HIZLI ARAMA
| Devlet - Siyaset Devlet adamları ve siyasiler hakkında bilgiler hayat hikayeleri biyografileri.. |
![]() |
| | #21 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | Siyasi Feraset Evet, İslam ve insanlık düşmanlarının oyunlarını bozmak ve toplumu huzura kavuşturmak, hem bir siyaset işidir, hem de ibadettir. Çünkü “insanların hayırlısı insanlara hizmet edendir”. Bu konuyu kavramak için, önce dünyaya geliş sebebimizi bilmemiz gerekir. " Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet (ve kulluk) etsinler diye yarattım" " O zaman Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti..."ayetlerinin de ifade buyurduğu gibi, yaratılış gayemiz: 1- İbadet 2- Hilafet’tir. İBADET; İlahi emir ve yasaklara uygun hareket etmek, haram-ları ve çirkin işleri terk edip, farzları ve sünnetleri yerine getirmek, kı-saca kulluk şuuruna, helal, haram duygusuna ve Rabbına teslimiyet ol-gunluğuna erişmektir. HİLAFET ise; Allah'ın razı olduğu “ Hürriyet ve Adalet nizamını hakim kılmak ve uygulamak" Yani, Hak’kın rızasına ve halkın huzuruna uygun bir iktidarı kurmak sorumluluğu ve mücadelesidir. İbadet; Nefsi cihadı, hilafet ise; Siyasi cihadı gerektirir. İbadetler, imanın gereği ve meyveleri olduğu için "Hayat: İman ve Cihattır" sözü tam bir gerçeğin ifadesidir. Cihat, zorbalara ve zalimlere, bozuk ve barbar düzenlere karşı yapı-lacağı için de, " Kendi rakiplerine hile yapmak", mücadele eden taraf-lar için değerli bir fırsat ve Müslümanlar için "El harbü hud'ah = harp hiledir." hadisiyle, emir ve müsaade edilen önemli bir ruhsattır. Erbakan Hoca'nın pek çok girişimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Mü'minlerin, mü'minlere veya mazlum kimselere karşı hile yapması ve bir liderin milletini aldatması ve iki yüzlü davranması, elbette münafıklık alâmetidir. Zira : "Hile ve hud'a sahipleri cehennemdedir.” "Bize hile yapan ve aldatan bizden değildir.” Ancak, hak ve adalet düşmanlarına ve bizi içten yıkmaya çalışan münafık-lara karşı mertlik göstermek, gerçek gayemizi ve gizli projelerimizi onlara bil-dirmek ise, ahmaklıktır. Ve bildiğiniz gibi, aslında en çirkin günahlardan olmasına rağmen, cihat esnasında İslami cepheyi tehlikeye atmamak için, düşmanları aldatmak ve yalan uydurmak bile caizdir ve lazımdır. Bu bakımdan "Başkalarına hile yapmak tuzak kurmak, dost görü-nüp kuyusunu kazmak, aldatıp kendi istikametinde kullanmak ve istis-mar aracı yapmak" manalarına gelen "Mekr" kelimesi, Kuran'da kırk ka-dar yerde kullanılmıştır. Ve en önemlisi de, Cenab-ı Hakkın "Hayrül ma-kirin = Hile yapanların en hayırlısı" olarak tanıtılmasıdır. Cenabı Hak, nasıl kafirlerin ve zalimlerin, Müslümanlar ve maz-lumlar aleyhindeki hile ve hesaplarını boşa çıkarıyor, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürüyorsa, Dava önderlerinin de, hain rakiplerimize "ümit verip oyalamak, dost görünüp avutmak, hedef sap-tırmak ve aldatmak, onları farklı kamplara ayırmak , zalimleri birbirleriyle boğuşturmak" gibi, "Mekr - hile " yollarına başvurması, elbette gereklidir ve netice itibariyle güzeldir. Çünkü bu tavır, zalimlerin zulmünü defetmeğe, kafirlerin ve kötülerin şerrini önlemeye, Müslümanların ve tüm mazlum insanların hakkını ve haysiyetini gözetmeye yönelik bir harekettir. "Büyük ve umumi zararları önlemek için, küçük ve hususi zararları tercih etmek" gerekmektedir. Ve zaten başarılı ve becerikli liderler, zorla ve kaba kuvvetle değil, feraset ve siyasetle rakiplerini aşabilen ve onların gizli planlarını boşa çıkarabilen şahsiyetlerdir. Bu durumu, Müslümanlıkla ve mertlikle bağdaştıramayan bir ta-kım çevreler : a- Müslüman'ın, Müslümanlarla , b- Müslüman'ın, münafıklarla , c- Müslüman'ın, zimmi (Fesat çıkarmayan ve barış içinde yaşayan gayri müslim) vatandaşlarla , d- Müslüman'ın harbi kafirlerle (Müslümanlara çeşitli yollarla saldıran ve savaş açan kesimlerle) ilişkilerinde, farklı tutum ve tavırlar içinde olması gerektiğini kavrayamayan ve karıştıran kimselerdir. Çünkü; Müslümanlarla münasebetlerimizde, merhamet ve muhabbet, Zımmî olan gayrı müslimlerle münasebetlerimizde, adalet ve insaniyet, Saldırgan ve zalim kâfirlerle münasebetlerimizde, ciddiyet ve cesaret, Marazlı münafıklara karşı münasebetlerimizde ise, mudara ve siyaset hakimdir. Evet "Her şey kendi şartları içinde ve neticeleri itibariyle de-ğerlendirilmelidir." Örneğin: Su, ishal hastaları için, şarttır ve tıbben farzdır. Ameliyattan yeni çıkanlar için çok, zararlıdır ve tıbbi yönden haramdır. Normal sağlıklı insanlar için ise, mübarektir ve mubahtır. . . Bazen ırmak kenarında bile olsa abdest alırken birkaç damla suyu boşa dökmek israftır. Ama ülke savunması ve isyanların bastırılması için, bazen oluk oluk kan akıtmak mübah sayılmıştır. Düşmanları ürkütmek ve onlara güçlü görünmek için, cihat esna-sında ipek giyinmek ve bıyıkları uzatmak caiz görülmüş ve hoş karşı-lanmıştır. İmamı Malik, Caferi Sadık gibi İslam büyükleri, halkın dikkat ve rağbetini çekmek, onlara itibar ve itimat telkin etmek ve böylece onla-rın ıslahına ve irşadına zemin hazırlamak düşüncesiyle, şimdiki fiyatla yüz milyonlar değerinde atlas elbiseler giydikleri anlatılır. Öyle ise, bugün de cihat önderlerinin ve dava erlerinin harbi (Saldırgan) kafirlere ve münafık çevrelere karşı uyguladıkları bazı oyalama ve he-def saptırma taktiklerini, şeytanların şerlerini en az zararla defetmeğe yönelik siyaset ve stratejilerini "Ciddiyetsizlik, döneklik, ikiyüzlülük, ürkeklik" olarak niteleyen kimseler, ya İslamı bilmediklerindendir, ya da hazımsızlık ve hasetlerindendir. En başta Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz Hz.’leri , meselâ Mekke'yi harp hilesi ve nübüvvet siyasetiyle fethetmiştir. Asker sayısını olduğundan çok fazla gösterecek oyunlar sergilemiştir. Ve yine Tebük seferine katılmayan 3 sadık sahabesini şiddetle cezalandırdığı halde, yüzlerce münafığın yalan özürlerini kabul etmiştir. Resulüllah’ın özel müjdesine ve övgüsüne muhatap olan Sultan Fatih'in, padişah olduktan sonra, Trakya ve Anadolu'da bazı kasaba ve büyük çiftlik arazilerini, düğün hediyesi veya dostluk ve barış göstergesi olarak Bizanslılara dağıttığı ve "toprakta gözü olmayan bir padişah" imajı vererek, Haçlıları gaflet ve meskenete sevk edip, İstanbul'un fetih hazırlık-larını tamamladığı, bazı tarihi kaynaklarda rivayet edilmektedir. Cennet mekân Abdülhamit Han'ın, o zamanın güçlü devletlerini ve ülke içindeki mason rakiplerini, birbirine düşürmek, Hıristiyanlar arasındaki mezhep düşmanlıklarından istifade etmek ve bazıla-rıyla özel dostluklar geliştirmek suretiyle Osmanlı'yı ve Müslümanları pek çok tecavüz ve tehlikeden koruduğu bilinmektedir. "(Yahudiler Hz. İsa'yı öldürmek üzere gizli bir) tuzak kurdular ve plan hazırladılar Allah da onlara hile yaptı (ve planlarını boşa çıkardı) Zira Allah hile yapanların en hayırlısıdır. (Zalimlere karşı herkesten daha iyi tuzak kurandır.) " ayetinden ders alan, Allah'ın gerçek hali-feleri de, düşmanlarının şeytani hile ve hesaplarını, onların başına ge-çirmek hususunda elbette ferasetli ve maharetlidirler. "El Harbü hud'a = Harp hiledir" gerçeği, tarih boyunca süregelen Hak-Batıl mücadelesinde, en gerekli ve geçerli bir düstur olma özelliğini hâla muhafaza etmektedir. "Daha önce de hile yapmış (inananlara ve mazlum insanlara karşı çeşitli tuzaklar kurmuşlardı.) Ancak bütün tuzaklar ve hileler Allah'ındır. (Her şey onun takdir planındadır ve Allah zalimlerin mekrini ve hilesini boşa çıkarandır." "Onların Müslümanlar aleyhindeki şeytani plan ve programları, dağları yerinden oynatacak çapta bile olsa, nihayet bu tuzaklarının (Takdiri) Allah'ın katındadır." "Ve Allah c.c. elçilerine (Peygamberlerine ve dava önderlerine) verdiği sözden asla caymayacak (ve onlarını düşmanlarına karşı sahipsiz ve ferasetsiz bırakmayacak) tır. Zira Allah daima en güçlü ve en üstündür ve mutlaka intikamını alandır." Kafirlerin ve zalim yöneticilerin ortak özelliği şu olmuştur: "Gece gündüz çeşitli tuzaklar kurarak ve insanları (şehvet ve menfaatle) aldatarak, Allah'a karşı nankörlük etmelerini ve İslam dinini bırakıp kendi düzenlerini desteklemelerini ve böylece şirke girip tağut-lara köle durumuna gelmelerini istemişlerdir." "Bu, yeryüzünde kibirlenmeleri ve kötü hileleri (ve şeytani düzen-leri ) yüzünden Peygamberlere ve davetçilere düşman oldular. Ancak, her kötü tuzak eninde sonunda sahibinin başına bela olacağı gibi, zalim-ler de kendi kurdukları zülüm düzenlerinin çarkları arasında ezilmekten kurtulamayacaklardır." "Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de hiç çaktırmadan onlara bir tuzak kurduk, İşte bak mekirlerinin ve hile düzenlerin sonu ne oldu?." Ayetlerinden dersini ve nasibini alan büyük liderler, bugünkü hile rejimini kuran ve insanlığı kasıp kavuran Siyonist güçlere ve zalim çevrelere karşı, aynı Rabbani taktiği kullanarak, onların hile ve hesapla-rını boşa çıkarmakta, feraset ve siyasetle düşmanlarını saf dışı bırak-maktadırlar... "Böylece her kentin ve ülkenin ekâbirini (zenginlerini ve idarecile-rini) oranın mücrimleri (kötüleri) kıldık (ve bir müddet fırsat tanıdık) ki orada (Halka) hile yapsınlar. Halbuki onlar aslında kendilerinden başka-sına hile yapmıyorlar, (kendi sonlarını hazırlıyorlar) ama farkında değil-ler" Ayetinde ifade ve işaret ettiği gibi, basiret ve feraset ehli Liderler, zalimlerin Müslümanlar aleyhine hazırladıkları tuzaklardan ve hile kanunlarından yararlanarak cemaat ve teşkilat oluşturacak, siyasi cihat sonucu iktidara ulaşacak ve şeytanların saltanatını temelinden yı-kacaklardır. Hatta "(Ey Resulüm) İnkârcılar Seni tutup bağlamaları (ve hapse atmaları), veya öldürmek (suretiyle Sen’den kurtulmaları, ya da Seni ülkenden çıkarıp sürgüne yollamaları için, aleyhinde tuzak kuruyor (ve hesap yapıyorlardı). Onlar Sana bu hileyi düşünürken Allah da onlara tuzak kuruyordu. ( Sana hicret emri vererek Medine’ye gitmeni ve İslâm devletini kurarak geri dönüp Mekke’yi fethetmeni ve müşrik düzenle-rini tepelemeni kolaylaştırıyordu.) " ayetinin haber verdiği gibi, her asırdaki dava önderlerini öldürmek ve tesirsiz hale getirmek için hazır-lanan komplolar bile, Allah’ın inayetiyle boşa çıkmakta ve onların aley-hine neticeler doğurmaktadır. Çünkü "Ey Resulüm. Bu Sana anlattığımız (Yusuf Suresi) gayb ha-berlerindendir. Onlar kararlarını verip (Senin aleyhinde) tuzak kurar-larken Sen yanlarında değildin (Onlardan korunman, mahcup ve mağlup olmaman için Sana bu gerçekleri vah yedip bildirdik.) " ayetinin işaret ve beşâretiyle, Allah kendi yolunda cihat eden dava önderlerini, özel bir ilhamat ve inayetle desteklemekte ve onlara düşmanlarının planlarını önceden sezmek ve gerekli tedbirleri vaktinde görmek üzere üstün bir feraset ve marifet lütfetmektedir. "Dilediğine mülk ve iktidar vermek,dilediğini zelil, dilediğini aziz etmek O’nun elindedir ve O’nun her hükmü adaletli ve hikmetlidir ve O’nun gücü her şeye yetmektedir" . Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; "Hile yapanların hayırlısı olmak ve zalimlerin tuzağını onların aleyhine kullanmak" Allah’ın sıfatıdır. "Harp hiledir" hükmü Hz. Peygamberin hadisi ve ruhsatıdır... Hain güç odaklarını zor ve kuvvetle değil, feraset ve siyasetle aş-mak ve oyunlarını boşa çıkarmak ve onları oyalayan ve hedef saptıran söz ve davranışlarda bulunmak ise, büyük liderlerin vasfıdır. Bize karşı sinsi planlar ve şeytani tuzaklar içinde olan ve açığımızı yakalamaya çalışan, muzır ve münafık çevrelere karşı mertlik ve dürüst-lük göstermek ise, sadece saflıktır... Müslüman, Müslümanlara, tüm mazlum insanlara ve iyi niyet ta-şıyanlara karşı daima dürüst, mert ve merhametlidir. Saldırgan Kâfirlere karşı ise, mutlaka izzetli ve cesaretlidir... Münafıklara ve dost görünen düşmanlara karşı ise, herhalde dikkatli ve tedbirlidir... Zira "Ceza en vifaga" sırrınca, her işe uygun bir karşılık vermek ve herkese lâyık olduğu ve sana davrandığı şekilde yönelmek gerek-mektedir. Günümüzdeki hile örneklerine gelince: Mesela, Müslümanlar üzerindeki olumlu etkilerini azaltmak ve başarı yollarını tıkamak üzere, bazı İslam alimlerini, cihat örgütlerini ve liderlerini Amerika ile işbirliği içinde göstermek ve bunlarla ilgili sahte bilgi ve belgeler düzenlemek, CiA’nın bayatlamış numaralarından birisidir ve sosyalist aydınların can simidi gibidir. Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi cihad ve devlet şuurunu aşılayan İslam alimlerinin, İzzet Begoviç ve Cahar Dudayev gibi cemaat liderlerinin, rahmetli Ziya ül Hak gibi devlet büyüklerinin ve İhvanı Müslimin ve Filistin gibi diriliş ve direniş hareketlerinin CIA ile bağlantılı ve Amerikan kumandalı olduğunu söylemek ve güya, komünizme ve Rus emperyalizmine karşı İslam'ın bir koz olarak kullanıldığını ileri sürmek, Siyonistlerin karalama ve hedef saptırma yöntemlerinin çirkin örnekleridir. Hatta Humeyni devriminin arkasından, İran'da Amerikan emperyalizmine karşı çıkacak ve Siyonistlerin işini zorlaştıracak çok sayıda bürokrat, general ve profesörün ve özellikle ehli sünnetin ileri gelen alimlerinin aleyhinde 'CIA ile işbirliğini gösteren sahte belgeler düzenlenerek dağıtıldığı ve böylece hainlikle suçlanıp devre dışı bırakıldığı söylenmektedir. Ama bu arada, özellikle 12 Eylül'den sonra Türkiye’de gelişen bazı olaylara şeytanların bile aklı ermemektedir. Bakınız, Erbakan Hoca’nın, İsrail'e yakınlığı yüzünden mason Hayrettin Erkmen'i bir gensoru ile dışişleri bakanlığından düşürmesi ve Türkiye'nin terörist İsrail'i kınama ve Kudüs'ü kurtarma amacıyla düzenlenen meşhur Konya mitinginin tertiplenmesi gerekçe gösterilerek yapılan 12 Eylül askeri yönetimi, daha sonra 26 Kasım 1980'de aldığı bir kararla, İsrail’le ilişkilerini en alt seviyeye indirmişti. O sıralar, Suudi Arabistan'ın ucuz petrol vermek karşılığı Türkiye'yi bu karara zorladığı söylenmişti. (Milliyet-13 Kasım 1980) Halbuki Amerika'nın İsrail'in emrinde olduğu, Suud yönetiminin ise, Amerika'nın güdümünde bulunduğu bilinmekteydi. Öyle ise, Türkiye'nin Amerika'ya rağmen, petrol karşılığı, İsrail’le ilişkileri asgari seviyeye indirmesi nasıl izah edilecekti? Bu çelişkiyi, daha doğrusu bilmeceyi, ifrit gazeteci Nilüfer Yalçın'ın Kudüs'te görüştüğü İsrail’li bir diplomat şu sözleriyle dile getirecekti; (30 Nisan 1990-Milliyet) "6 Eylül 1980'de, İsrail'in Kudüs'ü işgali öne sürülerek yapılan Konya Mitinginde ortaya atılan MSP görüşlerinin, askeri iktidarca onaylanmayacağı ümidine kapılmıştık. Fakat askeri konseyin Türkiye'nin İsrail’le olan ilişkilerini en alt diplomatik düzeye indirmesi, bizde şok etkisi yaratmıştı. Evren'in İran-Irak savaşı nedeniyle Türkiye'nin petrol açığını Suudi Arabistan'dan karşılama mecburiyetini, anlayışla karşıladık. Ancak Dış İşleri Bakanınız İlter Türkmen'in, Riyad’da Suud yetkilileriyle yaptığı gizli görüşmelerin iç yüzünü, bir yıl sonra ayrıntılarıyla saptadık!... Bu özel ve önemli anlaşmaya göre, Suudi Arabistan Türkiye'ye çok düşük bir fiyatla petrol satacak ve bunun karşılığında İsrail’le bağlarını koparacaktı.?!" Arkasından 15 Mayıs 1981 tarihinde Cidde'de varılan bir anlaşma ile "İslam, Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi" nin İstanbul'da kurulması kararlaştırılacak, bunun altına da K. Evren, B. Ulusu ve T. Özal imza atacaktı?! Bu üst düzey diplomatın sözlerinden de anlaşılıyor ki, Siyonist şeytanların korktuğu başlarına gelmektedir. "Acaba birileri, özellikle İslam Ülkelerinde, Siyonizm'e hizmet için hazırladığımız önemli kişi ve kuruluşları ayartıp aleyhimize mi kullanmaktadır?" Acaba kendilerince malum olan bir süper beyin, İslam'ın ve İnsanlığın aleyhine hazırladıkları tuzaklara, şimdi Siyonistleri mi çekmeye çalışmaktadır? İnşallah...! Niye olmasın?.. Hem bu durum "ceza en vifaka... muvafık ve münasip bir karşılıktır!... Bir düşünce adamının tespitiyle, nebevi yönetim modeline uygun olarak: 1- Bulunmaması veya ortadan kaybolması halinde, gerçeklerden ve gelişmelerden haberdar olma ve hedefe giden yolumuzu bulma fırsatını kaybedeceğimiz seçkin bir şahsiyet, 2- Bu şahsiyetin işlevini yerine getirmesini kolaylaştırmak ve herhalde O’nun doğru ve değerli fikirlerini savunmak ve sahip çıkmakla görevli, az ama aziz bir cemaat, 3- Daha geniş ve güvenli bir çerçevede oluşan, düzenli ve disiplinli bir şekilde gelişip olgunlaşan bir teşkilat, Siyonizm'in saltanatını pek yakında ve mutlaka yıkacaktır. Mesela, düşmanların elinde, ülkemize yöneltilmiş bilmem kaç milyar dolarlık füze rampaları ve uçak gemileri varsa, bunu çok uzun yıllar kalifiye elemanlar ve büyük masraflarla hazırlamışlarsa, onun elektronik kumanda odasındaki teknisyeni elde etmek ve kendi safımıza çekmekle, bu korkunç silahları düşmanlarınızın aleyhine çevirebilirsiniz. Artık, mason localarından Üniversite hocalarına, köşe yazarlarından televizyon yorumcularına, üst düzey bürokratlardan büyük iş adamlarına, generallerden strateji uzmanlarına kadar, her konuda ve her kesimde bu hayırlı "hile"yi uygulayabilirsiniz. Zira unutulmasın ki hadiste buyrulduğu gibi, "Harp hiledir." Ve zaten, karşı tarafın da, nice din adamlarını ve bizden bilinen elemanları bize karşı kullanmaya çalıştıkları da, yine bir başka gerçektir. "İşte bunun gibi, her ülke ve şehirdeki mücrimleri, hilekarlık ve düzenbazlık yaptıkları (anlaşılsın) diye büyük mevkilerde bulunduruyoruz. Halbuki onlar hileyi ancak kendilerine yapıyorlar da farkında da değiller." Ayeti de, hain kafirlerin Müslüman ve mazlumların aleyhine kullanmak üzere yetiştirdikleri ve önemli mevkilere yerleştirdikleri kimselerin, daha sonra feraset ve dirayet ehli liderlerce kazanılıp İslam’a ve İnsanlığa hizmet ettirileceklerine işaret etmektedir. Hoca'nın ABD Ziyareti. Hem Kuran'a, hem de vicdana göre, barış herhalde savaştan hayırlıdır. "Ey iman edenler, hepiniz birden "silme" girin... şeytanın adımlarını izlemeyin..." ayeti de, İslam'ın, "bütün insanların birlikte ve barış içerisinde yaşama düzeni" olduğunu anlatmaktadır. Ve özellikle siyasi, askeri ve iktisadi yönden, yeterli ve gerekli bir güce ulaşıncaya kadar, bazı tavizler vermek suretiyle bile olsa barış yapılacağına izin ve işaret vardır. Aleyhissalatü vesselam Efendimizin Hudeybiye Barışında verdiği tavizler de bu maksatladır. Daha önce Siyonist ve Emperyalist güçlerin, zulüm ve sömürülerini dile getiren sözlerimiz, bütün insanlığın hayrına olacak bir Dünya barışı için onlara işbirliği teklifi götürmemize mani olmamalıdır. "Allah cc. (hayırsız ve yararsız) yeminlerimizi (bozarak) iyilik yapmamıza, kötülüklerden sakınmamıza ve insanların arasını düzeltip (barışa katkıda bulunmamıza) engel sayılmamalıdır." Hz. Peygamber Efendimizin Medine'ye hicretlerinden sonra, oradaki Yahudiler, Hıristiyan kabileler ve yerli müşriklerle, “şehirde huzur ve hürriyeti sağlamak, dış tehditlere karşı Medine'yi birlikte savunmak ve herkesin kendi dini ve hukuki düzeni içinde yaşama şartlarını hazırlamak” üzere yaptığı barış antlaşması ve Konsensüsü (toplumsal uzlaşmayı) gerçekleştiren ilk yazılı hukuk anayasası, bugün dünya barışını kurmak ve Adil Düzeni uygulamak yolunda bizim temel dayanağımız durumundadır. İnsanlığın hayrına önemli inkılâplar başaran gerçek liderler, kalıcı ve büyük neticelere ulaşmak için, icabında geçici ve küçük tavizler vermekten ve bu konuda cahillerce kınamak endişesinden de, asla korkmamışlardır. İşte Erbakan Hoca'nın, ana muhalefet yıllarında yaptığı Amerika gezisi de, bu hikmetleri amaçlamaktadır ve bu açıdan ele alınmalıdır. Hoca diğerleri gibi "Sömürge valiliğine ve zülüm düzenini bekçiliğine, aman bu sefer beni seçin!" biçiminde bir zilletle değil, "Mutlaka kuracağımız Adil Düzene ve İslam Birliğine razı olmak, bütün insanlığın hayranıdır. Bu barış teklifimize katılmak sizin de menfaatinizi icabıdır." şeklindeki bir izzetle, bazı görüşmeleri yapmıştır ve zaten gücü ve yetkisi olmayan birisinin, bu tür teklif ve temaslar yapması da imkansızdır. "O halde onlar sizden uzak dururlar (ve işinize karışmaz ve içinizi karıştırmazlar), sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamaya razı olurlarsa, onlara saldırmak için Allah size yol vermemiştir" ayetinin hükmü ve hikmeti gereği Hoca, Batının patronlarına, İslam adına hem garanti vermiş, hem de barışa davet etmiştir. Ve yine "Başka bir takım insanlar da bulacaksınız ki hem sizden, hem de kendi kavim (ve idareci)lerinden emin olmak isterler..." ayetinde işaret edildiği gibi, Amerika ve Avrupa Emperyalizmi altında ezilen ve maalesef İslam’dan da ürkütülen topluluklara da Hoca, "Herkese hürriyet ve her işte adalet" mesajını iletmiştir. Merak edilen ve kasıtlı spekülasyonlar üretilen bazı özel ve gizli toplantıların ise "Onların gizli konuşmalarının bir çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka (sayılacak bir hayır) dilemek yahut (insanlığa) iyilik etmek, veya insanların arasını düzeltmek (barışı tesis etmek) amaçlanan gizli konuşma ( ve buluşmalar ) hariçtir. Kim Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla bunu yaparsa, yakında ona büyük bir (makam ve) mükafat vereceğiz" ayeti çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Evet "Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin" emri gereği, bize düşen barışa ve huzura hizmet etmektir. Bunu gerçekleştirmek ise, ekonomik siyasi ve askeri yönden güçlü olmayı gerektirmektedir. Mecbur kalınca ve de laftan anlamayınca, zalimlere, dur! diyecek, onların, sömürü ve saldırıların önleyecek bir otorite ve organizeyi hazırlamamız istenmektedir. Ve zaten Milli Görüş'te, yıllardır bu istikamettedir. Ama asıl olan ve amaçlanan her şeyden önce barıştır. Çünkü "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de barışa yanaş ve Allah'a dayan. Çünkü o işitendir ve bilendir." Dünyayı ele geçirmek ve bütün insanları köleleştirmek gibi, Siyonist ve emperyalist amaçlar taşımayan ve başkalarının temel insan haklarına saygısı bulunan Yahudilere de sözümüz yoktur. Değişmeyen ilahi kanun şudur: İyilik düşünen iyilik işleyecek, iyilik yapanlar ise huzur ve emniyete erişeceklerdir. Kötü niyetli olanlar ise kötü işler yapacak ve bunun sonuçlarına da mecburen katlanacaklardır. "Biz Kitapta İsrail oğullarına şu hükmü verdik: Siz o yeryüzünde (ve özellikle Filistin'de) iki kere fesat çıkaracaksınız ve oldukça güçlenip azgınlaşacaksınız. Birincisinin (cezalandırma) zamanı gelince, üzerinize çok kuvvetli kullarımızı gönderdik, evleriniz aralarına kadar girip sizi arayıp (buldular ve boynunuzu vurdular) Bu (azıp sapanlar için) yapılması gereken bir vaad idi. Sonra tekrar size onları yenme (ve Filistin’e yerleşme) imkanı verdik, servet ve evlatla destekledik. Askerlerinizi (ve emrinizde hareket edenleri) ziyadeleştirdik. (İşte bu durumda şayet zulüm ve taşkınlıktan vazgeçer) iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Yok eğer kötülük ederseniz, o da kendi aleyhinize olacaktır. (Ama maalesef siz yine azgınlaşacak ve yeryüzünü yine fesada sokacak olursanız, bu son zulüm taşkınlığınızın (cezalandırma) zamanı gelince, bu sefer öyle kullarımızı üzerinize göndeririz) ki yüzlerinizi kötüleştirsinler ve ilk kez girdikleri gibi, mescide girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler" ayetlerinin ikazına kulak asılmalı, artık fesat çıkarmaktan uzak durulmalıdır. Zira Allah cc. nurunu mutlaka tamamlayacaktır. Yegane kuvvet ve kudret sahibi kendisi olduğunu ispatlayacaktır. Mazlumların intikamını zalimlerden alacak, rahmet ve adaletini ortaya koyacaktır. Vaad ettiklerinin gerçek olduğunu ve kainatın mutlak hakimi bulunduğunu izhar ve ispat buyuracaktır. Zira, Allah'ın va'di Hak'tır. İçimizdeki Amerika ve Erbakan: İnsanlara en şedit düşman olan Siyonist Lobilerin "kiralık kabadayısı " olan Amerika, Müslüman ülkelerin ve özellikle Türkiye'nin sanayiinden siyasetine, turizminden ticaretine, eğitiminden TRT'sine, ordusundan ailesine kadar, her şeyimize burnunu sokmuş ve kancayı takmıştır. Osmanlının yıkılışı ve Kurtuluş Savaşının yapılışı sıralarında, meşhur Wilson prensiplerini yaymak ve Türkiye Ermenilerini kurtarmak üzere içimize giren ve işlerimizi yönlendiren Amerika, daha o yıllarda bile, kurtuluşu "Amerikan Mandacılığında" arayan tipler ve taraftarlar buluyordu. Derken Rus tehlikesiyle NATO'ya girdik, Kominizm korkusuyla Amerika’ya güvendik!.. Marshall yardımlarıyla sanayimiz söndürüldü. Amerikanın özel tavsiyesi olan nüfus ve aile planlarıyla, ana rahmindeki bebeklerimiz öldürüldü... Sözde barış gönüllüsü Amerikan ajanları, eğitim ve sağlık kurumlarımıza sokuldu... Nice değerlerimiz yok oldu. Kalkınma planlarımız, dış politikamız, askeri sırlarımız velhasıl en mahrem dosyalarımız, artık Amerikalı uzmanların elindeydi... Amerikanın Gizli istihbarat ve tahribat örgütleri gençliğimizi iki düşman kampa ayırıyor, sağcıları