Hayatı
Mehmed Âkif, İstanbul'da doğdu. Babası Tahir Efendi, Fatih profesörlerindendi. Annesi Emine Şerife Hanım, Buharalı bir ailenin kızıydı. Âkif, ahlâkı ve inancı sağlam bir ailenin çocuğu olarak, aynı özellikleri taşıyan bir çevrede yetişti.
Âkif, kitap ve defterle henüz dört yaşındayken tanıştı. Resmi öğrenimi ise Maarif Nezareti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlı (ilk) okulla başladı. Bu okuldan sonra, Fatih Merkez Rüşdiyesi'ne (ortaokul) devam etti.
Rüştiye tahsili boyunca, babasından bilhassa lisan dersleri aldı. Arapça, Farsça ve Fransızca'yı edebiyatıyla beraber anlamaya başladı. Şiir sevgisi ve merakı da bu sıralarda uyandı.
Rüştiye'den sonra Mülkiye'ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) geçti. Mülkiye, o devrin en parlak öğrenim kurumu sayılıyordu. Âkif, Mülkiye'de okurken babası öldü, ayrıca evleri de bir yangında yok oldu. Maddi imkânsızlık yüzünden bu okulu yarıda bırakmak zorunda kalan Âkif, Veteriner okuluna kaydoldu. Bu yeni okulun mezunlarına daha iyi iş imkanları tanınıyordu. Baytar okulunu birincilikle bitiren Âkif, dört sene kadar Anadolu, Balkanlar, Arabistan ve Arnavutluk'ta dolaştı; mesleğiyle ilgili inceleme ve araştırmalarda bulundu. Gezdiği yerlerde halkla sıcak bir kaynaşma sağladı.
İstanbul'a döndüğü zaman, Halkalı Ziraat Okulu'nda kompozisyon, Üniversite'de edebiyat dersleri verdi. Ayrıca Dârü'l-Edeb isimli okulda da öğretmenlik yaptı.
İslam ilimlerinde bilgili olan Ersoy, bu vasfıyla Kurtuluş Savaşı'na destek vermiş ve bir çok kere Anadolu'nun çeşitli yörelerinde halka seslenmiştir.
Vatanseverliği yanında ve tutucu bir şairdi. Yenilikcilik adı altında Tek dişi kalmış Canavar Modernizmine direnç göstermiş, özellikle hilafetin ve saltanatın kaldırılmasına karşı muhalefet yürütmüştür. Daha sonraları Cumhuriyeti kuran kadrolarla ters düştüğü için, ömrünün son yıllarını Mısır'da geçirmeyi tercih etmiş, ancak yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye dönmüş ve İstanbul'da ölmüştür.
Dini Yaşayışı
1) Çocukluğu Ve Gençliğinde Dini Hayatı
Mehmet Âkif'in dini hayatında önemli bir yeri olan çocukluk ve gençlik dönemi dini inancının oluşması ve gelişmesine geçmeden önce, dini inancın gelişmesinde bazı önemli hususlara dikkat çekmek istiyoruz. Din psikolojisinde dini yaşayışın incelemesinde dini duygu ve düşüncesinin önemli bir yeri vardır. Bu bakımdan dini inancın hissi ve zihni gelişmesini dikkate almadan, dini gelişmeden söz edilemez.
Bazı psikologlara göre; 'Gelişmekte olan çocuk, çevresinden sürekli gelen dini tesirlere ve tecrübelere karşı ruhen hazır durumdadır. Ondaki bu hazır oluş dışarıdan gelen tesirlere daima açıktır. Böylece o başta yakın çevresinin hayat şekilleri veya kültürel değerlerinin bilerek veya bilmeyerek etkisi altındadır. Bunların şu veya bu şekilde sürekli şuurlu veya şuursuz olarak çocuğa tesir etmeleri onun üzerinde bir takım alışkanlıklara ve davranış şekillerine sebep olabilmektedir. Bu onun çevresi ile ferdi yapısının ne derece sıkı ilişkiler halinde olduğunu ve dışarıdan aldığı tesirleri kendi içinde işleyen kendine has bir gelişmeyi davranışları ile ortaya koymaktadır'.
