| | Çölde derin bir hüzünle ilerliyorlardı. Kumları yerden kaldıran ama gözlere kadar da savurmayan itidalli bir rüzgar, yolcuları arkalarından yavaş yavaş itiyordu. Yol bitmezdi bu kızgın topraklarda böyle olmasa. Rüzgarın adının “Sakine” olduğunu yazar bazı kaynaklar. Rüzgarların adı olan bir kültürün içinden her şeyin bir şeyi hatırlattığı, her varlığın ruhunun hissedildiği bir atmosferden söz ediyoruz. Şefkat yüklü omuzlarında bir kırba su ve bir yük yiyecek taşıyan, yüz yaşlarında heybetli bir adam. Yanında narin yapılı, kucağında bir çocukla ilerleyen, ruhunda fırtınalar esen bir kadın:
- Daha ne kadar gideceğiz? Bizi nerelere götürüyorsun? Bu yolculuk ölümden beter, dedi, sonunda Hacer.
Yol boyunca gizlice ağlıyordu, ama artık kendini tutamayıp seslice ağlamaya başladı. Yüzyıllar sonra doğacak olan Hazreti Muhammed SallAllahu Aleyhi Vesellem’in büyükannesi; kucağında bir Peygamber olacak olan İsmail’i taşıyan, Peygamber soyunun kutlu kadını Hacer, acı ve kahır doluydu.
- Ne günahım var ki bunlar başıma geliyor?
- Ey Hacer ! Sana ne oluyor? Neden böyle ağlayıp göz yaşları döküyorsun? Sen korkma. Yüce Allah ağlayan çocuğunun sesini işitiyor. Kalk, çocuğunu yerden kaldır, kucağına al. Oğluna iyi bak. Çünkü ben ondan büyük bir millet meydana getireceğim.
Bu ilahi nidadan sonra Hacer kalbinde büyük bir ferahlık duydu. İçinde kapılar açıldı. Kimseye nasip olmayacak şeylerle müjdelendiğini hissetti. Hazreti İbrahim, omzunda kırba taşıyan heybetli erkek yolcu, onu içi yanarak ama olgunlukla izliyordu. Çünkü Sare’nin kıskançlığı yüzünden çok sevdiği Hacer’i ve İsmail’i alıp yollara düşmeden önce Sare’yi ikna etmeye çalışmış, ancak buna muvaffak olamamıştı.
- Pekala, dediğin olsun Sare! Ben ciğerparem İsmail’imi buradan uzaklaştıracağım. Onu annesiyle birlikte Rabbimin himayesine terk edeceğim.
Derin bir kederle geldikleri bu acı noktayı, bu anlam veremediği ayrılığı düşünürken ona durumun ilahi olarak bildirildiği söylenir.
-Ey İbrahim ! Verdiğin karar yerindedir. Hacer ile oğlun İsmail’in istenilmemeleri senin zoruna gitmesin. Sare’nin istediğini yap. Sare’den de senin İshak adıyla anılacak bir oğlun olacak. Oğulların İsmail ve İshak’tan zürriyetin çoğalacak. Simdi gideceğin yol sana gösterilecektir.
Kim bilir belki de onların etrafında kol kanat geren, hem serinlik veren hem de onları arkadan kuşatıp iterek yolculuklarını kolaylaştıran ve yolu daha hızlı kat etmelerini sağlayan rüzgar Cebrail’in ta kendisiydi.
Yolculuğun nasıl geçtiği tam bilinemiyor. Filistin’den çıkıp Hicaz’a kadar yürümenin ne olduğunu anlamak için haritayı gözümüzün önüne getirmeliyiz.