solculara, solcuları sağcılara kırdırıyordu. Sokaklarda, sözde Amerikan aleyhtarlığı yapan solakları ve salakları bile yönlendiren yine Amerika’ydı ve nice 1-Mayıslarda işçilerimizi meydanlara döküp birbirine saldırtan, hep Amerikan ajanlarıydı. Artık Türkiye'nin en gizli istihbarat raporlarından Büyük Millet Meclisi zabıtlarına, Devlet büyüklerinin görüşmelerinden, üst mahkeme kararlarına kadar her şeyimiz Amerikalı uzmanların emrinde ve denetiminde idi. Amerikalı uzmanların olurunu ve onayını almadan, hiç kimse bu ülkede önemli mevkilere gelemiyordu. Masonların icazesi, ihtilallerin vizesi ve başbakanların tazesi hep Amerika’dan gönderiliyordu... Amerika'nın rızasına göre değil de, kendi milleti adına ve yararına karar vermeye heveslendiği ve Müslümanlara fazla yüz verdiği için, ihtilaller yapılıyor ve Menderesler asılıyordu... Amerika'nın her direktifini, mukaddes bir tanrı buyruğu kabul eden İsmet İnönü bile, Kıbrıs'taki Rum katliamlarına karşı eski paşalık numarasını çekmeye yeltenince, ABD Başkanı Johnson'dan bir tehdit alıyor, bunun üzerine "O zaman yeni bir dünya kurulur, Türkiye'de orada yerini alır" gibi Amerika'ya kendi aklınca şantaj yapmaya kalkışıyor, ama sonunda ana muhalefet liderliğinden bile atılıyor, Ecevit ve ekibine alt ediliyor ve Halk Partisinin başında uzaklaştırılıyordu!?. Amerika selpak kağıdı gibi, daha nicelerini başbakan olarak kullanmış, eskiyip kirlenince de bir kenara atmıştır!... "Yenisini bulduğumdan eskisinin hükmü kalmamıştır" mantığıyla Amerika, daha nicelerini kahraman yapmış, sonra gözden çıkarmış, en sadık kölelerini bile devre dışı bırakmıştır. Ve zaman gelmiş, Amerika’da çağ atlamış ve artık Türkiye'yi telefonla yönetmeye başlamıştır... Amerika'nın bölgedeki yüksek çıkarlarını korumak ve sadakat madalyası kazanmak uğruna, nice milli menfaatlerimiz feda kılınmıştır. Bunca taviz ve teslimiyete rağmen, Amerika hala bizden razı olmamış ve Türkiye'ye düşmanca tavrını bırakmamıştır. Ermeni meselesinde, Kuzey Irak meselesinde, Kıbrıs meselesinde hep bizi arkadan bıçaklamıştır. Ama hamd olsun ki Türkiye'de Milli Görüş giderek güçlenmiş ve gelişmiş, yalnız ülkemizde değil, bütün İslam aleminde, hatta yeryüzünün her yerinde Amerika 'nın sömürü hortumlarını kesecek, Siyonizm vampirini kansızlıktan gebertecek o mutlu sona doğru yürüye gelmiş ve nihayet kesin iktidara oldukça yaklaşmıştır. Evet Erbakan faktörü, tüm fesatçıların uykusunu kaçırmaya başlamıştır. İşte ABD’yi daha da hırçınlaştıran ve İsrail’i çılgınlaştıran gerçek budur... Ama korkunun ecele faydası olmayacaktır. "Batı Klüp"le İslam'ın hesaplaşması kaçınılmazdır. Değişik renklere bürünseler ve farklı “ring” lerde dövüşseler de, temelde aynı yanlış düşünce sahiplerini belirtmek için, hem doğru, hem çarpıcı hem de orijinal tanım ve tespitler yapabilmek, büyük bir beyin ve bilgelik işidir. Erbakan Hocanın batıl kafalı sağcı ve solcuları tanıtmak için kullandığı "BATI KLUPCÜ" tabiri de, siyasi literatürünüze (edebiyatımıza) kazandırılmış çok ilmi bir gerçeğin, mizah yollu ifadesidir. Geçen seneler Amerika’da yayınlanan "Foreign Policy" adlı dergide S. Lind adlı yazar "Batı kültürünü savunurken" başlıklı yazısında şöyle diyordu: "Batı Kültürüne üyelik için ırki bağ gerekmez. Geleneksel Musevi-Hıristiyan değerlerini kabul eden herkes batılı olur." Ve yine Amerikan yönetimine ve Yahudi Lobisine yakın kişilerin kurduğu ve bir zamanlar ABD nin Ankara büyükelçisi olan meşhur Siyonist Morton Abromowitz'in başkanı bulunduğu "Cernegy Badowment" adlı araştırma kuruluşunun çıkardığı bu dergideki yazıda çok ilginç itiraflara yer veriliyordu. Yazara göre bugün, yeryüzünde devam eden çatışmaların temel nedeni "Mevcut Batı Kültürünün, kendisini bütün dünyaya benimsetmesine itiraz edenlere karşı açtığı bir savaştır" diyor ve Yahudi ve Hıristiyan değerlerinin bütünü olarak tanımladığı BATI MEDENİYETİNİN; (Türkçe'si zulüm, sömürü ve ahlaksızlık düzeninin) dünyaya hakim olmasını önleyen en büyük engelin ise "İSLAM" olduğunu ifade ediyordu. Batıl olduğu, yani haksızlık temeline dayandığı için, batmaya yüz tutan hazır batı medeniyetine en büyük rakip ve tehdit olarak gösterdiği İSLAM'I etkisiz hale getirmek için de, yazar şu tekliflerde bulunuyordu: 1- İslam dünyasındaki ayrılık sebepleri karıştırmak ve kışkırtmak, Örneğin sünniye karşı şii, islahatçıya karşı radikal, Araba karşı Acem, Türk’e karşı Kürt gibi ırk, mezhep ve meşrep farklılıklarını düşmanlığa dönüştürmek ve İslâm birliğini bölmek ve önlemek. 2- Rusya’yı Batının tam ortağı haline getirmek. Rusya’nın insan potansiyelini, büyük zenginliklerini ve kültür birikimini, Batı medeniyetinin (yani Siyonist zihniyetinin) hizmetinde değerlendirmek. 3- Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, Müslüman -Türk Cumhuriyetlerinin kendi aralarında ve İslami değerler etrafında bir birlik oluşturmasına ve İslam dünyasıyla kucaklaşıp kaynaşmasına asla fırsat vermemek!... Oralardaki İslami eğitimi de, ılımlı ve Batı ile uyumlu kimselere terk etmek. Aksi takdirde Osmanlının 1683 yılında yaptığı Viyana kuşatmasından sonra, batı dünyası en büyük bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıya gelecektir. 4- Stratejik savunma girişimini yeniden canlandırmak. Çünkü batının nüfusu giderek azalıyor ve ihtiyarlıyor. Teknoloji ise, artık her yerde gelişiyor ve batıya karşı başka tehlikeler güçleniyor.... 5- Türkiye'deki fundamantalist hareketlerin gelişmesine ve özellikle iktidara yürümesine mutlaka engel olmak. Çünkü Türkiye elden çıkarsa, bütün İslam alemi, hatta bütün Eski Dünya (Asya, Avrupa ve Afrika) elden çıkmış demektir.” Bütün bu gerçekleri hem de bir Amerikan dergisinde okuduktan sonra Erbakan Hocanın tabiriyle içimizdeki "BATI KLÜBCÜ" lerin bilerek veya bilmeyerek, kime hizmet ettiklerini ve BATI KLÜBCÜ partilere destek verenlerin ne korkunç bir vebal yüklendiklerini, şimdi daha iyi anlıyor ve milletimizi uyarıyoruz: Ve bir kez daha hatırlatıyoruz ki, Hz. Adem'den beri süre gelen HAK ile BATIL’ın savaşıdır. Bugün yeryüzünde yürütülen kavga ise yine BATI KLÜBÇÜ’lerle İslam'ın hesaplaşmasıdır. Artık hangi safta olduğunuzu bilmek ve durumunuzu değerlendirmek zamanıdır!.. "OY" larınız bir kurşun değerindedir, hatta bir atom bombası yerindedir. İslam'ın ve insanlığın tahribinde kullansınlar diye "Oy" larınızı Batı Klüpçü partilere teslim etmek, bir nevi intihar sayılacaktır. Milli Görüşün iktidarı ise yeni bir dünyanın ve yeni bir dönemin başlangıcıdır. Evet, Erbakan devrimi, bozuk dengeleri sarsacaktır. Erbakan Hoca’nın 1 Ekim 1994’te başlayan ABD gezisi, Türkiye’de ve yeryüzünde etkili siyonist basında “Erbakan, Amerika’dan vize almaya gidiyor” şeklinde verildi ise de, gerçekler daha başkaydı. Bu ziyareti yazı dizisi haline getiren, Gazeteci Ruşen ÇAKIR, ABD’li diplomat ve siyaset uzmanlarının, “Erbakan’ı tehlikeli birisi olarak gördüklerini” yazmıştı. Evet, onların da itirafıyla “Erbakan çok zekiydi...” ve olayların perde arkasına vakıftı... Ve işte bu yüzden, ABD’e siyonist mihraklar Erbakan’la anlaşamayacaklarını ve O’nu aşamayacaklarını anlayınca “Bu partide uzlaşabilecekleri genç lider adayları” arayışlarını hızlandırmışlardı. Çünkü Erbakan Amerika’da, Gazeteci Nasuhi GÜNGÖR’ün ifadesiyle “Türkiye’deki kadar rahat ve kendinden emin davranmıştı” İşte bu yüzden WINNEP adlı kuruluşun Türkiye masası şefi, siyonist Alan Makovsky 8 Ağustos 1996 tarihli raporunda şöyle diyordu: Türkiye müttefiktir, ama Erbakan dost değildir. Bu nedenle Refah-Yol hükümetiyle ilişkilerimizi geliştirmekten sakınmalı ve Erbakan’ı kontrol altında tutmalıdır” Hatta Başbakan olarak, Hoca’nın, D-8 projelerini uygulamaya koyması ve ilk resmi ziyaretini İran’a yapması “Erbakan’ın Washington’a karşı bağımsızlık bayrağı açması ve Dünya Düzeninin güdümünden çıkması” şeklinde algılanmıştı. Öyle ise, başka çaresi yok, ya Erbakan’ın yerine bir lider bulunmalı ve Milli Görüş Erbakan’ın çizgisinden çıkarılmalı veya partisi parçalanmalıydı... Bu masoonik çevrelerin kesin kararıydı...! |
| | |
| | #22 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | Tarihi Hesaplasma "Ne ticaretin, (ne siyasetin) ne de alışverişin kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazını eda etmekten ve zekâtını vermekten asla alıkoymayan (ve Rabbını hiçbir zaman unutmayan) erkekler..." vardır. Ve yine "Müminler içinde Allah’a verdikleri (cihad) sözünü tutan ve ahdine sadık olan ve (Hakkı hakim kılmak uğrunda) her türlü zahmet ve fedakârlıkta bulunan ve bulunmaya da kararlı olan erkekler vardır..." Yani hem nefislerini terbiyede, hem de zulüm sistemleriyle mücadelede sa-dık, samimi ve sabırlı olan er kişiler vardır!... Hz. Ali’nin buyurduğu gibi "Susulacak yerde konuşmak ahmaklık, konuşulacak yerde susmak ise korkaklıktır" gerçeğine uygun olarak neyi, ne zaman, nerede ve nasıl konuşacağını çok iyi bilen yiğitler vardır... "Attığı taş kurbağayı ürkütmeyen" cinsten, her gün yüzlerce kuru sıkı laf yapan, ama ucuz kahramanlık rolleri bilindiği için, güç merkezlerince he-saba bile katılmayan boşboğazlara karşılık, bir Meclis Grup toplantısında söylediği sözler batılların beyninde bomba misali patlayan, Erbakan gibi dava erleri vardır!.. Kâinatın ortasına bir bomba koyup patlatılsa, şeytanların şatosunda ve masonların locasında ancak bu denli ve dehşetli bir etki yapabilirdi: "Refah her halde iktidara gelecektir! Adil Düzene mutlaka geçile-cektir! Bu kesin şarttır!.. Ancak bu geçiş yumuşak mı olacak, sert mi olacak!.. Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?.. İşte buna 60 milyon karar verecektir...!" Evet bu sözler hem bir izzettir!. Hem cesarettir!. Hem de hedefleri büyük bir hikmettir. Evet bu sözler gerçektir, ve gerçekleşecektir. Erbakan Hocanın, şeytanları şaşırtan ama müminleri ferahlandıran bu sözleri: 1- Refah Partisinin, milletimizin hür iradesi ve özgür tercihi ile ka-zandığı seçim zaferlerini hazmedemeyip, askeri darbe çığırtkanlığı yapan-lara çok ciddi ve cesaretli bir uyarıdır. Demek isteniyor ki: Ordu bu milletin eseridir ve bu milletin emrindedir. Ordumuzu mil-letin ve milli menfaatlerin aleyhinde kullanmak hevesine düşenler ise, karşısında 60 milyonu bulacaktır!.. ve bu hainlere en büyük tokadı, zamanı gelince ordumuz vuracaktır. 2- Bu inançlı milletimiz kendi haklarını ve hürriyetlerini elde et-mek ve arzu ettiği Adil bir Düzen’e geçmek için başvurduğu kanuni ve insani yollar tıkanırsa, dış güçler ve işbirlikçileri, zorbalığa ve barbarlığa kalkışırlarsa... O takdirde bu millet hürriyet ve haysiyeti için gerekirse, kan dökmekten ve can vermekten de kaçınmayacaktır!.. Ama inşallah, buna ihtiyaç kalmıyacaktır... 3- Bu sözler aynı zamanda, milletimize de çok anlamlı bir uyarıdır: Eğer, elimizdeki siyasi ve kanuni fırsatları değerlendirmez ve hala Batıl ve bozuk zihniyetlerin ekmeğine yağ sürersek, birgün gelir kaybedece-ğimiz değerlerimize tekrar kavuşmak için, bütün malımızı ve canımızı ortaya koymaya mecbur kalacağımız yeni bir Kurtuluş Savaşı için, çok daha çetin sıkıntılara katlanmaya mahkum olacağımız unutulmamalıdır.! 4- Bu erkekçe sözler, asıl o sırada ülkemize gelen ve masoncuk-larına Refah aleyhinde direktifler veren Siyonist İsrail’in, terörist dışişleri bakanı Şimon Perez’e ve tüm dış güçlere ve şeytani merkezlere bir meydan okumadır!. "Biz bu ülkede ve inşallah yeryüzünde Adil Düzen’i mutlaka kura-cağız!. Zalimlerin güdümünden ve sömürüsünden kesinlikle kurtulacağız!. Temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını elbette hakim kılacağız! Ve bu mutlu ve onurlu neticeyi hazmedemeyeceğinizden dolayı baş-vuracağınız her yolu tıkayacağız!. Yani ey ehli zülüm! Sizinle hesaplaşmaya ve kozumuzu paylaşmaya hazırız!.. Allah’u Ekber! Allah en büyüktür!.. 5- Bu sözleri söylemek için sadece yürek yetmez. Elbette sağlam bir bilek ister!.. Güç ister!.. Bunlar, kuru bir cesaret ve gayret neticesi söylenmiş ve sadece his ve heye-canları tatmine yönelmiş sözler de değildir!.. Yani ey hak ve adaletten rahatsız olan rakiplerimiz!.. Aklınızın yettiği ve elinizden geldiği her türlü imkânlarınızı ve planlarınızı seferber edip üzerimize gelseniz bile, yine de yenilecek ve kaybedeceksiniz!.. Ya insanlığınıza dönüp dirilecek, veya şeytanlığınızla çürüyüp gideceksiniz! 6- Ve ey bizi korkaklıkla suçlayan zavallılar!.. Biz ucuz kahramanlıklara ve kuru kabadayılıklara tenezzül etmemek ve emrolunduğumuz tedbir ve teenni ile hareketimizi sürdürmek için gösterdiğimiz sabır ve sükûneti, taviz ve tutarsızlık olarak niteleyen soy-tarılar!. Haydi, Hodri Meydan!. Başka çareniz yok. Ya Erbakan’ın yanında olacaksınız veya Amerika’nın safında!.. Ya Adil Düzene uyacaksınız veya "adi" düzenlere köle olacaksınız!. Ve anlaşılıyor ki bu tarihi sözler hedefini bulmuş ve amacına ulaş-mıştır... Maksatlı olarak yapılan hedef saptırmalar ve spekülasyonlar karşısında, Hoca tarafından anlamı ve amacı açıklanan ve bazı çevrelerce "sözünden caydığı ve tükürdüğünü yaladığı" sanılan bu çıkışlar, en azından “düşman mevzilerini ve muhtemel tepki derecelerini öğrenmek amacıyla fırlatılan, maket füzeler yerindedir” ve sırf bu bakımdan bile oldukça anlamlı ve önemli-dir!... Velhasıl, tarihi hesaplaşma yakındır!... Ve Erbakan önce Başbakandır!.. Sonra bilinçli ve stratejik bir geri adım atılmıştır ve şimdi devlet başkanlığına ve büyük inkılâbına doğru son hazırlıklara başlanmıştır!... Erbakan Hoca’nın 1991 yılında sarfettiği: “Türkiye, mutlaka adil düzene geçecektir. Bu geçiş kanlı mı, yoksa kansız mı gerçekleşecek? İşte buna halkımız karar verecektir” şeklindeki sözlerinin, masonik cephede büyük bir telaş ve tedirginlik meydana getirmesinin bir nedeni de, meşhur siyonist M. Warburg’un 1945 yılında söylediği: “Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacaktır. Tek sorun, bu sonuca güzellikle mi, yoksa zorla mı ulaşılacağıdır” iddialarına karşı, ilk ve tek onurlu çıkış olmasıdır. Çünkü siyonist merkezler bu sözlerin sahibini çok iyi tanımaktadır. |