Bu realite göz önünde bulundurulduğunda Mehmet Âkif'in de yaradılış itibari ile, dini istidat ve kabiliyetle donatılmış olarak dünyaya geldiğini kolayca söyleye biliriz. Bildiğimiz kadarı ile ailesi içinde hazır bulunduğu manevi hava onun bu yöndeki istidat ve kabiliyetlerinin kolayca erkenden uyanmasına sebep olmuştur. Özellikle ona en yakın olan ana ve babasının büyük bir samimiyet ve teslimiyet içinde dini yaşayışa sahip olmaları, başka bir deyişle onların, içten gelen duygularla beş vakit namazlarını kılmaları, ramazanda oruçlarını tutmaları ve bunları büyük bir gönül zenginliği ve huzuru içinde yürütmeleri Âkif'in manevi aleme açılmasını kolaylaştırmıştır. Bu sayede Âkif manevi atmosferin zengin olduğu bir yuva içinde büyümeye ve bu havayı bol bol teneffüs etme imkanı bulmuştur. Ailesinden ve çevresinden aldığı muhafazakar tesirler Âkif'in kişiliği üzerinde şuurlu veya şuursuz bir şekilde etkili olmuştur. O bunları kendine özgü ifadeleri ile kamuoyunda yansıtmıştır. Bunu şiirlerinde ve diğer yazılarında görmemiz mümkündür.
Dini inancın Mehmet Âkif'in içinde uyanmasını temin etmek üzere bizzat babası Tahir Efendi onun dini terbiyesi ile şuurlu bir şekilde meşgul olmuştur. Nitekim babası oğlunu dini hayata alıştırmak üzere zaman zaman İstanbul’da ki camilerin ibadet vasfını teneffüs ettirmeye çalışmıştır. Bu Âkif'in ibadet hayatına şuurlu bir şekilde hazırlama hareketlerinin bir bölümüdür. Esasen Akif ailesini bizzat dindar insanlar olarak vasıflandırmaktadır. Böylece o, bir yandan evde aile fertlerinin diğer yandan da yakın çevrenin dini yaşayışlarına şahit oluyordu. Böylece hem aile içinde gördüğü ve duyduğu dini hayatla, hemde aile dışındaki dini hayat onun dini şahsiyetinin oluşmasında etkili oluyordu. Bu olumlu bir etkiydi. Bu etkiler ondaki dini inancın uyanışı ve hızlı hızlı serpilip gelişmesini sağlamıştı.
Onun ilk gittiği okul düzenli eğitimin ilk basamağını teşkil eden Emir Buhari Mahalle Mektebi'dir. O burada hayati bilgiler yanında dini bilgileri belirli bir program dahilinde öğrenmeye başlamıştır. Bunların başında Kuran-ı Kerimin öğretilmesi gelmektedir. Akif Kuran okumasını öğrendikten sonra ondan hayatı boyunca hiç kopmadığını ve ona bütün kalbiyle bağlı kaldığını, onunla manen ve maddeden daima birlikte yaşadığını her fırsatta dile getirmiştir. En azından okumakla da olsa onunla iç içe olduğunu, hayatı boyunca, duygu, düşünce, fiil ve hareketleri ile muhtevasına göre hayatının akışını ayarladığını görüyoruz. İşte Âkif buna daha çocukluk ve gençlik yıllarında hazırlanmış, ilerleyen yıllarda Kur'an ile yakinen meşguliyetinin ve onu içine sindirmesi sonucu, Kur'an hafızı olmuştur. Hatta o yüksek okulu bitirdiği yıl aynı zamanda hıfzını tamamlamak için altı ay müddetle yoğun bir şekilde Fatih İmamı Arap Hafız'a her gün akşam ile yatsı arası gibi bir cüz okumak sureti ile hıfzını kontrolden geçirmiştir. İşte bu hal Âkif’te ne kadar sağlam ve derin temellere dayanan bir dini hayatın inşa edilişini açıkça ortaya koymaktadır.
Mehmet Âkif'te olduğu gibi her çocukta Allah tasavvuru ve inancı kabul etmeye elverişli ve hazır bir ruhi yapının olduğunu söylemeliyiz. Nitekim çocuklardaki Allah tasavvuru ve düşüncesinin onların ruhi ve manevi gelişmeleri konusunda, psikolog ve düşünürler hemfikir olmakla birlikte bunun yorumlanmasını farklı şekillerde yapmaktadırlar.