Aşılacak çölleri, geceleri düşünmeliyiz. İbrahim belki de onları evden biraz uzaklaştırmak, yeni bir ev kurarak iki eşinin arasına bir mesafe koymak istiyordu o kadar. Ama Yaratıcımızın muradı başkaydı. Bu dünyevi meseleyi çok ilahi bir karara ve büyük olaylara vesile kılacaktı. Kendi haline bırakılsa halim selim çok iyi huylu merhametli bir insan olan, evini sofrasını yoldan gelen geçen herkese açan, şefkatinin büyüklüğüyle tanınan, Allah’ın “Halilim” diye seslendiği bir Peygamber, ahir ömründe kendisine çocuk veren bir kadını, ömrünün mürüvveti ve gözünün nuru yavrusuyla birlikte kendisinden bu kadar uzaklaştırmaya dayanabilir miydi?
Rüzgar birden kesildi. Murad edilen yere gelinmişti demek ki. Yolculuk ne kadar sürmüştü? Bunu kimse bilemez. Bir çok rivayetler var. Biz de mesafeye bakarak akıl yürütebiliriz ama bunun önemi yok. Gelinmişti iste.
Kuş uçmaz, kervan geçmez insan geçmez bir yer. Çölün ortası. Simdi Mekke’yi düşünüyorum da şehirleşmenin en zirvede olduğu şu zamanlarda bile yaman koşulları var.
Dağlarla çevrili, çöl denebilecek, kıraç ve toz toprak bir yer. Zor şehir, zor bir belde hala. Burada yaşamak şimdi bile çetin iş. Bir de o günleri düşünelim… Kızgın sıcağı, susuzluğu, insansız ıssızlığı. Artık hicaz topraklarına girmişlerdi. Burada da bir kaç gün yol aldılar. Köylerden geçerken muhtemelen torbalarına azık, kırbalarına su dolduruyorlardı.
Durdular. Bu durmanın nedeni rüzgarın durması, bir nida ile yolun bittiğinin bildirilmesi, menzile vasıl olunduğunun haber verilmesi gibi ilahi bir sebep olabilir. Ama unutmamalı ki ortada beşerlerin başına gelebilecek dünyevi sebepler silsilesi olsa da, sözünü ettiğimiz insanlar, nihayetinde asla sıradan insanlar olmayıp yeryüzünün kurucu üyeleri. Alemlerin Rabbi’nin: “Benim dostum” dediği, “Herkes ona selam eder” diyerek bize kim olduğunu bildirdiği, “Benim kulumdur” sözüyle hakkında şahitlik ettiği bir yüce beşerden konuşuyoruz. Hacer de bu güzel erkekle beraber yolu birlikte yürüsün diye seçilmiş ve övülmüş bir insan.
Şimdi ayrılık vakti. Yeryüzünün akıllara durgunluk verecek macerasının başlama vakti giriyor. Bir kadın ve bir çocuğun ıssız ve karanlık çöle bırakılacağı saat gelmişti. Bir müjde almıştı Hacer almasına ama yine de böyle bir durumda hangi insan ürpermez? Ben hep bu noktada geceyi ve çöldeki yıldızları düşünürüm. Çöle her denk gelişimde (En son Kahire- İskenderiye hattında bir gece vakti) taşıttan iner, çöle doğru yürür ve zifiri karanlıkta gökyüzüne bakarım. Gece olunca sanki aşağı ineceklermiş gibi insana yaklaşan bu yıldızlar ışıklı bir şehirdeki gibi hafif pırıltılı mesafeli hallerinden uzaklaşır, çok daha farklı bir şekle bürünürler. Onları tutan bir kudret olmasa hepsinin yere inme ihtimali bulunan dehşet verici sahneleri tahayyül etmek, hep sevgiyle neşeyle izlediğimiz yıldızları korku ve ürpertiyle karışık bir hayranlıkla seyretmek böyle yerlerde işten değildir.
Adı kaderine uygun olarak büyük bir tevafukla konulmuştu. İbranice’de Hagar olarak gecen kelimenin anlamı kaçıştır. Hacer, terk etmek, hicret etmek, şirkten uzaklaşmak, emsalinden üstün olmak anlamlarına geliyor. Güney Arabistan’da bir yerleşim biriminin adı olduğu da düşünülüyor. Kuran’da adı geçmeyen Hacer, Tevrat’a göre Mısırlı bir cariyedir.