| | |
| | #23 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | İzmir ECO Bakanlar Konseyi ve �D-8� ler İnsanların kıymeti, himmeti ( gayesi ve gayreti ) kadardır. Himmeti ise, hedef aldığı şeylerin büyüklüğü oranındadır. İleride hayata geçirilecek ve hakikate dönüşecek büyük hayaller kurmak, büyük projeler hazırlamaya önemli bir basamaktır. Ve sonunda bu projeleri pratiğe dönüştürmek ve ümitleri gerçekleştirmek ise, başarı ve büyüklüğün şartıdır. Ve işte 15. Eylül 1996 günü İzmir'de yapılan ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) Dışişleri bakanları toplantısı da, Erbakan'ın yıllardır savunduğu İslam Ortak Pazarı'na önemli bir basamak ve hazırlık olarak yorumlanmaktadır. Türkiye, İran, Pakistan, Azerbaycan, Afganistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan Dışişleri Bakanlarının katıldığı ayrıca Kıbrıs’ın da üye sayıldığı ECO’nun İzmir olağan üstü zirvesinde tarihi bir konuşma yapan Başbakan Erbakan, artık Yeni Bir Dünyanın ve Yeni bir dönemin başladığını haykırmakta ve hatırlatmaktadır. Şimdilik, Ege'den Çin Denizine 300 milyon kilometrekarelik büyük bir Coğrafya'yı ve 350 milyon nüfusu kapsayan, ve çok güçlü imani ve tabii bağlarla irtibatlı bulunan kardeşler topluluğunu kucaklayan ECO’nun, İzmir'de Ticaret, haberleşme, ulaştırma, iletişim ve enerji konularında imzaladıkları anlaşma, oldukça talihli bir aşamadır. Basit işlerle uğraşmaktan, büyük gelişmelere fırsat bulamayan daha doğrusu, kasıtlı olarak halkın gözünden kaçıran Mostra Medyanın ve her ne hikmetse, Erbakan’ın başarılarını bir türlü hazmedemeyen bazı İslamcı basın ve yayın organlarının pek ilgi göstermediği, hatta haber olarak bile vermediği, (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) ECO’ya üye ülkelerin Dışişleri Bakanları olağanüstü toplantısında, dünya dengelerini değiştirecek ve Müslümanların makus talihini yenecek, çok ciddi ve cesaretli kararlar alınmıştır. Erbakan'ın daha önce gerçekleştirdiği İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya ziyaretinin de ECO zirvesine ve İslam Ortak Pazarı projesine bir ön hazırlık mahiyetinde olduğu ve ASEAN örgütü ile ECO arasında önemli bir istişare ve işbirliğinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Avrupa Birliğine temel teşkil eden Roma anlaşmasının, kömür ve çelik birliği üzerine yapılmasına karşılık, ECO'nun da "Pamuk Birliği" kurmalarını öneren Erbakan, dünya pamuk üretiminin % 40'ını gerçekleştiren ECO ülkelerinin bu pamukları elyaf halinde dışarıya sattıklarını, halbuki bunların kurulacak iplik ve tekstil fabrikalarında işlenip kumaş ve konfeksiyon olarak ihraç edilmesi durumunda ise, 1 dolar yerine 17 dolar kazanılacağını vurgulamıştır. Ayrıca, ECO'nun kendi finans sistemini oluşturması, banka ve kredi düzenini kurması gerektiğini de söyleyen Erbakan, İstanbul’da kurulan ECO Ticaret ve Sanayi Bankasının, bunun ilk adımı olduğunu açıklamıştır. Ancak bunun, şimdiki İslam Kalkınma Bankası gibi olmayacağını, çünkü İslam Kalkınma Bankasının 3 Milyar dolarlık rezervinin 2 Milyar kadarını, maalesef Batı bankalarında tuttuğunu ve kredilerinin büyük kısmını batılı müteahhitlere dağıttığı üzülerek hatırlatmıştır. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sn. Tansu Çillerin "ECO 21. Yüzyıla damgasını vuracaktır. Dünyanın en büyük ekonomik kuruluşlarıyla yarışacaktır" sözleri ise, önemli bir gerçeği anlatmaktadır. 1964 yılında Türkiye, İran, Pakistan arasında kurulan, ve 1978'e kadar bölgesel kalkınma ve işbirliği çabalarını sürdüren ECO; İran Devrimiyle bir bekleme dönemine girmişti. 1985'ten sonra yeniden canlanan ve 1992 İslâmabat Bakanlar Konseyi kararıyla 7 kardeş ülkeyi daha bünyesine katan ECO, ayrıca K.K.T.C.'ni de üyeliye almıştır. Ve son olarak yapılan İzmir Olağanüstü zirvesiyle, yepyeni bir dönemi başlatmıştır. Tam bu sırada İstanbul'a gelen Kadiri - şazeli şeyhi Abdulkadir Es - Sufi’nin: "İslam Dinarı, Doları yenecek.. İslam Dinarı, doların karşılıksız kağıt para saltanatına ve sömürüsüne son verecek!.. Bunun için Müslümanlar, bir önder istiyor ve arıyorlar. Ama çalacak başka kapıları da yoktur. Ümmet yönünü mecburen Türkiye'ye döndü... Kırk yıldır, ellerine silah alıp zalim yönetimlerden kurutulmak için çare aradılar. Ama arzu edilen başarıyı bulamadılar. Suriye’de, Mısır’da ve Cezayir’de, ülke içinde batıl yönetimlere karşı verilen silahlı mücadelenin münasip ve muvafık olmadığı görüldü... Ama Türkiye'nin yöntemi ve Milli Görüşün ilmi ve siyasi mücadelesi tutarlı ve başarılı oldu. Şimdi Müslümanlar savaşarak değil, anlaşıp uzlaşarak birlik olmalı ve hedefe varmalıdır" şeklindeki sözleri ise oldukça önemli ve anlamlıdır. Abdul-Kadir Es-Sufi'nin İslam Dinarıyla ilgili sözleri, tatlı ve hakikatli bir hatıramızı canlandırdı... 70.li yılların sonlarına doğru, Aziz Hocamız bir özel sohbetlerinde, "İslam Dinarı" na nasıl geçileceğini anlatıyor: "İslam Ortak Pazarı gibi belirli hazırlık ve aşamalardan sonra "İslam Dinarı" na geçtiğimizi ilan edeceğiz. Böylece İslam ülkelerinin sahip olduğu ekonomik değerlere ve zenginliklere uygun olarak, dolardan daha kıymetli olan para birimini hayata geçireceğiz. Ardından ABD ve Batı ülkelerine petrol ve benzeri üretimlerimizi, artık dolarla değil, "Dinar" la satabileceğimizi bildireceğiz. İlk etapta, ellerinde dinar bulunmayan ülkelere ise, ihtiyaç duyduğumuz sanayi ve teknoloji mamüllerini bize peşinen ödemek şartıyla, kendilerine İslam dinarı vereceğimizi söyleyeceğiz... Böylece başta ABD ve diğer Batı ülkeleri, karşılıksız boyalı kağıt olan doları verip, zenginliklerimizi sömüremeyecek... Sömürü hortumları kesilen Siyonizm ise kendi kendine daha fazla yetmeyecek ve çökecektir!.. Ancak, Siyonizm'in kabadayısı ABD kovboyu, bu İslam Dinarı uygulamasına tahammül edemeyecek ve silaha davranacak ve tarihi hesaplaşma kaçınılmaz olacaktır!.. İşte bu yüzden, biz İslam Dinarını ilan etmeden önce, Siyonistlere ve süper güçlere karşı, her türlü askeri ve teknolojik tedbiri sağlamış ve hazırlamış olacağız!.." Yani, onurlu ve huzurlu günlere doğru gidiyoruz!.. Ve zaten, yıllardır hasretle bekliyoruz!.. Bunların arkasından "D-8"ler diye her biri kendi bölgesindeki İslam ülkelerinin tabii merkezi ve mümessili konumundaki ve kalkınma yolundaki 8 büyük Müslüman Devleti, yeni bir "Barış ve Bereket cephesi" olarak bir araya getiren ve Devlet ve Hükümet Başkanları düzeyinde ilk tarihi zirvesini gerçekleştiren Erbakan'a dualar ediyoruz! |
| | |
| | #24 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | D - 8'LER VE YENİ BİR DÜNYA "Hiç bir peygamber ümmetini, Deccal fitnesi kadar büyük bir tehlike ile korkutmamıştır." Hadisiyle haber verilen Despotizm'e ve Adem (A.S )'dan beri şeytanın en büyük saltanatı olan Siyonizm'e karşı, onurlu ve şuurlu bir direniş ve diriliş mücadelesi olarak başlayan Milli görüş hareketi, çileli ve çetrefilli bir süreçten sonra önce hükümete, Şimdi de D - 8'ler projesiyle evrensel bir medeniyete dönüşüyor. Dünya çapındaki Siyonizm'in zulüm ve sömürü düzenini değiştirecek, İslami ve insani değerleri yerleştirip yürütecek, böylece bozulan tüm dengeleri yeniden düzeltecek olan SİLM - BARIŞ medeniyetine doğru hızla gidiliyor. Ve Erbakan mutlu sona yürüyor. Her dinden, her kavimden ve her seviyeden bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşaması ve evrensel bir hürriyet ve haysiyet ortamına ulaşılması hedefini güden Milli Görüş hareketi, NUH’UN GEMİSİ yerindedir. Bu gemiye binenler selamet sahiline ve mutluluk menziline ulaşacak, dışarıda kalanlar ve düşmanlık yapanlar ise, zulmet deryaları ve hıyanet dalgaları arasında mahvu perişan olacaktır. Theodor Herzl'in 27 Ağustos 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde, dünyanın dört bucağından gelen, iki yüzü aşkın Yahudi delegenin huzurunda hedeflerini açıkladığı ve temellerini attığı Siyonist hakimiyeti, 2. Dünya harbi sonunda Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Yalta şehrinde yapılan bir anlaşma ile fiiliyata dökülmüş ve tüm dünyanın ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin gibi Siyonist lobilerin etkili olduğu beş ülke tarafından, sevk ve idare edilmesine ve sömürülmesine ve bütün bunların Birleşmiş Milletler kılıfı altında yürütülmesine karar verilmişti. Şeytandan ders alan Kabbalacı Siyonist hahamların kehaneti doğrultusunda 1897 deki Basel kongresinden tam 100 sene sonra, 1998 yılında ise, Nil'den Fırat'a Büyük İsrail'in kurulması projeleri çizilmişti. Bu şeytanı heveslerin ilk planları Osmanlı'yı yıkmak, İkincisi de Türkiye'yi parçalamak idi. Bu maksatla önce despotik usuller, sonra da demokratik hilelerle ülkenin başına bela ettikleri hain yöneticiler eliyle, ahlaki ve manevi değerleri tahrip etmişler, sağ - sol, İlerici - gerici, alevi - sünni, asker - sivil, Kürt - Türk, Laik - dindar gibi suni ayrımlarla milleti kamplara bölmüşlerdir. Mason localarından, malum rejim hocalarına, PKK eşkiyalarından, sahte tarikat istismarcılarına, siyasi parti başkanlarından, sivil örgüt ve sendika ağalarına, Medya patronlarından, Mafya babalarına, Rantiyeci ve kan emici karunlardan, bürokrasi kodamanlarına kadar, şer cephesinin tamamı Refah-Yola hücuma geçmişlerdir ve maalesef etkili ve yetkili kesimlerden satın aldıkları ve kiraladıkları isimlerle, ülkeyi yıpratmaya ve yıkmaya girişmişlerdir. İşte bu yüzden, önlerinde ki en büyük engel olarak gördükleri Milli Görüş hareketini ve Erbakan hükümetini saf dışı etmeye karar vermişlerdir. Ancak Milli Görüş'ün Muhterem Lideri Erbakan Hoca'nın tuttuğu projektörler sayesinde, milletimiz bugüne kadar oynanan bütün gizli ve kirli oyunların farkına varmış, her sınıf ve seviyeden insanımız, artık kendi köküne, kimliğine ve kültürüne sahip çıkmaya yönelmiştir. Öyle ise 1998 ve sonrası devran, İsrail'in hakimiyetine değil, İslam medeniyetine doğru dönmektedir ve işte masonların ve münafıkların kasıtlı olarak önemsiz gibi göstermeye çalıştıkları D - 8'ler, bu yeni ve muhteşem medeniyetin moturu mahiyetindedir. Evet, tekrarlayalım ki, Milli Görüş ve D - 8'ler NUH'UN GEMİSİ gibidir. "Hz. Nuh (a.s) gemisini yaparken de, kavminin ileri gelenleri, her uğradıklarında onunla alay ediyorlar (ve boş hayaller peşinde olduğunu söylüyorlar) dı. (Hz. Nuh (a.s) onlara şöyle cevap veriyordu "Şimdilik bizimle alay edebilirsiniz. Ama bir gün gelecek sizler pişman ve perişan olacaksınız. Artık rezil ve rüsvay edici azabın kime geleceğini ve sürekli hakaretin kimlere ineceğini, yakında bilecek ve göreceksiniz." Öyle ise ey insanlar ve özellikle inananlar!.. Haydi geliniz ve acele ediniz... Nuh’un gemisine giriniz. "Ben yüksek dağlara sığınır, böylece azgın dalgalardan ve boğulmaktan kurtulurum." diyen akılsızlar gibi, bugün de Amerika’ya ve İsrail'in güdümündeki masonik kurum ve şahıslara güvenip de, Nuh’un Gemisi yerindeki Milli Görüş hareketine ve medeniyetine sırt çevirmeyiniz!.. Hz. Nuh'un Gemisi'ni, sonunda selamet durağına ve bereket diyarına ulaştıran Allah (c.c), Milli Görüş hareketini de çok yakın bir gelecekte başarı ve barış menziline kavuşturacaktır. Öyle ise, ey mason kuklaları ve Siyonist uşakları!... "Haydi hepiniz birden bütün hile ve hazırlıklarınızla geliniz ve hücuma geçiniz! Elinizden gelirse hiç fırsat vermeyiniz! Ama sonunda her şeyi ve her kesi yularından yakalamış (ve ezel takdiriyle programlamış) olan, Allah'ın kudreti ve nusreti karşısında mutlaka yenilecek ve ezileceksiniz." Kim bilir mutlu sona yaklaşırken, herkesin ayarı iyice ortaya çıksın diye ve Milli Görüş'ün farkı iyice anlaşılsın diye, kısa bir fitne ve fetret dönemi daha yaşanabilir. Sabır ve sükûnetle, bu dönem de aşılacak ve büyük bir sandık ihtilaliyle ve milletimizin hür iradesi ile saadet sabahına varılacaktır!.. 