HIZLI ARAMA
| Dini Konular İnanca dair herşey bu forumda konuşuluyor. |
![]() |
| | #21 (permalink) |
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | Kainatın Efendisi Yolumuz Onun yoludur O kalplerin nurudur Ona tabi olanların cennette bir yeri olur İnsanların en yücesi en doğru söz onunkisi Muhammed aleyhisselam kainatın efendisi Uymazsan eğer ona bütün çaban gider boşa Yapılan tüm iyilikler kalır bu yalan dünyada Ehli sünnetten olmalı Resulullah'a uymalı Allah’a itaattir bu yolundan ayrılmamalı |
| | |
| | #22 (permalink) |
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | GÜL’CE CAHİT YEŞİLYURT (1952) Gün ışığı adını öperek uyandırır badem ağaçlarını Her çiçek sana gözlerini açar gibidir Kuşlar bile diktiğin seher imâretini Sabah yelinin mahmûr saçlarında haşrolarak Kutsar gibidir Ve dolunay göğsünde taşıdığı için parmağının nadir kolyesini Baygın bir yüzle dolaşır mutlu zamanlar dilberi gibi Saçların karanlık geceler ayetidir Yüzünü gören der: Kutlu olsun sabahımız Ne vakit haberlerini duysam Hoyrat ağızlardan Nutkum tutulur bakar kalırım Başını okşayarak büyüttüğün süreçlerin katına çıkar Barbar bir minvalde topallayan günlerim Ne güne dek yaban kapılarından toplayacağım O cânım andacım Adını çirkin bir akla bulayıp şölenlerde gezdiren Buzul dudaklarında solduranlardan inan ki Kıskanıyorum adını Ne önemi var Hurdahaş hayatların mezadına bunca rağbetin Yadında çıkılır oysa göklerin emzirdiği bakir zamanlara Güller saçlarına sokulan mevsimlerin tortusudur Kızıl kıyamet bir efkâra teşne dudaklardır açılan Bulutların dudaklarından dökülen salavatlardır Bahar yağmurları Ki bahar Tâhâ veYâsîn donanmaları gibi Senin kamu âleme mâil rahîm gülüşündür Senin biricik menziline yağan billûr saatlerin Benim hüsran bahçelerini savuran kadavrama hayat üflesin Tut ki sana dair sayfalar diye güvercinler Çocukluğumun sedef burçlarına tünesin Şol yüce cenahımızdan İhlâl edilmiş taptaze ummanların Cânlara cân taşıyan safası esip gelsin Kederden yüzleri görülmeyenlerin Yumuşasın tenleri gönülleri kamaşsın Arş’a kök salan o kutlu başın Şöyle bir dönüp yönelsin semtimize Ha sen gülmüşsün bir an Ha kardan bir kıyamet kopmuş üstümüze Ha köklerin melekûtuna tutunmuş melûl yakarışlarımız Ha sen “amin”lerle geçmişsin Düşlerimizin saydam ovalarından. Yıldızların cümbüşü kurcalayan izzetli parmakları Şöyle değiversin diye sularına Yanyana bekleşirlerdi kalpleri çarparak kadınlar ve çocuklar Göklerin taze ilgisiyle baygın sularla Abdest alsınlar diye seçkin arkadaşları. Ah, yollarına bakıp duranlardan biri de ben olsaydım! Ya da ayağına çabuk yel Teşrifini fısıldayınca mescide Birden yarılan saflar arasından Süzülerek yanık misk kokularıyla Sırtını mihraba yüzünü ashaba dönüp selâm verdiğinde Yüzünün kereminden âşıklarına bağışlar sunup Munis bir heybetle namaza durduğunda Bir kuş olup mescidinin penceresine konsaydım Kur’ân okuyan Kur’ân’ın sesini duysaydım! Bir gülüşünü kapıp çığlık çığlığa Medine’nin dağlarına düşseydim! İçimizden biriydin Arş’a kök salmıştı başın Yüryüzünde gezinirken gövden Omuzlarının arasını öpmek için Sırtına sarmıştı gölgen Tüm yaratılmışlara bir şefkat olarak geldin Geçmişin ve geleceğin haberlerini getirdin Bizim gibi yiyip içsen de Asla değildin bizim gibi Sana vahyolunuyordu ötelerin ötesinden |
| | |
| | #23 (permalink) |