- Geldik Hacer. Senin ve İsmail’in yeni vatanı burası. Burada kalacaksınız.
Çadırı kuruyordu. Belki de buldukları biricik ağacın altına oturtuyordu onları. Ne fark eder artık bu koşullarda. Bu ıssızlıkta.
- Ey İbrahim ! Bizi burada kimlere emanet ediyorsun ?
- Sizi Allah’a emanet ediyorum.
- Bunu sana Rabbin mi söyledi ?
- Evet. Sizi O’nun emriyle bırakıyorum.
Şimdi tevekkül zamanı. Bütün zamanların en güçlü tevekkülü. İmanın çok boyutlu olarak inşa edildiği, herkesten ve her şeyden bağımsız bir kadın ruhunun bir mü’min insanın billurlaştığı alıştırmalar süreci başlıyor.
Bize binlerce yıl sonra taptaze bir ışıkla yaklaşan şey şu : Allah’a güvenmek, dayanmak, O’ndan başkasından bir şey ummamak, O’nun yerdeki ve gökteki hükümranlığını şevkle onaylamak… Bu duyguların eşsiz hali. O’nun hiçbir adaletsizlik yapmayacağına, herkesin sesini duyacağına, kimsesizlerin kimsesi olacağına dair tam ve mutlak iman. Bir mü’min kadın olarak paha biçilmez bir özgürlük ve teslimiyet anı. İşte böyle teslimiyet tepeye vurmadan özgürlük ve güven gelmiyor, inanç iman olmuyor.
- O halde Allah bize yeter. O bizi korur bırakmaz.
Hiç bir şüphe hayıflanma yok.
- Rabbimiz bizi unutmayacaktır.
Böylece kalbi tam mutmain oldu.
İbrahim Peygamber bir insandı. Bütün müjdeleyici ilahi hitaplara, rahatlatıcı sözlere rağmen neticede bir kadını ve çocuğu, en değerli iki varlığını çölün ortasına bırakıyordu. Hacer’in onu göremeyeceği, onun da artık zaaf gösterip tekrar onlara doğru koşup gelemeyeceği bir mesafeye kadar gittikten sonra son defa arkasını dönüp baktı. Onları yapayalnız gördü. Hallerine vakıf oldu. Yüreği parçalanarak ellerini açtı ve Rabbine yöneldi:
- “Ey Rabbimiz! Ben zürriyetimden bazısının senin kutsal evinin (Kabe’nin) yanında, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Ey rabbimiz! İbadetlerini dosdoğru yapsınlar diye. Sen de insanlardan bir kısmının kalplerine onlar için muhabbet yerleştir. Bu toprakları ziyarete gelsinler.
Bu beldenin halkını çeşitli ürünler ve yemişlerle rızıklandır. Yarabbi. Ki sana şükredip dursunlar.”
“ Ey Rabbimiz! Gizlediğimiz ve açığa vurduğumuz her şeyi şüphe yok ki sen bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiç bir şey Allah’a gizli kalamaz.” İbrahim: 37 – 38
Dualarla ayrıldılar. Kimdi İbrahim Peygamber, nasıl biriydi de böylesi hüzünlü ve azametli denemelere uğruyordu. Hacer nasıl bir adamın eşiydi ki onun vasıtasıyla başlayan deneme tek ve yalnız bir kadının dünya üzerindeki paha biçilmez ve eşine rastlanmaz tecrübesine dönüşüyordu.
Hacer, artık hürriyeti en can alıcı ve can yakıcı veçhesiyle temasa edecekti. Çünkü kocasının da onu bırakıp gitmesiyle kimsesiz, insansız kalmıştı, yakınlarında Allah’tan başka güvenip dayanacak bir varlık olmamasıyla gerçek özgürlüğü tadıyordu. Kulluk edeceği, bir şey umacağı kimse yoktu Rabbinden başka. O’na aitti. O’nun himayesindeydi. | |