12 Eylül öncesi Hocamızdan dinlediğim bir olayı şimdi tekrar hatırlıyor ve anlatmak istiyorum. Mimar Sinan, meşhur şaheseri Selimiye Camii'nin temellerini atar ve su basamağına kadar yükseltir. Mimar Sinan'ı çekemeyen bir kısım haset ve hıyanet ehli padişaha gidip, "Sultanım Mimar Sinan, zannedildiği gibi bilgiç ve becerikli bir kimse değildir. Başka ustaların ve isimsiz kahramanların marifet ve maharetini kendisine mal edip, haksız servet ve şöhret peşinde koşan birisidir”. Diyerek onu etkilemeyi ve mimarın aleyhine döndürmeyi başarırlar. Bu olaydan haberi olan Mimar Sinan, hem kıyamete kadar ayakta kalmasını istediği caminin temelleri iyice otursun, hem de bu iftira anlaşılsın diye, inşaatı bırakır ve kayıplara karışır. Onun kaçtığını söyleyen hasetçilere ise, padişah şöyle der; "Önemli değil. Madem ki asıl işi yürüten başka ustalar idi. Onlar devam ettirsinler!.." Ne var ki, ustaların ve kalfaların Selimiyeyi bitirmeye değil, Mimar Sinan’ın projesini anlayıp çözmeye bile akılları yetmez... Asıl marifet ve maharet sahibi Mimar Sinan olduğu kesinlik kazanınca ve O’nun farkı ve fazileti herkes tarafından anlaşılıp dört gözle aranmaya başlayınca, o zaman kendiliğinden ortaya çıkar ve eserini tamamlar!.. Acaba, Hoca’nın bu kısa süreli ayrılışı da, muhteşem dönüşüne bir hazırlık mıdır? REFAH - YOL VE ŞAHSİYETLİ DIŞ POLİTİKA. ( UZAKDOĞU GEZİSİ. ) Ağaçların, hayvanların ve insanların büyümesi, nasıl tabii ve tedrici bir süreç gerektiriyorsa ve nasıl insanlar bu değişimin farkına varmıyorsa, tarihi olayların ve yeni inkılâpların gelişmesi ve yerleşmesi de, böyle belirli bir süreç gerektirmekte ve insanlar çoğu zaman bu değişimleri fark etmemektedir. Şimdi yıllar öncesini hatırlıyorum. Aziz Hoca’mız, özel sohbet ve seminerlerinde, kurulacak "Yeni Bir Dünya"nın alt yapı projelerini ve hazırlık programlarını anlatıyordu; İslam Birleşmiş Milletleri niçin gereklidir? İslam Ortak Pazarı nasıl gerçekleşir? İslam Dinarına ne şekilde geçilir? sorularının yeterli ve tutarlı cevapları, ana hatlarıyla verildikten sonra. "İslam ülkelerinde askeri savunma sanayinin ve ortak kalkınma hamlelerinin" nasıl başlayıp bitirileceğini izah ediyordu. "Mesela bir uçak, tank, denizaltı veya helikopter gibi ihtiyaç duyulan araç ve gereçlerin, gövdesini üreten fabrika Endonezya'da, motorunu üreten fabrika Pakistan'da, tekerlerini üreten fabrika İran'da, elektrik donanımını üreten tesisler Türkiye'de kurulacaktır. Bu durum, hem İslam ülkelerinin birbirine ekonomik ve askeri yönden bağımlılıklarını, hem birlikte kalkınmalarını, hem de üretim ve gelirden ve Refah seviyesinden ortak pay almalarını sağlayacaktır." "Bu gerekli tesis ve teknolojilerin, hepsinin aynı ülkede kurulmaya çalışılması Siyonist devlerin dikkatini ve düşmanlığını çekeceği ve engellemelerle karşılanacağı için de sakıncalıdır." "Bu hazırlıkların önemli bir kısmı, mevcut sistemler içerisinde ve şimdiki kabuk yöneticiler eliyle yapılacaktır. Bu hem dikkatleri dağıtmak ve rahat çalışmak açısından yararlıdır. Hem de, herhangi bir yaranın henüz iyileşmeden kabuğunu kaldırmak yanlış ve zararlıdır. Halbuki yara iyileşince, üzerindeki kabuğu kendiliğinden dökülmüş olacaktır!?". Bu tür hatıraları ve hakikatları yıllardan beri, özel sohbetlerimizde bizden dinleyen pek çok dostumuz vardır. Şimdi Erbakan Hoca'nın, İran'dan başlayıp Endenozya'da bitirdiği ilk dış gezisini düşünürken, yaklaşık yirmi sene önce anlatılan bu sözleri hatırlıyorum. Hoca’dan bahsederken "Başbakan" yerine "Erbakan" demeyi tercih ediyorum. Zira O'nun asıl şerefi başbakan olmak değil, Erbakan olmaktır! Bu seminer ve sohbetleri, bizimle beraber onlarca insan dinliyordu. Ama kimisi "bu zat, bize moral vermek için kuru temennilerini sıralıyor" diyordu. Kimisi "gerçekçi" bulmasa bile, güzel ve gerekli şeyler" olduğunu düşünüyordu. Ama az da olsa, bir kısmımız da, bu sözlere inanıyordu, çünkü bu sözlerin sahibini tanıyordu. O'na güveniyordu ve feraset dürbünüyle, bu günleri görüyordu!.. Ve Refah-Yol kurulmadan bir ay öncesine kadar, Kanal 7'deki bir söyleşi de "Refah Partisinin bir dış politika programı olmadığını ve böyle bir şeye rastlamadığı" söyleyen gazeteci Cengiz Çandar'ın, sonra Başbakan Erbakan’la birlikte katıldığı Uzakdoğu geziyle ilgili izlenimlerini, yine Kanal 7'ye telefonla anlatırken "Bu görülmeye değer coşkulu karşılamalar, bu sıcak ve samimi temaslar, bu tahmin ve tahayyüllerin çok üstündeki anlaşmalar, Türkiye'nin ve ilgili ülkelerin ekonomik ve stratejik konumunu olumlu yönde değiştirecek boyuttaki ortak yatırımlar, öyle bir iki haftalık hükümetin, alel acele giriştiği bir gezinin neticeleri değil, sanki uzun yıllar öncesinden programlanmış girişimlerin meyvelerini andırıyor" anlamındaki sözlerle hayretini ve hayranlığını dile getirmesi, bize ta gönülden bir "Elhamdülillah!" çektiriyordu... Bizdeki "garazlı" çevrelerle, dindar bilinen ve entel geçinen bazı "marazlı" kesimler, hala görmek ve içine sindirmek istemese de, Erbakan Hoca gittiği ülkelerde, sadece Türkiye'nin başbakanı değil, aynı zamanda "Tüm İslam Aleminin Lideri ve Kurtarıcısı" olarak karşılanıyor ve ağırlanıyordu!... Ve Siyonist merkezler, Rusya'nın başına Yeltsin diye beyni çürümüş bir ayyaşı getirip, Amerikanın başına seksene yaklaşmış Dole diye felçli bir bunağı seçtirmek isteyip, bunları Kukla ve kumandalı robot gibi kullanarak, zulüm ve sömürü saltanatını sürdürmek için çırpınırken, ilerlemiş yaşına rağmen akıllara durgunluk veren bir dinçliğin ve dinamizmin sahibi olan Erbakan Hoca, adım adım mutlu sona yaklaşıyordu!.. Başbakanlık ise, bu mutlu sona giden yolda önemli bir "konak" durumunda bulunuyordu. Ama ne var ki "Körlere renk anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor" oluyordu! Ancak, her şeye rağmen Kervan yürüyordu ve yürümeliydi. Evet, Hem Asya-Avrupa ve Afrika'nın ortasında ve bir nevi dünyanın merkez noktasında kurulmak gibi çok stratejik bir coğrafyanın ve jeopolitik avantajların şansını taşıması... Hem Osmanlı İslam Medeniyetinin tarihi ve kültürel mirasının tabii ve talihli varisi durumunda olması... Hem, İslam ülkelerindeki ve Türki Cumhuriyetlerdeki çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ve Anadolu’nun bakir imkanlarını değerlendirip yönlendirme fırsatının elinde ve önünde durması... Gibi büyük ve geniş bir potansiyel güce sahip bulunması, Türkiye'nin yeniden Lider ve Lokomotif ülke konumuna yükselmesi için gerekli ve önemli öğelerdi... Ama yeterli değildi... Bütün bu potansiyel imkan ve avantajları doğru ve dengeli bir biçimde değerlendirecek, ümit ve hayalleri hakikate çevirecek örnek bir hükümete, yüksek bir siyasete ve gerçek bir "Lider şahsiyete" de ihtiyaç vardı. Ve sonunda Türkiye bu şansı da yakaladı. Ve işte Erbakan Hoca'nın Başbakan sıfatıyla yaptığı ilk yurt dışı gezisi de, bu yolda ilk meyvelerini vermeğe başladı... Türkiye'nin bu tarihi ve tabii Liderlik rolünü oynamasına mani olmak isteyen malum Güçler, özellikle Müslüman olan komşularımız Suriye, Irak ve İran'la aramızı bozmak ve kapıştırmak için yıllarca uğraşmış ve maalesef başarılı sonuçlar da almışlardı. Ülkemiz, Avrupa ve Amerika'nın kışkırtmasıyla, batı komşumuz Yunanistan'dan gelecek bir saldırıyı önlemeğe mecbur kalacağı bir ortamda, şayet Suriye, Irak ve İran da doğudan bize karşı cephe açacak olurlarsa, Türkiye'nin bunalacağını ve bozulacağını düşünen ve bugüne kadar masonik hükümetleri hep bu yönde teşvik ve tahrik eden Güçler, şimdi Erbakan'ın bu kardeş ve komşu ülkelerle "barış ve bereket" anlaşmaları imzalamasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar ve bir asırdır süren hile ve hazırlıklarının boşa çıktığını görüp giderek hırçınlaşıyorlar. Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünü, "Batıya uşaklık, doğuya düşmanlık" şeklinde anlayan ve uygulayan alçak zihniyetli kesimler, Amerikanın amigosu gibi, şimdi Erbakan'ı Saddam'ın akıbetine düşmekle korkutmaya devam ede dursunlar, Başbakan İslam ülkeleri arasında siyasi, ekonomik ve askeri işbirliğine temel teşkil edecek hayati ve haysiyetli dış gezisine şevkle başlamış ve şerefle bitirmiştir. Amerika’nın hırlamasına ve yerli amigoların vırlamasına aldırmadan İran'la yapılan Doğal gaz boru hattı ve anarşiye karşı ortak tavır konusunda anlaşmaları, Pakistan'la askeri ve kültürel işbirliği programları, Endenozya ile büyük sanayi yatırımları yalnız Türkiye'nin değil, tarihin de akışını değiştirecek mahiyettedir. Ve hele Erbakan Hoca'nın önerdiği ve başarıya yönlendirdiği, Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin katılacağı dörtlü zirve girişimi, orta doğuyu bir barış bölgesine çevirecek ve Siyonizm'in sinsi planlarını boşa çıkaracak önemdedir. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayetinin, bu teklife olumlu cevap vermesi, Suriye başbakanı Mahmut El Zubi'nin bu konuları görüşmek üzere Tahran'a gitmesi de bu girişimlerin İnşaallah gerçekleşeceğini göstermektedir. Bu arada, Kıbrıs'ın yeniden karıştırılmaya çalışılması, ABD Dışişleri bakanı Crısthofırın ani bir kararla Avrupa ve Balkan turuna çıkması da, Türkiye'nin başını ağrıtmaya ve önünü tıkamaya yöneliktir. Ama artık bunların hiçbiri para etmeyecektir. Erbakan'ın, Amerika'daki Siyonist mahfillere rağmen yaptığı İran gezisini değerlendiren Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel'in "Bu gezi programı ve dolayısıyla yapılan doğal gaz antlaşması, her iki ülke arasında yapılan diplomatik ilişkiler sonucu gerçekleşmiştir ve her hangi bir ülkenin buna karşı çıkmasına izin verilmemelidir." "Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır ve bizim müttefiğimizdir. Türkiye'ye her konuda yardımcı olmak ve dış müdahalelere karşı korumak görevimizdir. Bu bakımdan bütün Avrupa'ya sesleniyorum: Bugün Türkiye'ye olan dostluğumuzu ispat etmemiz gerekmektedir." "Dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan İslam dünyası ile çok olumlu ilişkilere girmemiz ve hatta Alman okullarında İslamiyet'i öğretmemiz yararlı ve yerinde bir girişim olacaktır." anlamındaki sözleri, bizim iddialarımız desteklemektedir. Velhasıl Erbakan büyük düşünmekte ve büyük oynamaktadır. O Siyonist hainlerle savaşmaktan, İslamcı geçinen bazı seviyesiz densizlerle uğraşmaya tenezzül etmeyecek kadar da şereflidir. Hülasa, dünyanın hem tabii, hem de tarihi merkezi Türkiye'dir. Bir dünya haritasını önünüze serip bir bakınız Batı deyince Avrupa Doğu deyince Asya hatıra gelir. İkisi arasındaki köprü Türkiye'dir. Kuzey deyince Karadeniz’in üst tarafı, Güney deyince Akdeniz'in alt tarafı bilinir. İkisinin arasındaki ki coğrafya ise yine, Türkiye'dir. Evet, bir nevi Dünyanın doğusu batısı, kuzeyi güneyi Türkiye'nin konumuna göre şekillenmektedir. Yani Türkiye Dünyanın tabii merkezidir. İnsanlık tarihi boyunca büyük medeniyetlerin ve çağları değiştiren devletlerin vatanı olması bakımından da, Türkiye dünyanın tarihi merkezidir. Ve şimdi de tüm insanlığı saadet getirecek ADİL Düzen’iyle ve MİLLİ GÖRÜŞ Medeniyetiyle Türkiye, yeniden "Talihli bir merkez" olmaya doğru gitmektedir. Ve birkaç asırdır Siyonistlerin şeytani yönlere çevirdikleri dünya, artık tersine dönecek ve bundan böyle Rahmanî düzen yürüyecektir! Libya ve Afrika Ziyaretleri. "Bir deli kuyuya taş atmış. Kırk tane veli çıkaramamış" atasözümüzü artık şöyle değiştirmemiz lazım:" Libya lideri pıskırmış... Bizim yabani yerliler nem kapmış!.." Evet dik kafalı ve takma akıllı bir diktatör olan, Muammer Kaddafi gibilerinin "icbar ile değil, ancak ikna ile yola getirileceğini " çok iyi bilen Erbakan hoca; Hem İslam alemi için, Hem insanlık alemi için, Hem Libya halkı için, Hem de Türkiye’nin çıkarları için, daha yararlı hale getirebilmek ve de onurlu ve olumlu bir dış politikanın gereğini icra edebilmek için, kalkıp Libya’ya gitti. Anarşist Amerika’nın ve barbar Batı'nın ve de içimizdeki uşaklarının, Terörist ilan ettiği ve ambargolarla yalnızlığa ittiği Kaddafi’nin, kendi filozofik ve psikolojik yapısına uygun olarak, sarf ettiği bazı talihsiz sözler karşısında, Erbakan'a çatmak ve Refah-Yol'u yıkmak için bahane arayan beyinsizler, yedi cepheden saldırıya geçtiler. Bu masonik maskaralar, birden bire devlet haysiyetimizin havarisi ve Milli menfaatlerimizin hamisi kesildiler. Be hey iki yüzlü sahtekarlar!.. 