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | Bütün çiçeklerin içinde bir çiçek (gül), bütün taşların içinde bir taş (yakut), bütün insanlar içinde bir insan (peygamber) o. Şairin dediği gibi, Muhammedün beşerün lâ ke’l-beşer / Bel hüve yâkâtün beyne’l-hacer Mânâ: Muhammed elbette beşerdir, ama sıradan bir beşer gibi değildir. Belki taşlar arasında yakut ne ise, insanlar arasında Muhammed de odur. Sevginin damıtılmış, süzülmüş, rafine muhatabı olarak sevilen (maşuk), estetik sevgi imbiğinden geçirilip Müslümanların kalbine süzülen aşk (Muhammed). . Neler söylenmedi onun hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecektir de. Bütün söz ustaları kalemleri ellerine aldılar, adına na’t dediler onu anlattılar; tazarru dediler, ona iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi’raciye dizdiler şanını tebcil için. Adına gül dediler ve besteler yaptılar gül terennümünde, ilahiler söylediler gül deminde. Na’tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Rasul’ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta’lik. Hamdullah’tan Hâmid’e harf başına Muhammed diye yazdı divitler; Levnî’den Osman’a tel tel renk verdi maviler ve çivitler. Onun içindir ki ne yana baksa Rasul’den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Rasul’ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık Rasul için vardır ve Rasul, elbette eşya ve varlık kadardır. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Rasul’ün gül yanağından alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve hitap... Kimiler gül deyip ömür boyu gülerler; kimiler gül deyince gül uğruna ölürler. Muhammed, benim Efendim. Efendim’i anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Muhammed harflerinden Muhammed söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!.. Gülün kokusunu taşıyan bilgi canda ışık; ama bir gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yüktür. Gülünce yüzünde güller açan güzeller, yüzyıllarca bütün güzelliklerini bir tek güzellikten damıtarak yaşadıklarının farkındaydılar; yazık ki teknoloji çağında bunu kaybettiler. Oysa beşeriyet bütün zaman ve mekan boyunca onu bilememenin ve onu sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük hakikat şu ki başını nereye vursa o Efendiler Efendisi’ne sığınmaktan başka kurtuluş bulamayacak, Efendim’i örnek almadıkça ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacak. Eller nakış nakış, desen desen Muhammed’i dokudukça, kağıtlar renk renk, deste deste Muhammed’i okudukça ancak kurtulacak beşeriyet. Onun gül damlası terinin ıtırlarında bülbüller yaşar aşk ile, ve aşk ile yanağının rengine pervaneler düşer. Çünkü kimin eline değerse bir gül, elleri gül kokar onun. “Eğer Elçi’nin vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.” der Mevlana. Lisan ve kalem onu hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bu yüzden biz haddimizi elbette bilecek ve Zekâî Mustafa Dede’den ariyet bir beyit ile ona iltica edeceğiz: Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah Elbette hasretini terennümdür kasdımız Efendimizin, cür’etimiz ise içimizin yanışından. Varlığa o iken sebep, hayalinden ya fikrinden, hiç olmazsa adının zikrinden nasıl duralım ayrı. |
| | |
| | #24 (permalink) |
![]() ../TURKEI:D/.. Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 12.995 İtibar Gücü: 98 | emekleriniz icin tsk........ dewami dilegi ile |
| | |
| | #25 (permalink) |
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | Sen Gİdİnce Efendİm SEN GİDİNCE EFENDİM Sevgili! Sen gitmiştin... Koyup bir başımıza, bırakıp pak ellerimizi, gurbetlerine salmıştın bizi. Yetim kaldık, öksüz kaldık ve ellerimiz kirlendi yokluğunda... Sen gitmiştin... Ayrılıkların dilini hece hece ağlıyoruz şimdi. Akşamlar iniyor dağlara ve hasretimiz yankılanıyor yamaçlarda. Sevgili! Nasıl gelelim sana ; huzuruna nasıl varalım, yalvaralım?!. Ve duyurabilsin mi sesini!?. Efendim, duyar misin sesimizi?.. Sevgili! Sen aşk ikliminde sultan, sen güzellik şahikasında dolunay, sen vefa göğünde hilal. Biz bir bakışının dilencisi, biz dolunay tutkunları, biz bayramı gözleyen oruçlar. Güzellik ordusunun hakanı sen, gam ruzigârinda gedalar biz. Sen imrenme, biz ayıplanma. Sen özüsün varlığın ve biz varlık iddiasında küstah yoksullar. Sen sabah yıldızlarının ışığı, biz gaflet uykusunda kervancı. Dert ve keder denizinde çığlık çığlığayız biz, kumrular ve bülbüller seni bestelemekte oysa. Çığlıklarımızı bestelere karıştırıver