| | Bilinmektedir ki insan cennette yaratılmıştır. Hareketlerinde doğru yolu bulmak için de akıl nimeti ile donatılmıştır. Hayır ve şer sınırlarını iyi ayırt etmek, başkalarının haklarını çiğnememek... gibi bir çok vazifeyi yerine getirebilmesinde akıl çok önemlidir. Ancak insanın maddî (hayvanî) olan kısmı manevî (ruhî) kısmına galebe çalmaktadır. Bu durumda da hukukun bütün davranışları yıkılıyor, ferdi yani nefsani kurallar devreye giriyor. Malı, gücü ve iktidarı nispetinde kendi adalet anlayışını karşısındakine empoze ediyor. Oysa Yüce Yaratan insan için “Biz insanı en güzel şekilde (kıvamda) yarattık”(1) diyerek onun yüceliğine işaret etmiştir. Onu meleklerden dahi üstün kılmış, meleklere “Adem’e secde edin...”(2) demişti. Varlık âleminde yegane var olan ve varlığı kendinden olan hiçbir şeye muhtaç olmayan ALLAH Teâla’dan sonra O’nun emri ve O’nun var etmesi ile vücut bulan insan en değerli varlık “Eşrefi mahluk” tur.
İnsana sürekli destek olan onun bu şerefini kaybetmesini arzu etmeyen Rab Teala insanların içinden de saf temiz nefisler ve nesiller seçti. “Gerçekten ALLAH Adem’i, Nuh’u, İbrahim Ailesini ve İmran Ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. ALLAH işiten ve bilendir.”(3)
Nesiller nesilleri asırlar asırları kovaladı. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabbimiz nebiler, resuller gönderdi, insanlığı uyardı, onlardan söz aldı. “İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra ALLAH, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi...” (Bakara, 213)
“İbrahim de kendi oğullarına İslam’ı vasiyet etti. Yakup da: ‘Oğullarım! ALLAH sizin için bu dini (İslam’ı) seçti. O halde sadece Müslümanlar olarak ölünüz’ dedi.”(4)
Göklerde ve yerdekiler, ister istemez ona teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), ALLAH’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki ona döndürüleceklerdir. Deki: “Biz ALLAH’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Yakupoğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırt etmeyiz. Biz ancak ona teslim oluruz.
“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.”(5)
Peygamberlere iman İslam’ın temel inançlarındandır. Yukarıdaki ayeti kerimeler ve Kur’an-ı Kerim’in tamamından da anlaşılacağı üzere peygamberlere iman etmek ve onları bilip tanımak insanlık tarihini bilip tanımak demektir. Bizleri birinci dereceden ilgilendiren ise ilahî kaynaklı dinler (tevhid dini) diye bildiğimiz dinlerdir. Peygamberlerin ve son peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (SAV)’in konumudur.
Bize en yakın olan peygamber İsa (AS)’dan başlayacak olursak; Yahudilerin öyle bir zamanında ortaya çıkmıştı ki; tefecilik insanlığın kanını kurutmuştu. Halk ise ALLAH’ı bırakmış, hahamlara tapıyordu. Bütün akrabalık bağları tarumar olmuş, ahlak kokuşmuş, hayvanlar gibi yiyip içmekten başka hayatın hiçbir tadı kalmamıştı. Yürekler din duygusu, vicdan kaygısı gibi etkili güçlerden büsbütün yoksundu. Bunun için haram olan şeyler olabildiğine revaç bulmuş; merhamet, şefkat eğilimleri ise tamamen silinmişti.
İsa (AS) Romalıların kalplerine hakim olan maddiyata karşı savaş açtı. Ehl-i kitap olan Yahudilere din adamlarını ALLAH edindiklerinden ve İbrahim ve İsmail adına heykeller diktiklerinden dolayı tıpkı İslam dini gibi uyarılarda bulundu. Peygamberlik süresi üç yıl oldu.(6)
Ataları uyarılmamış bu yüzden kendileri de gaflet içinde olan bu toplumu ve toplumları uyarmak için Peygamberimiz (SAV) gönderildi.(7) Kendi ifadeleriyle: “Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed’im. Ben Ahmed’im. Ben, ALLAH’ın benimle küfrü mahvettiği Mâhi’yim. Ben insanların ayağı üzerinde haşr olunarak toplanacağı Hâşir’im. Ben kendinden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek Akib’im.”(8)
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat O, ALLAH’ın Rasulü ve Peygamberlerin sonuncusudur. ALLAH her şeyi hakkıyla bilendir.”(9)
Peygamberimiz İsa (AS)’ın doğumundan altı asır sonra dünyaya gönderildiğinde Arap Yarımadası hatta bütün dünyanın insanları hayvansal heveslerinin mahkumu, puta taparlığın tutsağı ve hurafelerin kölesiydi. Bir tarafta harpler, bir tarafta rezillikler revaç bulmakta halk her yerde aç, sahiplerinin, kumandanlarının, din adamlarının yağma ettiği orta malından başka bir şey değildi... Kızları diri diri gömmek, fakirlik korkusuyla evlat öldürmek, açık fuhuş, kumar ve kat kat faiz vardı ki evlerde bereket komazdı... Bu mezalim sadece Arap Yarımadasında değildi. Hindistan’da, İran’da, Avrupa’da, bütün dünyada idi. Avrupa’daki insanların köle gibi haksız olarak alınıp satılmalarından başka hür olanları da Efendilerinin emirlerinden çıkmaz, onların isteklerini aynen uygularlardı.
Nitekim hizmetkar tabakasıyla çiftçiler, düğünlerde, yortularda efendilerine gereken hediyeleri vermek zorunda idiler. Kızını evlendirenler, zifaftan önce onu mutlaka bulunduğu yerin büyüğüne takdim edecekti. Çok defalar mahallin büyüğü Katolik mezhebinin ileri gelenlerinden biri olurdu. Fakat kilisenin ruhbanlık hususundaki buyrukları onu, bu rezil barbar töresinin bahşettiği hayvansal bir hakkı kullanmaktan hiç de alıkoymazdı...
İşte bu saydıklarımız o çağda köle olmayan tabakaya karşı gösterilen müsaadelerdi. Kölelere gelince, zavallıların durumu bin kat daha beter, hayatı bin kat daha sefildi.(10)
Saymakla bitiremeyeceğimiz bir bayağılık durumuna düşen insanlığa Yüce Mevla’mızın son çağrısı Efendimiz ulaştı. Bu çağrı öncekilerinkinden çok farklı idi. Kabile ve milletlere değil bütün insanlığa idi. Ona verilen ve her şeyiyle mucize olan Kurân-ı Kerim hitabında: “Ey insanlar!..” diyerek davetini bütün âleme yöneltiyordu. “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat çoğu bilmezler.”(11) “Sen âlemlere ancak rahmet olarak gönderildin...”(12) ayeti gibi ayetler, putperestleri, müşrikleri ve Ehli Kitabı davetle yetinmiyor aynı zamanda insanlığa son fırsatı kaçırmayın mesajları veriyordu. Bu Peygamber, insanları ata yurdu olan cennete götürecek son rehberdi. Dünyada istenen cennetî hayat O’nu sevmek, O’na inanmak ve O’nun yolundan gitmekle olacak, ahiretteki cennet ise ona inanmakla kazanılacaktı.
Çağrı; hıristiyana, yahudiye, putpereste, herkese idi. | |