1 - "Kürtler de artık bağımsızlığına kavuşmalı ve Türklerin esaretinden kurtulmalıdır." Diyen bayan Mitterandın ve "Türkiye dinci Refah’a teslim edilmemelidir" diyen Jac Chirac'ın Fransa sına niye ses çıkarmadınız? Bay Batıcılar, niye hala, hacca gider gibi ikide bir Avrupa’ya ve Amerika’ya koşmaktasınız? 2 - Bastırıp dağıttığı haritalarda doğu Anadolu’muzu Ermenistan, güney doğumuzu Kürdistan olarak gösteren ve her fırsatta PKK ve ASALA'yı destekleyen Amerika’ya karşı, niye hala takla atmaktasınız? 3 - Bütün haritalarında "Hatay" ilimizi kendi sınırları içinde gösteren ve PKK'yı besleyen Suriye’nin eski diktatör yönetimiyle en üst seviyede işbirliğini sürdüren, batılı ülkelere karşı niye susmaktasınız? 4 - Sn. Tansu Çiller'in İsrail gezisinde, mason uzmanların yazıp eline tutuşturduğu konuşma metninde okuduğu, "Vaad edilmiş topraklar" içinde, Türkiye'mizin de bulunduğu bilindiği halde ve Yahudi yetkililer defalarca "Ankara bizim ilgi sahamız içindedir." dediği halde niye, İsrail aleyhine tek bir kelime dahi konuşmadınız? 5 - İstanbul'u hala kendi başkentleri ve Bizans hayalleri gören ve zaten Ege de bile bize rahat vermeyen, burnumuzun dibindeki adaları silah deposuna çeviren, şu kahpe ve kaypak Yunanlılara, kardeşlik şiirleri yazan Ecevit'e nasıl oluyor da bu kadar hayransınız? 6 - Aynı Ecevit, hiç bir resmi sıfatı ve statüsü olmadığı halde, geçen seneler gizlice Orta doğunun kanser çıbanı ve Türkiye'nin baş düşmanı İsrail'e gitti. O zamanki İsrail Başbakanı İzak Rabin'le İsrail parlamento Başkanı Şavac Zorah'la, İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres'le, özel görüşmeler yaptı. Niye biriniz çıkıp ta Ecevit'e, "Niçin gittin? Hangi talimatlar aldın? diye soramadınız? 7 - Erdal İnönü Başbakan yardımcısı olarak gittiği bir toplantıda, Avrupa Topluluğu üst düzey yetkilileri kendisine "Ay yıldızlı bayrağımızın, Türkiye’nin batılılık imajını olumsuz yönde etkilediğini ve Hıristiyan Avrupalılar arasında, psikolojik allerji meydana getirdiğini" ve bu nedenle değiştirilmesi gerektiğini telkin ve tavsiye ettiklerinde, niye kahramanlık duygularınızı ayaklandırmadınız? 8 - PKK'ya, Moskova yakınlarında modern kamplar kurduran Rusya'nın rezaletlerine karşı neden sessiz kaldınız? 9 - T.B.M. Meclisinde, Apo'nun sözcülüğünü yapan bölücü hainlere, Demokrasi ve insan hakları adına sahip çıkan batılılara karşı ne zaman horozlanacaksınız? 10 - Bizzat Cumhurbaşkanı iken Demirel "bunlar Türkiye'mize Sevr'i uygulamak ve ülkemizi parçalamak istiyorlar" diye açıkladığı ülkeler, yani milletimizin kurtuluş savaşını yapmaya mecbur kaldığı "değişmez düşman" devletlere karşı bu köle tavrınızdan, ne zaman kurtulacaksınız? 11 - PKK'nın siyasi kanadı sayılan, sözde sürgündeki kürt parlamentosunu, hem de kendi meclis salonun da ağarlıyan İtalya'ya ve İspanya’ya niye alttan aldınız? 12 - Bu Tanrı diye taptığınız Amerika ve Avrupalılar, Kıbrıs savaşında parasını peşin verdiğimiz silahlara bile el koydukları halde, "Ben bütün imkanlarımla kardeş Türkiye'nin yanındayım" diyen Kaddafi’yi niçin unutmaktasınız? Hele şu halinize bakın ve utanın! Psikolojik problemleri olduğu herkesçe kabul edilen Kaddafi’nin, bazı temelsiz ve talihsiz sözlerine karşılık, Erbakan, niye kalkıp Kaddafi’nin boğazına sarılmadı!..? Erbakan niye o çadırı Kaddafi’nin başına yıkmadı!..? Niye Erbakan Kaddafi’nin ayarına inip ona sövüp saymadı!..? diye çıkışanlara söylüyorum; Çünkü, Erbakan sokak kabadayısı değil, gerçek ve örnek bir devlet adamıdır!.. Evet, Erbakan ciddiyet ve cesaret sahibi bir devlet adamı olarak gerekli tavrını koymuş ve sonunda anlaşma metnine, "Türkiye ve Libya, PKK dahil her türlü terörü kınamaktadır" ibarelerini sokmuş ve hepsinden önemlisi, hem Kaddafi’ye, hem de ekibine, PKK’nın nasıl bir cinayet ve hıyanet şebekesi olduğu bu vesile ile anlatılmış ve ikna edilmiştir. Ve bu güne kadar, Amerika ve Avrupa ülkelerinden hiç birisi, Türkiye ile ilgili resmi bildiri ve anlaşma metinlerinde "PKK terörist bir harekettir" ibaresini koymamış ve kabullenmemiştir. Ve hele, Kaddafi'nin gaflarını bahane ederek "Çöl bedevisi", "Çadır şeyhi", "Arap kafası" gibi, seviyesiz sözlerle ve hiç alakası yokken, Arap’ları ve İslam halklarını rencide edecek saldırıların sahipleri bilmelidir ki, asıl terbiye edilmeye muhtaç kimseler kendileridir. Ve her şeye rağmen, Erbakan'ın bu ziyareti olumlu ve onurlu bir şekilde sonuçlanmıştır. Çünkü Türk Dış politikasına, artık bağımsızlık ve haysiyetin hakim olduğu fiilen ispatlanmıştır. Libya lideri Kaddafi, Türkiye ve PKK terörü hakkında uyarılmış ve yanlış saplantılardan kurtarılmaya çalışılmıştır. Türk müteahhitlerinin borçlarının önemli bir kısmı peşin alınmış, geri kalanı sağlam ödeme şartlarına bağlanmıştır. 300 Trilyonluk yeni inşaat ihalesi anlaşmaları yapılmıştır. Sonuç: Yerli masonların asıl hedefi Kaddafi değil, Erbakan'dır. Daha doğrusu, bunların asıl düşmanlığı, İslam’dan kaynaklanan kültürümüz ve ona sahip çıkan halkımızdır. Ama unutulmasın ki, halkla savaşanlar mutlaka yenilecek ve tarihin çöp sepetine atılacaktır. |
| | |
| | #25 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | Çekiç Güç Meselesi Refah - Yol döneminde, Çekiç Güç'ün süresinin 5 ay daha uzatılması, hem malum muhalefet partilerince, hem de bazı müzmin marazlı İslamcı kesimlerce, Refah aleyhinde kullanılmaya çalışıldı. Erbakan Hoca, "davasından taviz vermekle, sözünden dönmekle ve Amerika'ya teslimiyetle" suçlandı. Bunların bir kısmının kasıtlı olarak yapıldığı, bir kısmının ise anlayış-feraset kıtlığından kaynaklandığı açıktı. Evet, başından beri Refah, Çekiç Güce karşıydı ve bunda haklıydı. Çünkü, Çekiç Güç, Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kurdurmak ve ileride Türkiye'nin sınır bölgesini de içine katmak için gelmişti... Çünkü Çekiç Güç, PKK'ya destek sağlamak için gelmişti. Çünkü Çekiç Güç, Türkiye'yi İran ve Suriye gibi komşularıyla kapıştırmak ve bölgeyi karıştırmak için gelmişti!.. Erbakan'ın bunların hiçbirisine asla müsaade etmeyeceğini bildikleri içindir ki, Refah'ın birinci parti olarak çıktığı seçimlerin hemen arkasından, Çekiç Gücün önemli ağırlıklarını zaten Ürdün'e taşımayı düşünmüşlerdi. Diğer önemli bir karargâhı ise bilindiği gibi Kuzey Irak'taki Zaho'daydı. Türkiye'de bulunan ve aslında stratejik bir önemi de kalmayan "Çekiç Güç" ise, Erbakan hükümeti ve ülkemiz aleyhine bir şantaj unsuru olarak kullanılmak isteniyordu ve özellikle o tarihte 5 ay sonra seçime katılacak olan Clinton tarafından bir prestij konusuydu... "Çekiç Güce hayır" denilmesi halinde Amerika, İngiltere ve Fransa’ya, parasını peşin verdiğimiz firkateynlerin, füzelerin ve bazı önemli teknolojik gereçlerin gönderilmemesi ve ekonomik ambargoya bahane edilmesi, yüksek bir ihtimal olarak görülüyordu. Ayrıca Clinton, Ortadoğu politikasından yara almamış olarak seçime gitmek istiyordu. İşte bu gerçekleri ve gelişmeleri çok iyi takip eden ve değerlendiren Erbakan Hoca, yüksek bir feraset ve siyasi dirayet göstererek, Clinton yönetiminden ülkemiz lehinde önemli tavizler koparmayı ve bu maksatla Çekiç Güç meselesini pazarlık konusu yapmayı düşündü ve başardı. Hür ve haysiyetli bir politika ve pazarlık sonucu, Türkiye'ye askerî, ekonomik ve siyasî yönden büyük yararlar ve avantajlar sağlayan tam 12 maddelik şartları Amerika kabullenmek zorunda kaldı. Çekiç Gücün 5 ay uzatılması, Clinton'a da bir prestij sağlıyordu, seçilme şansına katkıda bulunuyordu ve bu "dolaylı destek" te, bilerek yapılıyordu!? Çünkü ABD seçimlerinde rakibi olan başkan adayı Robert Dole, özellikle Yahudi ve Ermeni Lobisinin adamıydı!.. Yani Erbakan Hoca, kuş beyinlilerin aklına yatmasa ve hain Siyonistlerin işine yaramasa da, bu tavrıyla sadece bölgesel değil, aynı zamanda, evrensel bir politika izliyor ve Amerikan seçimlerini etkiliyordu... Ve zaten uzatma süresinin alışıla geldiği gibi 3 ay değil de, ABD seçimlerini de içine alacak şekilde, 5 ay uzatılması da bunu gösteriyordu... Peki, Çekiç Gücün 5 ay daha uzatılması karşılığında Amerika'ya koşulan şartlar ve koparılan avantajlar nelerdi? 1- Kuzey Irak'taki Zaho ve Artuş kampları kapatılacaktı. Bu kamplar, sözde BM denetiminde gösterilmesine rağmen fiilen PKK'nın emrinde birer anarşi merkezleriydi. 2- Çekiç Güç, hiç bir suret ve şekilde PKK'ya destek sağlamayacaktı. Zira daha önce, mesela ordumuzun Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yapacağı hareketleri, Çekiç Güç önceden onlara bildiriyor ve kaçmalarını sağlıyordu... Ayrıca bu tür lojistik ve stratejik destekler dışında fiilen yiyecek, giyecek malzemeleri ve mühimmat sağladığı biliniyordu. 3- Çekiç Güce bağlı jetler, günde 50-60 sefer alçak ve uzun mesafeli uçuşlar yaparak, hem bölgede huzursuzluk kaynağı oluyor ve hem de özellikle İran’la aramızın açılmasına neden oluyordu. Bundan böyle, sabah ve akşam birer sefer dışında, bütün uçuşlar kaldırılacaktı. 4- Çekiç Güce ve sivil yardım örgütlerine ait araçlar, çantalar ve sandıklar Türkiye tarafından açılacak ve kontrole tabi tutulacaktı. Halbuki bugüne kadar buna müsaade edilmiyordu ve ilaç ve gıda yardımı adı altında PKK’ya silah ve mühimmat taşındığı söyleniyordu. 5- Kuzey Irak'ta, Çekiç Güç dışında "Sivil ve gönüllü yardım kuruluşları" adı altında, Türkiye aleyhinde faaliyet yapan bütün kişi ve grupların yıkıcı ve bölücü davranışlarından Çekiç Güç sorumlu tutulacak ve bunlardan Türkiye'nin istemedikleri bölgeden çıkarılacaktı. 6- Irak'ın toprak bütünlüğü kesinlikle korunacak ve bir "Kürdistan" oluşumuna asla göz yumulmayacak. Irak'taki sadece Kürt'lere değil, Türkmenlere de sahip çıkılacaktı. 7- Irak'a uygulanan ambargo kaldırılacak. Ürdün-Irak örneği sınır ticareti başlatılacaktı. 8- Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı derhal açılacak ve Türkiye'ye en az 200 bin varil petrol verilecek. Bu iki kalemden dolayı Türkiye en az 1,5 milyar dolarlık bir kazanç sağlayacaktı. 9- Türkiye, savaş ve ambargodan dolayı uğradığı zararlara karşılık tazminat alacaktı. 10- Zaho'daki BM kampına, ABD, İngiltere, Fransa yetkililerinin sayısı kadar Türk subay ve uzmanları gönderilecek ve Çekiç Güç faaliyetleri kontrol altına alınacak ve Türkiye’ye rapor sunulacaktı. 11- Türkiye'ye daha önce satılan, ama kasıtlı olarak teslimi yapılmayan firkateyn, füze ve diğer teknolojik malzemeler, derhal gönderilmeye başlanacaktı. Ayrıca taahhüt edilen askeri yardımlar da aksatılmayacaktı. 