efendim, düşkünlerine, savrulmuşlarına kulak ver. İtivermezsin elinin tersiyle bizi, değil mi efendim?.. Sevgili! Sen gitmiştin... Yokluğunda kaybettik önce varlığımızı ve sonra yok eyledik aklımızı da. Hasretinle akan zamanlarda cevherimiz özden, madenimiz mıknatıstan ayrıldı. Sen gitmiştin... Gönüllerimiz billur kadehler gibi çalındı sengsarlara; ırmaklarımız mecralarında susuzluğa mahkum edildi. Sen gitmiştin... Çelik mermere çarptı, iradeye ateş düştü yokluğunda. Hasretinden akıllar yitirildi efendim, gönüller gölgelere düştü. Kucak kucağa güneşlerimiz söndü, dudak dudağa denizlerimiz kurudu ve sen gitmiştin efendim. Sen gitmiştin... Seninle birlikte her şeylerimiz gitti. Şehitlerimiz kefenlerinden sıyrıldı senden sonra; kanlarımız sahralar doldurdu. Kelimelerimiz anlamlarını yitirdi, kutlu erlerimiz tutsak oldu nefis ordularına... Hiçbir şey kazanmadık ayrılığında, efendim, hiç kâr elde edemedik. Aldandık, hep aldandık. Delilimizi yitirdik, delillerimizi yitirdik. Dillerimiz dilim dilim edildi efendim. Bize sevmeyi unutturdular ilkin; sonra sevginin ne olduğunu... Kendi gönlüne ihanet edenlerimiz, gönlün kendisine ihanet ediyorlardı artık. Vurgunlar yedik pes pese efendim... Ve sen gitmiştin. Sevgili! Sen gitmiştin... Biricik sığınağımız, varlığımızın övüncü, yüz akımızdın. Hayırları söyleyip gitmiştin, biz ser işler olduk. Uzun uzun emellere kapıldık, kapılanıp kaldık umutların kapısında. Yolunda yürümekten üzerimize düşen, baş kaldırdık önce ve sonra yıkılışlar gördük hep efendim. Ellerimiz vardı açıldıkça dolan, uzandıkça verilen; böğrümüzde kaldı ellerimiz. Hanım idik halayık olduk; bay idik köle edildik. Sen gitmiştin... Yanmış igsilerle kara bahtımıza kara resimler çizdiler. Aşk dervişleri avare, pejmürde, hercâyî rüzgârlara kapıldılar, dönüşlerinin ahengini kırdılar. Bölük bölük kadınlarımız, grup grup erlerimiz, demet demet çocuklarımız, kimi güler, kimi ağlarken yitirdiler kendilerini. Ve sen gitmiştin efendim... Sevgili! Hani bir aşk idin, bir güzellik idin sen, güzellikle askın kesiştiği prizmada. Güzelliğin cihanı gösteren bir ayna; aşkın o aynanın cilası idi hani. Güzelliğin olmasa efendim, aşkı hiç bilmeyecekti cihan; aşkın olmasa güzelliği hiç anlamayacaktı. Aşk pazarında mezat hep güzelliğine; güzellik yurdunda yollar hep aşkına durmuştu efendim... Ve sen gitmiştin... Sevgili! Derd ile ağlayandın; hem derde salandın!.. Gönül yurdunda çaresizlerin çaresi, hastaların merhemiydin. Saadetle yasamış, saadet çağını yaşatmıştın. Suretleri ve canları iman ile sen şekillendirmiş, "Lâ" ile "Illa"yi i'câz ile sen dillendirmiştin. Sen gidince, ey sevgililer sevgilisi, güvercinlerimiz tuzaklara esir düştü; Hüdhüdlerimizin mil çekildi gözlerine. Artık düşmanlarımız dostlar arasında; dostumuz düşman içinde. Divanelere döndük, yaya kaldık yolunda. Kendimizi unuttuk, seni bilmez olduk... Sana muhtacız!.. Sana en fazla muhtacız. En fazla sana muhtacız. Uyandır bizi uykumuzdan... Gel ey sevgili! Bir gelişle gel, bir gülüşle gel. Doğ ufkumuza, sar dünyamızı, gir gönlümüze yeniden... Sana muhtacız... Sana en fazla muhtacız... iskender Pala |
| | |
| | #26 (permalink) |
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | NURUNDANDIR BÜTÜN RUHLAR “Beni seven cennette benimle beraber olur” Mihrabım! Mihrabıma uğra saba yeli,huzuruna varıp edeple, selamımı ilet, heceler yarım yamalak, heyecanlar salkım saçak.... “Ant olsun kuşluk vaktinde...” onun saçlarını kıskanmaktan gecenin bağrı yanık;gece yarısı hasretle uyanıktır. “Güneşe ant olsun ...” ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedi ve ondan daha kıymetli bir hazineyi hiç gizleyemedi. Ahmet !... gönüller gıdası ruhlar şifası...Gözlerin feri ,şerefin zaferi... Dudağının değdiği bir güle bin can feda Ahmet, eline değişmiş bir ele cihanca cihan feda ! Işığım! Göz kırpasıya Burakınla vardığın yere bin yılda varamazken berk uran melekler ,nasıl aşkına dönmesin zeminler ve zamanlar ,nasıl tutulmasın burçlar ve felekler.Sen var iken kıblem,gök ile yerin hangi varlığa adansın ya emekler,ya hangi renk iltica etsin dallarına çiçekler ? Cemalini gören aşık iken nurum,gamzene rüyada olsun ermesin mi tennure kelebekler ? Günaydınım ! Tohum versende bize mahsul olabilseydik,kanat olsan da bize katına varabilseydik. Şarkıların ürperdiği şebnem avuçlarında Medine rüzgarlarının ışıltılı kumlarınca Yanabilseydik,sana kanabilseydik. Bir kez olsun aşkınla döktüğümüz gözyaşlarından abdest alabilse ve denizine bir kez olsun dalabilseydik, ya denizinde kalabilseydik. Himalayalar kadar kara yüzümüzü kara yerlere sarabilseydik; bağrından raziye ve marziye ilhamlar alabilseydik. Sevgilim! Kutlu gelişine yüz bin selam olsun, sen aydınlık içinde aydınlık,sen açıklık içinde açıklıktın. Seninle sevgiler sevgili olur , seninle muhalimiz hâle dururdu. Mühürleri kaldırmada son idin sen,can kilitlerini açmada sonuncu,gülümsesen. Seni görenlerin güneş düşerdi gözünden , seni sevenlerin ışık yayılırdı yüzünden. Birer efsaneydi iki yanağın;hayal ile hatıra eleğim sağmalarıyla karanın ve ağın. Sultanım ! Adına altınlar bastıran sultanlar şehirler alırdı, şimdi şehirleri düşüyor adınsız sultanların,adını gizli anıyor aşık-ı nalanların. Kulluk prangaları çözülünce ayağımızdan,azat oldu zülfünün zenciri solumuzdan ve sağımızdan... Ashabının kara kerpiçte gözsüz gördüğünü , biz cilalı aynalarda yitirdik de yaptık düğünü. Tedavisinde hayat bulmuş hekime düşman hasta gibiyiz, mürebbisine kin güden çocuklara yasta gibiyiz. İnsanlık güneşe nispet zulmete döndü , balıklar suya öfkelendi,kuzgun ete döndü,bahtımız hasrete döndü... Hasretim ! Gümüş tenli Yusuf’u arayanlar gül teninde Yusuflar Ülkesine girdiler;cennet peşinde koşanlar gül cemalinde cennetlere erdiler... “Körün elinden tutana Hak’tan yüzlerce ecir vardır!” buyurmuştun. Kıyam et,tut körlerin elinden ve İsrafilleyin kıyametten evvel bir kıyamet kopar. Yıllar yılı kendi yatağını öpen nehirlerce ak ezeli özlemlerimizin yokuşlarına ve öğüt, yine öğüt , yine öğüt aşk tanelerimizi değirmenlerinin nakışlarına... Övüncüm! Ruhlarımızdan kuşluklar geçti, gün geçti... Akşam oldu,düğün geçti... ve gece olmadan ,Yesrib’in güneşi,kerem kıl, tüllenen hayallerimize bir huzme bıraksın himmetin ve artık getirdiğin kutsal emanetin kaybolacağından korkmasın ümmetin! Kalbimizi kaydırmadan ,bize onu haşre dek baki kılma ruhsatı ver ve yalın unutuşların poyrazında bırakıp bizi bir başımıza, belleklerimizin tereddüt dolu zembereklerinde kıvrandırma yeter. Gel son kez ilk baharımızol! Bu mevsim güller incitilmesin,gamküsarımız ol! Ömrüm! Tâhâ ve Yâsin aşkına... Öncesinde senin aşkın yoksa neye yarar ölüm ! ... |
| | |
| | #27 (permalink) |
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | MUHAMMED (A.S.M.) MUHABBETTİR Aşk ehli taşı gediğine koymuş: Muhabbetten Muhammed oldu hasıl Muhabbetsiz Muhammed'den ne hasıl? Çölde açan bir güldü o. Rengi solmaz, kokusu tükenmez bir gül. Sevginin bedelini ödeyen Yakub gibi, uzaktaki Yusuf'u koklayan bir yürekle gözlerini takas edenler alabilirdi o gülün kokusunu. Aşkı ve acıyı ondan öğrendik. Yaşamanın ve ölmenin, ölmeden önce ölüp öldükten sonra yaşamanın sırrını o öğretti bize. Göklerin sofrasını o açtı önümüze. Onun sayesinde tenezzül buyurdu Allah yüreklerimize. Evet, aşkı ondan öğrendik: Sevdi ama sevdaya "kara" çalmadı. Sevdanın yüzünü karartmadan sevmeyi beceremeyenlere, "ak sevda"yı öğretti. Aşka istikamet açısı verdi. Sadece o açıyı takip edenler aşkın sırrına erdi. Başkalarının öğrettiği aşk sahibini tutuklayan bir tutkuya dönüşüyordu. Onun aşk öğretisi ise sahibini özgür kıldı. O aşk çizgisini izleyenler sevdikçe özgürleştiler, özgürleştikçe sevdiler ve sonunda hayatı bir demet muhabbete dönüştürdüler; muhabbete, yani insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesine... İman etmedikçe