Mehmet Âkif'in, aile içinde anne ve babasının, çevresinde ise, yakınlarının ve komşularının yaşayışlarını dini ve ahlaki beklentilere göre ayarlanması, aynı zamanda onun zihninde ve kalbinde Allah inancı ve tasavvuru başlatmış, giderek bu tasavvur onun içinde gelişmiş ve şekillenmiştir. Biz bu gelişmeye aynı zamanda derinleşmeye açılan bir gelişme olarak bakabiliriz. Nitekim onun gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerindeki şiir ve yazılarında bu tasavvurun ne derece kuvvetli bir Allah inancı ile beslenerek olgunlaşmış olduğunu görüyoruz. Özellikle "ey Müslümanlar Allah'tan nasıl korkmak lazımsa öyle korkunuz." mealindeki ayeti bir manzumesine başlık olarak almış olması Akif'in Allah inancının, asıl kaynağından beklenene uygun olarak nasıl beslediğini ve aslına nasıl bağlı kaldığını göstermesi bakımından oldukça belirleyici bir örnektir. Âkif, Allah'a itaat ederken veya teslim olurken samimi ve şuurlu bir şekilde hareket etmektedir. O Rabbinden korkmaktadır. Onun bu korkusu sığınmayı ve varlığını emniyet altına alıcı bir niteliktedir. Çünkü Rabbinden emin olmak için o böyle davranmaktadır. Zira korku insanı daha dikkatli ve daha terbiyeli davranmaya sevk etmektedir. Bu da hareketlerinde emniyetin devam etmesi ve insan varlığının ebediyen korunması demektir. Aynı zamanda korkudan dolayı alınan tedbirler ümidin ve emniyetin ifadesidir. Şu halde korku korunmanın ve geleceğin garantisinin ilk ifadesidir. Korkunun harekete geçmesi ile alınan tedbirler gelecek emniyetinin de garantisidir. Onun için Âkif Allah'tan korkarken ya da korkulmasını isterken onun beklentilerine göre hayatın programlanmasını ve geleceğin garantisini talep etmiş olmaktadır. Onun da arkasında yatan esas arzu var olmak ve varlığı muhafaza etmektir. Bundan dolayı Mehmet Âkif Allah korkusunun nasıl olması gerekiyorsa o şekilde yerine getirilmesini istemektedir. Onun bu inancında gördüğümüz kararlılığın ilk kökenleri çocukluktan gelen Allah tasavvurundan ileri geldiğini söyleyebiliriz.
Bir kere her Müslüman ailede Allah her vesile ile sık sık anılmaktadır. Bir işe başlarken, bitirirken, yemek yerken, içerken, yatıp kalkarken kısaca her fiil ve faaliyete Allah adıyla başlanmakta, Allah'a hamd ile bitirilmektedir. Verilen bilgiler, yapılan telkinler, edilen ibadetler Âkif'i kucaklamış ve onun ruhunu iyice sarmıştır. Özellikle bu söylediklerimizin hepsine anne ve babasının aktif bir şekilde katılması Âkif'e "ilerde sen de bizim gibi olmalısın" telkini yapmış ve onu yakından etkilemiş bulunmaktadır.
Gençlik yıllarına gelince; bu dönemde Âkif'in dini hayatının giderek olgunlaştığına şahit oluyoruz. çocukluk döneminde beklediği ölçüde ve beklediği gibi zihnine ve gönlüne yerleştirdiği Allah inancını yeni bilgilerin ışığında işlenmesi ile daha da sağlamlaştığını söyleyebiliriz. Günlük hayatın akışı içinde hayatını İslam dininin kendisinden yapması ve yapmaması hususunda beklediği taleplerine uydurduğunu söyleyebiliriz. Mesela; onun Rüştiye tahsiline devam ederken bir taraftan da özel olarak mesnevi dersleri alması manevi hayatını şekillendirirken takip ettiği yolu göstermek bakımından değer taşımaktadır. Nitekim Halkalı Baytar Mektebi'nde okurken günlük namazlarını kıldığını ve Ramazan orucunu tuttuğunu ve Cumalarını hiç geçirmediğini biliyoruz. Bu arada onun bir taraftan sürekli mesleki bilgi potansiyelini zenginleştirirken bir taraftan da dini yaşayışını İslami akış içinde ihmal etmediği görülüyor. Bunu da Mehmet Âkif "Halkalı Mektebi"nin camiinde dini yaşayışın tezahürlerinden biri sayılan ibadetlerini düzenli ve sürekli bir şekilde sürdürmekle gösteriyordu. Gerek efendiliği, derslerinde gösterdiği üstün başar, gerek ferdi ve sosyal fiil ve davranışlarında ki ölçülü ve yapıcı hali, gerekse dini ve ahlaki yaşayışına gösterdiği titizlik okulunda ki öğretmenleri ve çevresindeki insanların taktirlerini ve sevgilerini kazandırıyordu.