12- Bu şartlara riayet edilmediği takdirde, Türkiye Bakanlar Kurulu kararıyla, Çekiç Gücün faaliyetlerini istediği anda durduracaktı. İşte ülkemiz için çok önemli ve öncelikli tavizler sayılan bu maddelerin hepsi ABD tarafından resmen kabul edilmiş, Türkiye'ye bu konularda güvence verildiği Beyaz Saray tarafından da bizzat deklare edilmiştir. Bu deklarasyonda "Amerika'nın Irak'ın toprak bütünlüğüne sahip çıkacağı, PKK ile mücadelesinde Türkiye'nin yanında olacağı, Türkiye'nin ambargo yüzünden uğradığı zararlarının karşılanacağı" açıkça belirtilmiştir. Dış basında "Erbakan'ın siyasi ve diplomasi zaferi" olarak değerlendirilen bu gelişmeler, daha o günden hayırlı meyvelerini vermeye başlamıştır. Çekiç Güce ait savaş uçaklarının alçak ve uzun uçuşlarının sınırlandırılmasına ve bölgenin parçalanma endişesinin ortadan kaldırılmasına özellikle sevinen İran, Türkiye ile ön görüşmeleri yapılan doğal gaz anlaşmasını hızlandırmış ve Türkiye'yi hem Rusya'ya bağımlı kılmaktan, hem de milyarlarca dolar fazla para akıtmaktan kurtararak bu tarihi ve talihli anlaşma gerçekleşmiştir. Irak'ta ticaretin yeniden başlatılması yolundaki isteklerimizin kabul ettirilmesi daha o günden, başta hububat ve sebze meyve ihracatçılarını sevindirmiş ve harekete geçirmiş olup, Mersin Limanı ve Güneydoğu karayollarında fark edilir bir canlanma yaşanmaya başlamıştır. Velhasıl "Genel, sürekli ve önemli büyük menfaatlere kavuşmak için, özel, geçici ve küçük tavizleri göze almak" hem mecellede yer alan bir islamî hukuk kuralıdır, hem de çaplı siyasilerin başarabileceği bir olaydır. Erbakan Hoca, bu davranışıyla, aslında daha önceki sözlerinden dönmemiş, tam aksine o sözlerini bizzat yerine getirmiştir. Çünkü Hoca "Çekiç Güç mutlaka gidecek!" derken, Çekiç Gücün zararlarından ülkenin kurtarılacağını ifade etmek istiyordu. Ve işte bu 12 maddelik şartı kabul ettirmekle, o gün söylediklerini hem fiilen gerçekleştirmiş oldu... Ve hatta Çekiç Gücü pek çok yararlı neticelere mecbur ve mahkum hale soktu!. Üstelik olayları ve oluşumları, sonuçları itibariyle değerlendirmek, bunun için de bir müddet sabretmek ve seyretmek gerekir. Zira "akıl, bir işin sonunu düşünmektir". Ve işte bundan 4 ay sonra Çekiç Güç bölgemizden bütünüyle çekip gitmiştir. Unutmayalım ki herhangi bir ülkede, zahirde hızlı ve heyecanlı farklılıklar yaşanıyor, sadece hisleri ve hasretleri tatmin eden radikal değişiklikler yapılıyorsa, aslında orada, gerçekte hiçbir şey değişmiyor demektir. Ama, varolan siyasî ve ekonomik kurumların, yerleşik sosyal ve toplumsal kuralların, dıştaki kabuklarını kırmadan ve hiçbir zorlamaya başvurmadan, tedric ve teenni (adım adım ve dikkatle) esaslarına uyarak, sabır ve sükunetle yapılan değişiklikler ise "gerçek devrim ve devamlı değişim" niteliğindedir. Yani bazı ameliyatlarla, yüzdeki görüntüyü bozan sivilceleri deşmek yerine içteki ve özdeki kanser hücrelerini tedavi etmek ve tesirsiz hale getirmek daha önemlidir. Bütün tağutların, putlaştırılmış kişi, kurum ve kuralların imhası, her şeyden önce zalim düzenlerin iflasına bağlıdır. Batıl güçlerin iflası ve tüm tağutların imhası ise en sonunda yani Mekke fethinden sonra gerçekleşecektir. "Eğer doğru söylüyorsanız bu fetih ne zaman, hani ne zaman? diyorlar. De ki pek yakında o gün gelecek) ve o fetih gününde, (şimdi) inkâr edenlere (o gün) iman etmeleri bir fayda vermeyecek ve kendilerine bakılmayacak!Artık sen onları bırak ve bekle! Zaten onlar da (şüphe ve endişeler içinde) beklemektedirler. Ekonomide ve Sosyal Adalette, Bir Yılda Yapılanlar ve Amaçlananlar Erbakan Hoca iktidara gediklerinde, Türkiye'yi bir Motora benzetmişlerdi. Kendileri zaten dünya çapında bir motor profesörüydü ve benzetmesi oldukça önemliydi. Hocanın bu motorla ilgili teşhisi ise, çok daha önemli ve ilginçti. Motor "ambale" olmuştu. Yani aşırı yükten ve bakımsızlıktan dolayı patlama ve parçalanma noktasına gelinmişti. Hocanın tedavi önerisi ise, hayati bir kurtuluş reçetesi niteliğindeydi: Beklemeye ve ihmal edilmeğe gelmez! Motor bu haliyle döndürülmeğe devam edilirse, sonunda yatak sarar ve krank kırar. Bu ise hepimizin içinde bulunduğu geminin batması demektir... Erbakan Hoca bu yüzden, Anarşi ve terörü dizginleyecek etkin tedbirler yanında, acil ihtiyaç duyulan ekonomik önlemleri de almaya başladı. a) Türkiye, cumhuriyet tarihinde ilk defa denk bütçe hazırlandı ve şeytan şebekeleri ortalığı karıştırıncaya kadar başarıyla uygulandı. b) Türkiye hem dış borç kuyruğundan, hem de iç borç batağından kurtarıldı. c) Faiz oranları hızla aşağı çekildi... Ve ekonomiyi boğan faiz kıskacı kırıldı. d) Havuz uygulamasıyla, hem KİT'lerin bütçeleri kontrole alındı, hem çok yüksek faizli gereksiz borçlanmalar kaldırıldı. e) IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar bile, kısa dönemdeki bu üstün başarılar karşısında şaşkınlığa uğradı ve hayret ve hayranlıklarını saklayamadı. f) Refah-Yol hükümeti işçiye,memura, emekliye ve köylüye bir yılda yüzde üç yüze varan oranlarda ücret ve fiat artışı sağladı. Ve Eşel Mobile geçilerek tarihi bir adım atıldı. Grevsiz, kavgasız toplu sözleşmeler, bu dönemde yaşandı. g) Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonundan, tüm fakir ve sahipsiz ailelere trilyonlarca yardımlar aktarıldı. h) Öğrenci bursları ve bağ kurlu maaşları 3-4 misli artırıldı. i) Özelleştirme faaliyetleri hızlandı ve şeffaflaştı. j) Bedelsiz ithalatla bütçeye 1.5 milyar marklık ek gelir sağlandı. k) Yatırımlar çoğaldı ve yaygınlaştı. l) Bürokrasi hantallığı kaldırıldı. Resmi işlemlere, kolaylık, çabukluk ve canlılık kazandırıldı. m) Tabiatıyla bu olumlu ve onurlu girişim ve gelişmeler sonucu, enflasyon düşmeğe ekonomik ve ticari hayat dirilmeğe ve düzelmeğe başladı. n) Şimdiye kadar sadece İstanbul dükalığına ve dönme diktasına sunulan kredi ve teşvik imkanları, artık Anadolu kalkınmasına ve yerli ve milli sanayiin oluşmasına aktarıldı. o) Bütün bunlar yapılırken de, yeni zam ve vergi gibi kolaycı ve yıkıcı tedbirler ve acı reçeteler yerine, öz kaynakların kullanılması üretimin arttırılması ve israfın kaldırılması gibi tutarlı çarelere başvuruldu. ö) Güneydoğu'da yeniden köye dönüş başladı. Terör mağduru insanlarımıza, her türlü imkan ve emniyet sağlandı. Ve işte tam bu noktada Refah-Yol Türkiye’si, gelecekle ilgili mutlu hedeflerini ve projelerini ortaya koymuşken, maalesef hükümetten uzaklaştırıldı. Halbuki, Refah-Yol'un devam etmesi halinde: 1 - Şu anda 2200 dolar olan Milli gelir, 2000 yılında 4200 dolara çıkacaktı. 2- Esenboğa - Ankara protokol yolu, Ankara-Pozantı-Konya otoyolu, İzmir-Antalya çift şerit yolu, Karadeniz kıyı şerit projesi, Gebze-Bursa, Gaziantep-Şanlıurfa otoyolları tamamlanacaktı. 3- Ankara-İstanbul arasını 2 saate düşürecek, Konya-Ankara'yı 1 saate indirecek, hızlı tren projeleri bitirilmiş olacaktı. 4- Tütün, pamuk, fındık ve buğdayın dünya borsaları Türkiye'ye taşınacaktı. 5- İstanbul boğazına Aksaray-Harem tüp geçit yapılacaktı. 6- Önemli merkezlere dünya çapında serbest bölgeler açılacaktı. 7- Üç atom santrali kurulacaktı. 8- İran ve Orta Asya doğal gazları, Doğu ve güneydoğu Anadolu’ya ulaşacaktı. 9- Orta Anadolu'ya 5 büyük baraj yapılacaktı. 10-Enerji alanında, Türkiye D-8'lerin merkezi konumuna sokulacaktı. 11-Üniversiteler arası büyük araştırma ve proje üretme merkezleri oluşturulacaktı. 12-Büyük sanayi kuruluşlarına kalifiye eleman yetiştiren teknik okullar açılacaktı. 13-Güneydoğu ve Akdeniz sulama projeleri gerçekleşmiş olacaktı. 14-Endonezya ile ortak yolcu uçağı yapımı projesi, 15-Yerli savaş uçakları projesi, 16-Türk Tankı Projesi uygulamaya koyulacaktı, 17-Ve bütün bunların sonunda yıllık yüzde 10 enflasyon ve yüzde 14 kalkınma hızı sağlanmış olacaktı! Evet, bütün bu hedeflerin hızla gerçekleşeceğini gören ve sömürü saltanatlarının yıkılacağını sezen Dış güçler ve içimizdeki işbirlikçileri, top yekün saldırıya geçtiler ve Erbakan hükümetini devirdiler. Yıllardır kaos ve kavga ile geçen koalisyonlar yerine, gerçek bir uyum ve uzlaşma örneği sergileyen Refah-Yolu hazmedemediler. Her şeyi bin berbat etmek ve önümüzdeki erken seçimde sandığa gömülmek ve tarihin çöplüğüne terk edilmek üzere geçici olarak idareyi ele geçirdiler! |
| | |
| | #26 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | REFAH - YOL YIKILIYOR Erbakan'ın Başbakanlığındaki Refah-Yol hükümeti, yılların ihmaliyle kangrenleşen ekonomik ve sosyal yaraları sarmak ve toplumun hasret çektiği huzuru sağlamak üzere, üstün bir gayretle çalışırken ve her yönden gayet olumlu neticeler alınmaya başlamışken, masonik çevreler ve marazlı mahfiller tarafından tertip ve teşvik edilen, suni krizler giderek etkili ve tehlikeli hale geldi. Oluşturulan bu kötümser ve karamsar havayı dağıtmak ve ülkeyi bir erken seçime taşımak amacıyla, daha önce yapılan protokol gereği, başbakanlığı ortağı Tansu Çiller'e devretmek üzere, Erbakan Hoca yüksek bir feragat, fazilet ve sadakat örneği göstererek, istifa etti. Hemen arkasından T. Çiller ve M. Yazıcıoğluyla beraber, Çillerin başbakanlığındaki bir hükümeti destekleyeceklerini, başka bir oluşuma ise asla güvenoyu vermeyeceklerini, ortak bir basın toplantısıyla ilen ettiler. Cumhurbaşkanı Demirel "Milletvekillerinin iradesi genel başkanlarının cebinde değildir" gibi, gizli niyetini ortaya koyan sözler edince, bu sefer RP, DYP ve BBP'li 278 milletvekilinin, noter huzurunda imzaladıkları bir belgeyi Sn. Demirel'e ilettiler. Millet iradesini ve Meclis aritmetiğini ortaya koyan bütün bu girişimlere rağmen, Sn. Demirel "Bunların sayısal çoğunluğu var ama, siyasal ağırlığı yok" şeklinde, antidemokratik ve desbotik bir tavır takınarak ve açıkça taraf tutarak, hükümeti kurma görevini ANAP Lideri Mesut Yılmaz'a verdi. Siyasi transfer pazarlıklarına, köşkten çıkarılan bir ruhsat ve fırsat olarak değerlendirilen, bu yanlı ve yanlış görevlendirme sonucu, Bilderbergçi biraderlerin kurduğu bir hükümsüz hükümet, her şeyi berbat ederek sonunda yıkılıp gitti. Yaklaşık 1 yıl süren Refah - Yol yıkılarak, yerine kurdurulan "Sol-ma-son" ittifakı dediğimiz bu hükümetin, nasıl oluştuğunu ve hangi sonuçlar doğurduğunu "hüküm ve hikmet" açısından ele almamız gerekiyor. Zira Müminler, zahiren hayırlı veya zararlı görülen herhangi bir olaya iki açıdan bakmak zordadırlar: 1- Hüküm açısından. 2 - Hikmet açısından. Bir yıl süren ve çok önemli neticeler elde edilen Refah-Yol hükümetinin, hile ve hıyanet kokan senaryolarla düşürülüp yerine kurdurulan Mesut Yılmaz başkanlığındaki "D-ANA-SOL" hükümetine de, bu açılardan yaklaşmamız gerekir. 1- HÜKÜM açısından: "Kemâ tekûnu yüvelli aleyküm " siz nasıl olursanız (ve hangi zihniyete layık bulunursanız) öyle idare edilirsiniz." hadisine ve hükmüne uygun olarak, yönetimlerin ve hükümetlerin değişmesi mukadderdir. "Yüzde yirmi" lik oy desteği ile bundan daha fazla hizmet yapılamayacağı ve iktidarda kalınamayacağı bir gerçektir. "Hüküm ekseriyete göredir" Cenabı Hakkın rahmet ve adaletinin tecellisi de, toplumun çoğunluğunun durumuna münasip düşmektedir. 2- HİKMET açısından: Normalde ve demokratik teamülde Tansu Çiller'e verilmesi gerekirken, Mesut Yılmaz'a teslim edilmesi bakımından "şike" li sayılan, milletvekili ayartmaları ve transfer pazarlıkları yüzünden de "şaibe" li olan bu " D - ANA - SOL " hükümetinin yaptığı tüm talan ve tahribatlara rağmen, sonuçta halkımız uyanmış ve bilinçlenmiştir. "Hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olabilir. sevdiğiniz ve arzu ettiğiniz bazı şeyler de sizin için zararlı olabilir. (Hakkınızda hayırlı ve zararlı olanı en iyi) Allah bilir, siz bilemezsiniz." ayetide bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir. İşte bu dış güdümlü ve kısa ömürlü " D - ANA - SOL " hükümetinin neticesinde, millet ve memleket için, şu hayırlar sezilmektedir: a) Bu beceriksiz ve bereketsiz zihniyetler elinde, toplumumuz Refah-yol iktidarında geçen bir yıllık barış, bolluk, huzur ve güven ortamını dört gözle aramaya başlamışlardır. Korkunç boyuttaki zamlar, zulümler ve yolsuzluklar yüzünden toplumu hayatından bıktırmıştır. Maalesef sıkıntı ve sefalet çekmeden, huzur ve selametin kıymeti anlaşılmamaktadır. Hz. Musa'nın "Ya Rabbi! (Bu gafil kalabalıkların) mallarını (ve gelir kaynaklarını) kurut ve kısıtla.! Kalplerine de korku ve sıkıntı (verecek şartları) hazırla ki (hatalarını bilsinler ve İslam'a dönsünler)" mealindeki duasının hikmeti ortaya çıkmıştır. Ve bu gidiş Saadet’in tek başına iktidarı ile sonuçlanacaktır. Ve zaten yoksulluk ve huzursuzluk çekmeden, insanların Hakka dönmesi ve hayra yönelmesi de imkansızdır. b) İslamcı diye dışlanan ve suçlanan ve irticacı diye savaş açılan, meşrebinden mekteplerine, tarikatinden şirketlerine, televizyonundan gazete ve dergilerine, Kur'an kursundan İmam Hatiplerine kadar, zerre kadar inancı olan herkesi bundan sonra Saadet’in tek başına iktidarı için var gücüyle çalışacak ve Milli Görüşe dört elle sarılacaktır. Çünkü, masonların ve sömürücü sermaye baronlarının emrindeki bir iktidarın, kendilerine hayat hakkı tanımayacağının farkına varılmıştır. c) 28 şubat kararları diye meşhur olan M.G.K. tavsiyelerinin, bu " D-ANA-SOL" hükümet döneminde ne derece uygulanabildiği ve hangi sonuçları doğurabildiği de ortaya çıkmıştır. Muhalefet döneminde bu kararlara karşı çıkanlarla, illede uygulansın diye çırpınanların samimiyeti ve gerçek marifeti de anlaşılmıştır. d) Bu arada, yıkılan " D-ANA-SOL" hükümet döneminde, dindar kesimlere hoş