cennete giremezsiniz" diyordu; fakat daha müthiş, insanı iliklerine kadar sarsan bir şey daha söylüyordu: "birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız!" Bu, imanı yetiştiren toprağın sevgi olduğunu ifade etmekti. Muhabbetin yürekte istikrar bulmuş hali olan iman, ancak sevgi toprağında boy verebilirdi. Dahası "Mü'min, seven ve sevilen dost olan ve dostluk kurulandır, sevmeyen ve sevilmeyende, dost olmayan ve dostluk kurulmayanda hayır yoktur!" diyordu. Sadece demekle kalmıyor, bu sözün nasıl hayata dönüştürüleceğinin en güzel örneklerini de veriyordu. Onun sevgisi, canlıları aşıp cansızları dahi kuşatıyordu. Uhud için diyordu ki; "Uhud, o bir dağ; ama o bizi sever, biz de onu severiz!" Dağı seven ve dağ tarafından sevildiğini farkeden bir yürek nasıl bir yürektir? Bu insanı yürekten sarsan muhabbet dersinin, bizim özlemeyen, sızlamayan, yanmayan, inlemeyen, sevmeyen, duyarsız, taşlaşmış ve hatta taştan daha da katılaşmış yüreklerimizde yaptığı yankı nedir? Modern birey anlayabilir mi bu tavrı? İçinde yürek yerine taş taşıyan modern insanda nasıl bir karşılık bulur bu davranış? Şairin "Şarkı görmez, garbı bilmez, görgüden yok vayesi/Bir utanmaz yüz yaşarmaz göz bütün sermayesi" dediği bedeviden bozma, köylülüğe müptela, varlıkla sınanınca lümpen kaprislerine, yoklukla sınanınca aşağılık komplekslerine kapılanlar, nasıl anlar ve anlatır, nasıl yaşar ve yaşatırlar bu muhabbeti/Muhammed'i? Muhabbeti Muhammed'den öğrenenler ölmemenin sırrını da öğrenmiş oldular. İşte onlardan biri, bu sırrı şu dizelerle açığa vurdu: "Âşık öldü diye salâ verirler Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez " Âşıkların ölmeyeceğinin ondan güzel kanıtı olur mu? Muhabbetin merkezi olan gönülden yola çıkarak anlayın bunu: Birine "alçak" derseniz hakaret etmiş olursunuz, "alçak gönüllü" derseniz iltifat. Çünkü gönül öyle yüce bir makam ki, kendisine ilişen alçaklığı bile elinden tutup katına yüceltir, "alçak gönüllülük" bir yücelik olup çıkar. Acıyı da "Ben hüzünlerin peygamberiyim!" itirafında bulunan o Ufuk İnsan'dan öğrendik: Saçları sevdiklerinin ölümüyle değil, Allah'la ilişkisini örselememek uğruna gösterdiği çabayla ağaran Yüce Önder, Kutlu Rehber'den. Çağların günahını yıkamak için gece yarıları saldığı gözyaşları, yattığı şilteyi ıslatıp Aişe'yi uyandıracak kadar sel olup çağlayan Ayaklı Kur'an'dan. Bu soylu acı değil miydi, Hıra'da kendi ruhunu yeniden doğuracak bir sancıya ebelik eden? Buna insanın oluş sancısı da diyebilirsiniz. Baksanıza o okyanus misali kutlu sancıdan payına bir damlacık düşenler, yaşadıkları çağın, 'nükleer güç merkezlerinin' dahi yanında yaya kaldığı etkinlikte birer 'gül ve güç merkezi' oluyorlar! Çağın Ebu Cehillerinin onu anlamasını, onu sevmesini kimse beklemesin. Değil mi ki o, atası İbrahim gibi insanlığa şeytanı, şeytanları taşlamayı öğretti. Şeytan ve dostları da o gülü ve onun gül yüzlü dostlarını taşlayacaklardır. Ben modern Ebu Cehillerin yaptığından daha çok, ona ümmet olduğunu söyleyenlerin yaptıklarının onu üzdüğünü düşünüyorum. Onun mirasına sahip çıkması gerekenler, sadece sakalına ve hırkasına sahip çıkıp onun öğretisini çağın dışına atmakla onu daha fazla üzüyor olsalar gerek. Allah'ın bize gönderdiği Hz. Muhammed (sonsuz sayıda selam, hürmet ve muhabbet ona olsun) bir tek Muhammed idi. Fakat, geleneğimiz en az üç Muhammed ortaya çıkardı: 1. Göklere çıkartılan insanüstü Muhammed 2. Ara kablosu, postacı muamelesine maruz bırakılarak aşağılanan Muhammed 3. Kur'an'ın tanıttığı muhteşem bir ahlaka sahip olan örnek insan Muhammed. Bir de muhaddislerin ömrü boyunca hep konuşan ve hiç iş yapmayan Muhammed'i, sûfilerin ömrü boyunca içiyle uğraşıp dış dünyaya sırt dönen Muhammed'i ve fakihlerin işi-gücü Kur'an'ı kodifike edip ondan formel hükümler devşirmek olan Muhammed'i var. bu satırları bitirmeden, o insan güzeline bir maruzatım var: Seni çok özledik, bizi bu çağa karşı dik tutan senin kokundur Yel essin Ya Rasullallah... Kokun gelsin! |
