özellikle ulemanın konakları vardı. Nitekim Nicolay, Fatih Külliyesi�ne ilişkin gözlemlerinde caminin çevresinde imam ve ulemanın oturduğunu ve her millet ve dine mensup misafirler için 200 adet kubbeli ev olduğunu yazmaktadır. (Burada külliye çevresindeki medreseleri, tabhaneyi ve kervansarayı kast etmiş olmalıdır). Ancak, Nicolay külliyenin dışında da 150 ev olduğundan söz eder. Bunların imaretten her gün aş alanların barınakları olduğu söylenebilir. İngiliz gezgin, bu odaların birçoğunun boş olduğunu da eklemektedir. Külliyenin geniş bir sosyal program olduğu Fatih�in vakfiyesinden bilinmektedir. Sanderson bu külliyeye tahsis edilen yıllık gelirin 16. yy�ın sonunda 200.000 düka altını olduğunu kaydeder. İmaretin bu zenginliği, Fatih bölgesinde ilk 200 yılın yoğun yerleşmesinin nedenlerinden birini açıklamaktadır. Fatih Camii�nin, medreseler arasında bulunan Fatih Meydanı olarak anılan, çeşitli etkinliklere açık ve bütün kenarları düzenli bir mimari ile çevrili, dört hektar büyüklüğündeki dış avlusu Atmeydanı�ndan sonraki en büyük şehir alanıdır. Burada medreselerde okuyan 300 öğrenciden başka, Evliya Çelebi�nin dediği gibi, �hal sahibi ve ehl-i dil olanlar da eksik değildi�. Çevresinde bulunan çarşılar, namaz vakitlerinde camiyi dolduran müminlerin çalıştığı yerlerdi. Cami avlusunda zengin bir sosyal alışveriş olduğu, şehirlinin yaşamını renklendiren birçok olayın bu avluda geçtiği açıktır.
Evliya Çelebi, dış avluda Boyacı Kapısı�nın yanında, her katı minare yüksekliğinde kat kat kulübeler kuran Sultan Budala Hasan Dede�den de söz eder. 16. yy�da yapılan İskender Paşa Camii, Edirnekapı�ya doğru Bayrampaşa vadisi yamaçlarındaki Mesih Mehmed Paşa Camii, Çarşamba�daki Nişancı Mehmed Paşa Camii gibi yapılar semtin anıtsal çevresini zenginleştirmiştir. Bunlara 17. yy�da yapılan Saraçhane�deki Ankaravî Mehmed Efendi Medresesi, Bozdoğan Kemeri yanındaki Gazanfer Ağa Medresesi, yine Saraçhane�deki Amcazade Hüseyin Paşa Külliyesi, Fatih Külliyesi�nin karşı köşesindeki Feyzullah Efendi Medresesi gibi öğretim yapıları da eklenmiş, böylece Fatih 18. yy�a kadar başşehrin sosyal ve kültürel yaşamındaki önemli statüsünü korumuştur. Bugün ilçemizi süsleyen Fatih Camii, daha sonraki tarihlerde yıkılmaya yüz tutan camiin yerine yeniden padişah III. Mustafa tarafından inşa ettirilmiştir. Fatih�in yaptırdığı eserler kümesi (külliye) içinde cami, medrese, hastahane, misafirhane, imaret, hamam, kervansaray, okul, kütüphane ve türbeler (Fatih Sultan Mehmet Türbesi, Gülba