Mehmet Âkif'in düzenli öğretim yanında küçük yaşlardan beri sürdürdüğü takviyeli öğretim onun şahsiyetinin oluşmasında etkili olmuştur, diyebiliriz. Mahalle Mektebinde öğrenmeye başladığı Kur'an-ı, Baytar Mektebinde yanında ayırmamış ve düzenli Kur'an ile meşguliyetinin sonucu hıfzını ikmal etmekle sürdürmüştür. Şu halde Âkif, Kur'an ile her zaman isteyerek ve samimiyetle meşgul olmuş, onun tamamını hem metin hem de muhteva olarak hem zihnine hem de gönlüne yerleştirebilmiştir.
2) Yetişkinlik Dönemi Dini Yaşayışı
Çocukluk ve gençlik dönemlerinde dini inancını iyice pekiştiren Mehmet Âkif, bunu günlük hayatı ile birleştirmiş, hayatını inancı ile birlikte yaşayan insan haline gelmiştir. Onun Allah'a itaati, teslimiyeti ve sevgisi Allah'ın kelamına ve peygamberin sünnetine samimiyetle bağlılığı günlük hayatı akışında dini yaşayışın önemli bir yeri vardır. Esasen normal hayat dini hayatı ile iyice birbiri içinde eridiğinden Âkif dinin yönlendirici gücünü her zaman hissetmiştir. Bilhassa Kur'an ve sünnete göre yaşama ona göre hayatın kaynağıdır. O buralara o kadar samimiyetle bağlanmıştır ki onlar olmadan Âkif'i tasavvur etmek mümkün değildir. O, onlarla vardır, onlarla yaşamaktadır. Yine O, onlarla geleceğe bağlanmaktadır. Onlar hem kendisinin hem de Müslümanların hayat düsturu ve geleceğin garantisidir.
Esasen, yetişkinlik döneminin, Âkif'i vaktinden daha önce olgunlaştırdığını görüyoruz. O, dini inancını ve ahlaki kuralları ruhunun derinliklerine nüfuz edecek şekilde yerleştirilmiş olduğundan, sırası geldikçe bunları yaşantısı ile, hitabetleri, sohbetleri, şiirleri ile kısaca her şeyi ile pratikleştirmekte ve fiile dönüştürmektedir. Bunu kendi özel hayatında tahakkuk ettirdiği gibi Müslümanların hayatında da tahakkuk ettirmeye büyük çaba sarf etmiştir.
Bütün bunlar, Mehmet Âkif’in başta Allah'a sarsılmaz bir imanla bağlı olmasından ileri gelmektedir.O Allah'a o kadar inanmış ve bağlı kalmıştır ki hayat ancak onunla vardır. Yaşamak ancak onunla mümkündür. Eserlerine baktığımızda bunun mükemmel bir şekilde örüldüğünü rahatça görebiliriz: "Alan sensin, veren sensin senin hükmündedir dünya" derken onun külli iradeye sonsuzca bağlandığını, yani Allah'a teslimiyetini görmekteyiz. Mehmet Âkif"İstiğrak" adlı şiirinde;"tecelli ettik artık, anladım: sensin bütün dünya..."diyerek kânatın Allah'la var olduğunu, hatta ondan ibaret olduğunu söylerken bir bakıma tasavvufa meyletmekte, burada dünyada bütün hareketlerin Allah'ın tasarrufunda olduğunu dile getirmektedir. Esasen o Allah'ın kudretini ortaya koyarken, Ona olan içten ve samimi bağlılığını de belirtmektedir. bunu onun her halinde görmek mümkündür. Nitekim Âkif'in Allah'a dua ederken bazen sanki isyankar gibi görünen bir ruh hali göstermesi bile Allah'a olan bağlılığını ifadesidir. Bir Şiirinde;
“Ey bunca zamandır bizi te'dib eden Allah
Ey alem-i İslâm-ı inleten Allah!.