| | |
| | #28 (permalink) |
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | En Sevgiliye Ey sevgili En Sevgili; Ey nurunun hürmetine âlemler yaratılmış olan, Ey nurların en nurlusu! Ey sevgili, Sen pür-cemâl, sen pör-kemâl, Sen pür-rahim ü şefkat! Ey sevgili, Rabb-i Hakimin bizlere rahmetinin tecellisi güzeller güzeli Resülullah. Rahim olan Allah'ın bizlere merhameti. Ey dürr-i yekta! Asi, kibirli, enaniyet denizinde boğulmuş günahkârların umudu, Cilvegâh-ı Enbiya. Aşk ehlinin Sultanı. Acıkmış gönüllerin sofrası, bir tek hatırına aşkların feda edildiği Sultan. Kainata gönderilen armağan. Ruhlarımızın enisi; Resul-ü Ekrem... Bütün güzelliklerin biricik merkezi, Nebilerin imamı, Allah'ın yeryüzünde yarattığı halifelerin mehpeykeri, vatan-ı aslînin cenneti. Sevda mevsimlerinin en güzel iklimi Ey Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa! Varlığın varoluş gayesi biricik Efendimiz! Kainat sizinle şereflenmek arzusuyla yanıp tutuşmaktaydı. Cennetin kapısında o güzel ismi gören gözden, yüreklere damıtılan hasretiniz gün geçtikçe dindirilmez bir yangın olmuştu. Her yeni doğan güneşe Seni sormaktaydı Varaka! Goncaları göğüslerinden zorla koparılan annelerin feryatlarıyla inleyen gökyüzü yolunu gözlemekteydi. Fitne, (yol arkadaşı) günahla çığlık çığlığa kol geziyordu Mekke sokaklarında... Ve bir gece âlemlere rahmet olan nurun Hz. Adem'den beri en temiz silsileyle Amine'ye ulaştı. Bu kutlu haberi alamadı Abdullah. Ve siz geldiniz Ya Resülullah, Membâ-i Lütuf gibi düştünüz kainata. Gönüller sükûnet buldu, zulmün sesi kesildi Ahmed-i Muhtarla, gülmeyen yüzler güldü. O çöl sizinle cennet bahçesine döndü... Ey enfes rayihasıyla cihanı ıtır bahçesine çeviren gül; sözleriyle madde ve mânâyı hallaç eden, her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan, örnek hayatıyla köhneleşmiş anlayışları tarumar ederek dünyanın cennet yüzünü açan sevgili! Daha Seni elestte seçen Rabbim en büyük görevi vermişti Sana. Öyle bir gayretin vardı ki Senin; kendini unutmuştun adetâ. İlahî îkaz gelmişti inanmıyorlar diye, ama yılmadın. Her defasında sana hakareti vazife edinmiş Ebû Cehil'in elinden tutma adına, neredeyse kapısında sabahlıyor, bu da yetmiyor onu dualarına alıyordun: "Allah'ım ne olur iki Ömer'den biri!" demiştin, kimseyi unutmamıştın ve hani Ömer İbn-u Hattab gelmişti de şükrü borç bilmiştin Allah'a... Ey hasır sedirde sabahlayan, kainatın ve kalplerin padişahı, dişini kırdılar tebessümünü gösterdin onlara; başını yardılar, önlerine serdin yüreğini; adını sildiler, sineye gömdün. Cennet-i Zehra vücudunu taşa tuttular, o büyük melek onları helak edecekken ellerini açtın Sevgiline! Öyle bir hayattı ki yaşadığın, canına kastetmeye gelenler Sende can bularak geri döndüler. Sen hep yol göstericiydin bu uğurda. Hiç yılmadan sünnet-i seniyye tohumlarını atıyordun geçtiğin yollara... Ey ismi Arş-ı Âlâda yazılı, meleklerin dilinde teşbih olan Habib-i Zîşân! Efendim; göremedim gözlerini ama eminim güneşten güzeldi. Duyamadım kokunu ama eminim rüyalarda avunduğum rânâlar kadar cemîldi. Oysa o kadar isterdim ki terinden güller dermeyi. Yusuf’u gördüğünde ellerini kesen kadınlar, Seni görseler kalplerini keser diyordu Hz. Aişe. "Vallahi Muhammed aydan daha güzeldir" deyince Cebir b. Semere, ay hicabından kendini gizliyordu. Ya sana aşık o minicik bulut... Ey Mîraç Şehsuvârı sevgili; o kadar mahzun olmuştu ki gökyüzü, Rabbim onun da duasını kabul etti. Bu dua vesilesiyle mîraç gerçekleşti. Israr ediyordu melekler dönmemen için geri. Ey merhamet âbidesi, Namazdı miracın en güzel hediyesi... Ey Makâm-ı Mahmûd’un buhurdanı, mahlukâtın en müntehabı ve en müstesnası Beytullâhın, aşk sarayının Padişahı! Bak bugün senin izinde kurtuluş arayan gariplere. Biliyorsun Ebû Bekirler, Ömerler, Aliler, Huzeyfeler ve Bilâller seni analarından babalarından, yurtlarından ve yuvalarından daha çok sevdiler. Bu sevgi bitmedi Ya Resûlallah! Bu sevgi bitmedi. Yeryüzünün her metrekaresinde senin aşıkların, senin sevdalıların var. Tek başına millet olacak İbrahimler var. Senin perdedârın olacak Sâd b. Ebi Vakkaslar. Biz senin çektiğini çekmedik Ya Resûlallah. Gelecek için yaptığın fedakârlıkları gösteremedik. Ancak Senin yolunda güller topluyoruz. Elimize batan dikenler mi? Seninkinin yanında ne kî? Ey Rahmeten lil'alemin Efendim! Bir gün arkadaşlarının arasında ufuklara bakıp "Kardeşlerime selâm olsun!" demeseydin katlanılır mıydı bu hasrete? Öyle ki sevgim hüznüme denk, içimde ayrılık, fırtına, nefsimle daima cenk. Hicranla iki büklüm olduk Ya Resûlallah. Kardeşlerinin adına yaraşır biçimde taşıyamıyoruz emânetini. Kardeşlerin olma şerefinin hakkını veremiyoruz. Korkunç bir belirsizlik var Senin dünyanda. Koskoca bir âlem garip ve zamanzede. Kimilerimiz akla takılıp düz yolda yolsuzluk yaşamakta, kimilerimiz yalancı gönül hülyalarına dalmakta. Ey Hurşid-i Şefaat Efendim! Biz çağın yetimleri çoğu zaman üzsek de seni, rahmet elini hissediyoruz hep başımızda, bizi affeden o dilâra nefesi... Ey ölümsüzlük iksiri, ey çölleri cennete çeviren Gül-i Rânâ! Hani ümmetine duanı kıyamete bırakmıştın. Benim gibi biçâreyi de şefaatinle şereflendirir misin? Benim de bu kirli ellerimden tutar mısın? Yoksa yüzüme bile bakmaz beni orada şimdiki gibi mahzun mu bırakırsın? Ya Resûlullah madem sen Şefi-ül Müznibîn'sin, mademki "Benim şefaatim ümmetimden büyük günahları olanlar içindir." buyurdun. Ben de bu şefaati ümit etmekten geri kalamam. Biliyorum Efendim, sen merhamet âbidesisin. Hani Tâif'de ayaklarını kanatan o gafilleri bile affetmiştin. İşte ümidim bundandır. Bunca badireye katlanıyorsak sana olan sevgimizdendir. Kalbimize gözyaşlarının tadını vermeye gör sultanım. İnan ki sevgin taze vicdanlarımızda filizleniyor, zaman ihtiyarladıkça Sen gençleşiyorsun. Sevgi fedailerin var nur yolunda kıvranan, Bilâller senin ismini haykırıyor her ezanda an be an... Ey Şâhid-i Mukaddes, Sultân-ı Selâtin ve Ey Muhtaç gönüllerimize âb-ı hayat olan Sevgili. Şimdi sana bu mektup yerine canımı hediye etmeyi o kadar isterdim ki. Ama günahlarım mesafeyi arttırıyor Ya Resûlullah! Utanıyorum, âcizim, güçsüzüm, çaresizim. Yine de ümitliyim. Belki bir gün duan avuçlarıma kayan bir yıldız olur ve nefsimin daraldığı anlarda lebbeyklerle dönerim yeniden hayata... Ey gönüllerimize işleyen derin nefes. İnsanlık senin gelmeni bekliyor. Rahip Bahîra'nın, Varaka bin Nevfel'in, Zeyd bin Amr'ın beklediği gibi. Sen ki Hz. İbrahim'in duası, Hz. İsmail'in muştususun. Sen Ey kâinat kitabının müfessiri; o gelişinle nasıl yeşerttiysen dünyayı, sönmeyen ateşleri söndürüp yıktıysan kasırları, şimdi yine doğ kalplerimize, "Ehlen ve Sehlen" diyen heybetinle belir ufukta. Ey insanlığın gönlündeki sümbül! Mademki bağban Sensin, bu bağ niye Sensiz kalsın. Bizi yalnız bırakma, ruhlarımızı sensizlik ateşi ile yakma... Ey Sevgili En Sevgili Sevgin öyle doldurdu ki kalbimi Hasretin öyle acıtıyor ki benliğimi Aşkın olmasa hiç kalbim sevmeyi öğrenir miydi? Gel demeye bilmem dilimin kudreti kâfi mi? Bu müthiş zamanın dehşeti özletiyor Asr-ı Saadeti Özledik Efendim Seni Gel de güldür gariplerini… |
| | |
| | #29 (permalink) |
| Kayıt: 10.11.2006
Mesajlar: 1.639 İtibar Gücü: 0 | Esselatü vesselamü aleyke Ya Rasulallah Esselatü vesselamü aleyke Ya Habiballah Esselatü vesselamü aleyke Ya Şefiallah Esselatü vesselamü aleyke Ya Rasulüssekaleyn Esselatü vesselamü aleyke Ya Rahmetelilalemin Ey Alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili, ey kainatın gözbebeği, ey varlık nuru Efendim.. Bu mektup vesilesiyle Sana hitap edebilmek ne güzel. Sana sunabileceğim kelimeler muhabbetimi ifade edemez.Sana verebileceğim avuç avuç gözyaşlarım var sadece.. Ey nurdan Sevgili, tek tesellim, tek ümidim Sana olan muhabbetim ve