Bizler ki va'd-i ilahine inandık;
Bizler ki bin üçyüz bu kadar yıl seni andık"
diyen Âkif, burada Müslümanlarla birlikte kendi ruhunun derinliklerinde uzun zamandır biriken ve ruhunu bunaltan acıdan şikayet etmektedir. O bu şikayeti, acıyı kendilerine vermiş olan Allah'a bildirmektedir. Bununla Âkif; içinde duyduğu memnuniyetsizliğini ve ruhen bu bunalmışlığını dile getirmekte ve kurtuluş çarelerine yine samimiyetle Ondan beklemektedir. Âkif'e göre imparatorluğun başına gelenlere bakarak Allah Müslümanları uzun zamandır cezalandırmaktadır. Bu öyle üzerinde durulmayacak ve önemsiz bir ceza değildir, aksine İslam aleminin derinden ve ciddi anlamda ezilmesi ve inletilmesidir. Ancak Âkif, onların başına gelen bu felaketi hakketmediklerine inanmaktadır. Bundan dolayı büyük bir samimiyet ve büyük bir beklenti içinde ruhunda duyduğu şikayeti dile getirerek; "Ya Rabbi sen bizi eziyorsun, inletiyorsun; ama biz senin ilahi va'dine inandık, bin üçyüz yıldan beri hep seni andık, hep sana yaslandık ve sana bağlandık" demekte ve bunun arkasında, "bizim teslimiyetimizin, bağlanmışlığımızın karşılığı bu olmamalıydı" demeğe getirerek Müslümanları himayesi altına almasını, onları kendi hallerine bırakmamasını istemekte ve ümitle beklemektedir.
Mehmet Âkif’in Allah’a bağlılığını ve teslimiyetini iman ve ilhamının zenginliği ve derinliğini safahatında özellikle "hakkın sesleri" ile "hatıralar" bölümlerinde çok açık bir şekilde görüyoruz. Bütün bunlar hiç şüphesiz asıl kaynağının Allah’ın kelamından yani Kuran’dan birde sünnetten almaktadır.
Yukarıda belirtildiği üzere Mehmet Âkif'e çocukluğundan beri verilmekte olan İslami terbiye yetişkinlik döneminde yetişerek olgunlaşmış ve böylece günlük hayatın her safhasında bir Müslüman’dan beklenen davranışları olgun ve samimi bir hava içinde gerçekleştirmeye başlamıştır. Onun aldığı bu İslami terbiye sürekli ilimle beslenmiş ve neticede onun şahsiyetinin gelişmesinde bunlar birbiri içinde eriyerek iyice kaynaşmışlardır. Bunların tezahürünü safahatında şiirlerine konu başlığı olarak aldı ve buna bağlı olarak işlediği ayet ve hadislerde, ayrıca Kastamonu ve kazalarında, Konya, Balıkesir, Burdur, İstanbul ve yurdun diğer yörelerinde verdiği vaazlarda ve hitabelerde görmek mümkündür.
Böylece biz, O'nun dini yaşayışı içinde İslamın özüne yani Kur'an ve sünnete bağlı kaldığını müşahede ediyoruz. O, bunu hem kendi yaşantısında gösterirken hemde manzum ve mensur yazılarında Müslümanları ikaz ederek onların dini yaşayışlarını İslamın istediği şekilde pratikleştirmelerini sağlamak ve daha sağlıklı bir dini hayatı gerçekleştirmeleri için,, İslamın özüne ters düşen hurafelere ve batıl inançlara kapılmamalarını talep etmiştir. O halkın yaşayışında gördüğü hataları İslam adına düzeltmek üzere kendini her zaman görevli saymıştır. Mesela, “Süleymaniye Kürsüsünde” Rusya’ya giden Abdülreşit İbrahim’in ağzından orada ki Müslümanların İslam ve İslami hayattan uzaklaştığını, bilgisizliğe ve hurafelere kapılmalarını anlatırken, eskiden bir ilim merkezi olan rasathanesi bulunan Semerkand’ın bu günkü Müslümanlar elinde tanınmaz hale geldiğini, ilimden eser kalmadığını üzüntüyle söyleyerek, yapılanları şöyle dile getirmektedir;
“Ay tutulmuş ‘Kovalım Şeytanı kalkın’ diyerek
Dümbelek çalmada binlerce kadın kız erkek!”
Ayın tutulmasını şeytan işiymiş görecek kadar ilimden nasibini almamış ve safsataya düşmüş halkın hali ızdırap vericidir. Böylece şair Müslümanların bu hale getirildiğini ve insanların belirli tabiat olaylarını şeytan işi gibi göstererek İslam’a tamamen ters düşen bir tavır içinde olmalarını yadırgamakta ve bu durumu dümbelek çalarak izale etmeye çalışan Müslümanların haline istihza ile bakmaktadır.
Şu halde Mehmet Âkif yetişkinlik döneminde bir taraftan hayatını islamın beklentilerine göre düzenlemiş, diğer taraftan da inancını dini yaşayışıyla sürekli olarak beslemiştir. Böylece bu dönemde iktisab ettiği geniş dini kültürü ile olgunlaşmış, vaaz verebilecek, cemaati irşad edebilecek seviyeye ulaşmıştır.