salavatlarım. Ne güzel, ne ferahlatıcı bir bağlantı kuruluyor bu selamlaşmalarda. Zerreler adedince salatü selam olsun Sana, çiçekler, yapraklar adedince salatü selam olsun Sana, yıldızlar adedince salatü selam olsun Sana, yağan yağmurlar adedince salatü selam olsun Sana.. Zaman ve mekan uzaklığı Senin için birşey ifade etmese de Senden bindörtyüzyıl sonra dünya gurbetindeki ümmetinden bir ferdim. Şu fani alemde o kadar yalnızım ve garibim ki bana neşve veren Senin izinde yürümek arzusu ve Seninle buluşabilmek ümidi oldu. Ben Seni görmeden sevdim ve inandım. Ashap birgün görmeden duramazken ben bu hasretle ne yapayım Ey Güzeller Güzeli... Huda Senden güzelini yaratmamış. Senden güzelini görmemiş gözler. Acaba bu güzelliğe dayanabilir mi sevginle rakikleşmesini istediğimiz kalplerimiz? Uhud dağından ahirzaman ümmetine gönderdiğin selamını aldım.Selamını gönlümün en mûtena köşesine yerleştirdim. O selamdır bana değerimi hatırlatan. Şefaatçilerin şefaatçisinin ümmeti olmak ne güzel.. Ne mutlu bize ki ayağının tozuyla arşı şereflendiren şerefli peygamberin şerefli ümmetiyiz. Rabbim bizi bu şerefle yaşat, bu şerefle öldür, bu şerefle haşret.. Halîk-ı zülcelâl Senin sevginle onsekizbin alemi yaratmış. Ya biz ne yapalım bu zenginlik karşısında?Adını arşta kendi adının yanına yazmış. Biz nereye yazalım adını??Verebileceğim, uğrunda feda edebileceğim bi canım var. Canım, bütün varım yoluna bin defa kurban olsun Ey Gönüller Sultanı.. Ummanında kaybolduğum nursun Ya Rasul! Aşkında fani olduğum cansın Ya Rasul! Rahmetinle güldüğüm gülsün Ya Rasul! Firkatinle yandığım korsun Ya Rasul! Cennet yolumsun yoldaşımsın Ya Rasul! Damarlarımda dolaşan sevdamsın Ya Rasul! Andığım kandığım yandığım Sensin Ya Rasul! Seni gören gözleri aradım kainatta. Güneşe baktım, aya baktım, yıldızlara baktım tek tek. Gülü bağrına basan şehirdeki kayalara baktım. Kadem-i şerifinle şereflenen Sevr'e baktım. Sağanak nur yağmurlarına tutulmuş Hira'ya baktım. Kainatın merkezi Kabe'ye baktım, baktım.. Sana ait izleri bulmak istedim. Kalp gözüm simayı alîni görmek istiyor Ya Rasulallah! Şundan eminim ki Sana olan hasretim ne kadar büyürse ben Sana o kadar yakınlaşıyorum. Sana olan muhabbetim o kadar büyüsün , o kadar büyüsün ki ; bu sevgi atmosferi içinde benliğimi yitireyim. Bütün nefsani duygulardan uzaklaşayım. Senin gözünle bakayım dünyaya , Seninle bütünleşeyim. Tut elimden Rabbime götür beni. Senin sevgin ruhum alınırken yanımda olsun. Kabirde yardımcım olsun. Münker ve Nekir'e cevap verecek dil olsun. Mahşer hararetinde serinlik olsun. Sıratta refikim olsun. Ve bu sevgi beni Sana cennette komşu eylesin.. Rabbimden bir dileğim var. Sana olan muhabbetimi almasın gönlümden. Ya Şefialmüznibin. Senden dileğim ise hasta kalplerimizin Seninle şifa bulmasıdır. Senin dünya sofrasından elini çektiğin gibi '' ahiret doygunluğu'' istiyorum.. Ey Sevgililerin En Sevgilisi... Asırlardır derûni muhabbetle Sana yazılan na'tler, şemaili şerifler Seni ne kadar anlatabilmiş bilmiyorum. Meğer ne zormuş Senin mükerremliğin karşısında bişeyler yazabilmek Rabbim ! Cür'etkârlığımı bağışla, haddim olmayarak bu kalemi elime aldığım için lütfuna sığınıyorum. Can Peygamberim! Eminim Seninle birgün buluşacağız . Senden rahmet nazarları istiyorum. Ben fakirim, ben garibim , ben sâilim.. ARZUHAL Şifa Özerdem(Altınoluk Dergisi 2001 yılı Rasulullaha Mektup Yarışması Türkiye üçüncüsü) |
| | |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Kategori | Cevaplar | Son Mesaj |
| Gönlümün Gülüydü Nurten | ozanyazar | Hikayeler ve Efsaneler | 1 | 03-12-2007 11:02 |
| Hoşçakal Gönlümün Nazlısı | ayaz_gozlu | Paylaşmak İstedikleriniz | 2 | 21-10-2007 16:22 |
| GönLümün TutukLusu..!! | PaçoSS | Şiir Köşesi | 11 | 13-10-2007 20:24 |
| GÖnlÜmÜn GÜlÜ.... | nUv@nd@ | Dini Konular | 0 | 30-09-2007 13:42 |
| Gönlümün Yüküsün | ahSenTi | Paylaşmak İstedikleriniz | 7 | 31-05-2007 14:59 |