görünmek ve hürmet etmek üzere sinsi ve şeytani bir taktik uygulanmış, ama tutmamıştır. Halkımız bunlara aldanmamıştır. Bunların amacı, İslami hizmet ve gayret erbabına; Bakınız, Refah iktidara geldi, bin türlü sıkıntıya uğradınız. Takip ve tehdit edilmeye başlandınız. Eskiden daha rahattınız. Refah iktidara gelmeseydi huzursuz olmayacaktınız”, dedikodularını yayarak, Saadet’in işini zorlaştırmaktır. e) Milli görüşün manevi mücahitlerinin ve Saadet’in gönül erlerinin de önümüzdeki erken seçime kadar geçecek olan süreyi, devamlı ve disiplinli bir gayretle değerlendirmeleri şarttır. Bütün teşkilatların ve kardeş kuruluşların, bu kısa muhalefet dönemini, mutlak iktidarımıza açılan bir hizmet ve hazırlık süreci olarak görmeleri lazımdır. Ve işte yıkılan "Sol-ma-son" hükümeti bizlere bu fırsatı vermesi bakımından da hayırlı sayılmalıdır. Kim bilir, bu arada SP’nin yeni bir kan ve kabuk değişimine uğrayabileceği de hesaba katılmalıdır. f) Mesut Yılmazın "Refah-Yol’un düşmesini ve bizim iktidara gelmemizi sağlayan basına ve sivil baskı gruplarına şükran borcumuzu ödeyeceğiz! Bize verilen desteğin bilinci içinde hareket edeceğiz" şeklindeki sözleri Ve yine Bülent Ecevit in: "Erbakan’ın D-8’ler hayalinden vazgeçip, gelişmiş ülkelerle bütünleşeceğiz" şeklindeki ifadeleri, bu "Sol-ma-son" hükümetinin Vehbi Koç, Jefi kamhi gibi sömürücü sermaye baronlarının, Aydın doğan ve Dinç bilgin gibi medya patronlarının, Kumarhaneci ve kerhaneci, mafya babalarının, Şeytan tarikatı ve hıyanet ocağı mason localarının, emrinde ve hizmetinde çalışacağını ve Amerika ve Avrupa’daki Siyonist mihrakların güdümünde olacağını, ta başından, açıkça ortaya koymuştur ve toplum bunların gerçek yüzünü anlamıştır. Yedi kocalı Hürmüz misali oluşturulan bu yamalı bohça hükümeti, seçimden sonra kurdurulan Ecevit hükümeti dertten ve felaketten başka bir şey getirmediğinden ve bu duruma sebep olanlar tarihi sorumluluktan kurtulamayacaktır. Artık bize düşen, halkı devamlı uyarmak, gerçekleri ve gelişmeleri insanımıza duyurmaktır. Böylece önümüzdeki büyük sandık ihtilaline her yönden hazırlanmaktır. Kalabalıklar, önüne açılan boşluğa doğru akan sular gibidir. Derelerin, çayların ve ırmakların kendi barajımızda toplanması ve hayırlı yönlere doğru akıtılması gerekir. Halkın kendiliğinden uyanmasını ve hayırlı yönde ittifakla karar kılmasını beklemek, saflıktır. Hayırlı bir yöne doğru kanalize edilemeyen toplulukların, his ve heyecanlarının, tepki ve telaşlarının, siyaset simsarları tarafından istismar edilmesi kolaydır. Öyle ise "halkımız nasıl olsa gerçekleri ve gelişmeleri görüyor, o halde gerekeni de yapar" düşüncesiyle işi gevşek tutmak yanlıştır. Halkın devamlı bilgilendirilmesi ve hayırlı istikamete yönlendirilmesi gerekir. Şikeli ve şaibeli kurulan ve yolsuzlukla yıkılan "Sol-ma-son" hükümeti istemese de bir erken seçim kararı alınmıştır. Bunların yerine kurulan ve devamı sayılan Ecevitin azınlık hükümetiyle gidilen seçimler sonucu oluşturulan bu uğursuz hükümette ülkeyi sefalete ve zulmete sürüklemiştir. Bu nedenle, demokratik bir devrime ve değişime zemin hazırlamak üzere diri ve disiplinli bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Telaş göstermeye, tedirginliğe ve ümitsizliğe gerek yoktur. Yeni ve önemli bir imtihan süreci yaşanmaktadır. Samimiyet, sükunet ve teslimiyet ehli bu imtihandan başarıyla çıkacaktır. Unutmayalım ki, yegâne kuvvet ve kudret sahibi ancak Cenabı Haktır. Ve Allah vaadini gerçekleştirecek ve nurunu mutlaka tamamlayacaktır. Ezeli takdir planı yürürlüktedir ve zerre kadar şaşmayacaktır. Ve Allah sabreden sadıklarla beraber olacaktır ve devri Ademden beri süregelen Hak-Batıl savaşının, bu en son ve en zorlu safhasını da yine milletimiz ve Milli görüş kazanacaktır. Evet, güneşi balçıkla sıvamak imkansızdır. Çok yakın bir gelecekte Erbakan’ın gizemli gerçeği anlaşılacak ve halkımız Hoca’mızı alkışlayacaktır. |
| | |
| | #27 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | ÇEKİLMEZ OLDULAR Her ikisi de Amerika’da eğitildi. Sonra görevli olarak ülkelerine gönderildi. Biri sağ, diğeri sol bir partinin başına getirildi. Halk tarafından, uzun zaman biri birinin amansız rakibi ve yegane alternatif oldukları, zannedildi. Halbuki bunlar, danışıklı dövüş içerisindeydi ve yıllar sonra kesinlikle ortaya çıktı ki, bunlar “ikiz kardeş” lerdi. Bunlardan birisi ve biraz irisi, Dünya Masonluk Devletinin hükümeti olan Bilderberg’e bağlı IIF(Uyumlu devlet adamı yetiştirme merkezi) nin kurulduğu 1954 yılında, Amerika’ya gönderildi. Orada 4 yıl boyunca sıkı bir eğitimden geçirildi. Sonra, Morrison Firmasının Finanse ettiği ve Amerikancı Albayların başını çektiği bir ihtilal sonucu devirdikleri ve liderini idam ettikleri milli bir hareketin, manevi mirasını sömürmek üzere kurulan bir partinin başına geçirildi. Diğeri ve solcu geçineni ise, Liseyi Robert Kolejinde bitirmiş ve üniversiteyi okuyamadan ABD’ye gönderilmişti. Demogoji denemeleri ve Yunanlı’ya kardeşlik özlemleri yüzünden, birden bire ünlenmiş ve Yunanlıya karşı yapılan Kurtuluş Savaşı kahramanı bir paşayı devirerek partisini ele geçirmişti. 12 Eylül’den sonra Türkiye’deki milli gelişmeleri önlemek üzere eski ABD Dışişleri Bakanlarından meşhur siyonist Alexandır Heig’in, Londra’da düzenlediği gizli bir toplantıda “Eğer kendisine görev verilirse ülkesinde ABD çıkarlarını koruyacağına ve sahiplerine sadık kalacağına, aksi halde bunun sonuçlarına katlanacağına” dair yemin etmiş ve garanti vermişti. Mason Localarından Medya Patronlarına, Menfaatcı sermaye baronlarından Mafya babalarına, Din istismarcısı münafıklardan, dava donkişotu marazlılara kadar, tüm şer odaklarının aleyhinde birleştikleri ve devamlı hücum ettikleri halde, haklı hedeflerinden ve hayırlı hizmetlerden asla geri koyamadıkları bir siyaset dahisi olan Erbakan bu ikili hakkında şu anlamda tespitler yapmış ve ta otuz yıl öncesinden milletimizin dikkatini çekmişti. “Ülkemizde iki tane görüş vardır. Biri Hak, diğeri Batıl’dır.” Hak, her zaman ve her yerde iyi ve güzel olan, herkes için gerekli ve geçerli sayılan ve insanımızın inancına ve ihtiyacına uygun bulunan doğrular ve değerlerdir. Batıl ise, yanlışlıklar ve haksızlık üzerine kurulan, hile ve hıyanetle ayakta tutulan, ezme ve sömürme esasına dayanan, bozuk ve barbar düşüncelerdir. Şimdi Hakkı, Milli Görüş, Batılı ise Siyonizm temsil etmektedir. Ülkemizdeki batıl, gerçekte tek merkeze bağlı aynı görüş, ama zahirde iki ayrı “görünüş” tür. Bunlar aynı beyne bağlı, sağ ve sol ayrı iki kol gibi hareket etmektedir. Farklı görünmeleri danışıklı dövüşü daha rahat sürdürmek ve perde arkası patronları hesabına, halkı sömürmek içindir. Bunların başına getirilen kimseler ise, düşman rolü oynayan ikiz kardeşler gibidir. Balkona çıkıp halkın karşısında birbirine atıp tuttuklarına bakmayın, içeri girip perdeleri kapayınca, karanlık odada Milli Görüşe geçit vermemek için, birlikte talimat alan ve ortak plan hazırlayan can ciğer kimselerdir. Bunlar aynı evi soymaya giren, iki hırsız misalidir. Neyi aşıracakları hususunda ufak tefek çekişmeleri olsa da, asıl korkuları ve ortak hasımları ev sahibidir. Milli iradeye düşmanlıkları da, işte bu yüzdendir. Malum merkezler medyalarını, masonlarını, mafyalarını ve din münafıklarını kullanarak, bu ikiz kardeşlerden her birisini sırası ile iktidara getirmekte, o yıpranınca yeni bir imaj ve itibar kılıfı geçirmek ve ölü yüzü pudralamak cinsinden estetik ameliyatla iktidar vitrininde sergilemek üzere, yedek lastik gibi ambara indirilmektedir. Bu sözlere bir zamanlar niceleri itiraz etmişti. Sağcılar “Evliya ile eşkıyayı bir tutmak günahtır ve iftiradır” demişlerdi. Solcular “Bir sosyalizm kahramanıyla bir kapitalizm kahyasını nasıl bir edersiniz?” diye tepinmişlerdi. Ama sonunda, o zatın bütün dedikleri bir bir gerçekleşti. Daha önceleri farklı takımlarda şikeli ve şaibeli maçlar yapan ve rantını birlikte paylaşan bu ikili, şimdi aynı takımda paslaşıyor ve milletin kalesine gol atmaya çalışıyorlar. Milli iradeyi ve demokrasiyi açıkça çiğniyorlar. Önlerine bir hükümeti rahatlıkla kuracak 278 milletvekili konulunca “Bunların sayısal çoğunluğu var ama, siyasal ağırlığı yok” diyebiliyorlar. Yani kendi Loncalarına bağlı millet vekillerini “beş”, diğerlerine “bir” sayıyorlar. Bu nedenle 60 milletvekili olan 4. Partiyi (60x5=300) saydıklarından hükümeti kurma görevini ona veriyorlar. Olmazsa, Güneş motel senaryoları ve DANASOL öncesi gibi mebus transferi piyasaları oluşturuyor ve Milli iradeyi pazarlıyorlar, Türkçe’si bunlar paralarına ve patronlarına güveniyorlar... Ara sıra da, milletimizi ordumuzla korkutuyorlar ve darbelere davetiye çıkarıyorlar. O siyaset Dahisinin “Dış güçler ve yerli işbirlikçiler, Milletimizi temel insan haklarından ve evrensel hukuk kurallarından mahrum bırakıp, ülkemizi bir nevi açık hava hapishanesine çevirdiler. Bu hapishanenin başına da iki tane baş gardiyan geçirdiler” şeklindeki sözleri şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bunlar demokrasiyi dejenere etmekten çekinmiyorlar. Laikliği laçkalaştırıp, inancını yaşayanlara zülüm mekanizmasına çevirmekten çekinmiyorlar. Şahsi heves ve hesapları uğruna, ülkeyi kaos ve kavga ortamına sürüklemekten çekinmiyorlar “Cumhuriyetçiler-dinciler” “ilericiler-gericiler” diye milleti bölmekten çekinmiyorlar. Aslında bunların karanlık Locaları aynıdır. Bunların akıl hocaları aynıdır. Bunların gençleri de, kocaları da aynıdır. Bunlar bir fabrikanın, motoru aynı, ama modeli farklı iki paslı yapıtıdır. Ve artık çekişmez oldular. çekilmiyorlar Iskarta ile Antikanın farkını da bir türlü anlamıyorlar! Makam ve menfaat hırsı dışında, kendilerini hiçbir değere ve disipline bağlı saymıyorlar... “Dün dündür, bugün bugündür” diyorlar. “Seçim yaparız ama sonuçlar sakıncalıdır” diyorlar. Milletle açıkça alay ediyorlar ... Ama yetti gayrı, artık çekilmez oldular, çekilmiyorlar. Evet, maalesef “Öyle devlet adamları vardır ki, ülkelerine tek ve gerçek hizmetleri, sadece eceliyle ölümleridir.” sözünü haklı çıkarıyorlar İşte bu ikiz kardeşlerden irisi, henüz kuruluş aşamasındaki Adalet Partisine girmesi için Erbakan Hoca tarafından teşvik edilmişti. En azından “Anadoludan gelmiştir. Milletin çektiği sefalet ve zahmeti bilir ve haklarını gözetir” diye düşünülmüştü. Böylece AP’nin bütünüyle dönmelerin ve masonik mahfillerin güdümüne girmeside önlemek istenmişti. Ve yine bu maksatla, perde arkasında ki istişare heyeti gibi hareket eden ve AP kurmaylarına yön veren bir müsbet ekip meydana getirilmişti. 1960 ihtilalinden sonra, cumhurbaşkanı adayı olarak rahmetli Ali Fuat Başgil, işte Erbakan Hocanın yönlendirdiği bu ekibin gayret ve girişimleriyle ve 200 milletvekilinin teklifiyle, meclis gündemine taşındı. Ancak, ikizlerin birisi, bu ekibe yan çizerek, masonlarlar gizli işbirliği yapıp, Osman Kibar’ın cumhurbaşkanlığını savunmaya başladı. Ardından, rahmetli Tahsin Demiray ve Sadettin Bilgiç dışındaki, bu müsbet ve milliyetçi ekibin diğer elemanlarını da ayartarak ve “Meclisin silahlı subaylar tarfından basılacağı” şantajlarından da korkarak, sonunda Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanı seçilmesine çalıştı.(Bak: Tufan Çorumlu. Erbakan olayı. 1974 Toker matbaası. Sh.146) Saflar Netleşiyor "Dikkat"; Bir konu üzerinde düşünceyi yoğunlaştırmak ,ayrıntılar içindeki gizlilik ve inceliklerin farkına varmak, öncelikli konulara önem vermek ve ihtimalleri hesaba katmak, gibi anlamları içermektedir. Ve maalesef bugün insanımızın en çok kaybettiği özelliklerinden birisi de, dikkattir. İşte bu yüzden, günümüz ve geleceğimizle ilgili hayati önem taşıyan bilgiler ve belgeler, çoğu kez gözümüzden kaçmakta, üzerinde gereği gibi durulmamakta ve hemen unutulmaktadır. Dikkatsizlik ve beyin tembelliği yaygın bir hastalıktır. Ve tabi gafil ve unutkan beyinlerin ve vurdumduymaz ve sorumsuz bireylerin oluşturduğu kalabalıkların peşin cezası da, gözü açık zalimlere köle ve kukla olmaktır. Daha önce Kanal 7 de halkımıza gösterilen, "gizli mason ayinleri ve şeytana tapma törenleri" filmi yüzünden, Fransız Mason Locaları Büyük amiri Paul Veyset'in, Türkiye Masonları Üstad-ı Azamı Necip Arıduru'ya gönderdiği tehdit dolu talimatın ele geçirilip 17. Mart 97 tarihli Milli Gazete'de yayınlanması da, yine tarihi bir olay olmasına rağmen, maalesef gerekli ilgi ve yankıyı bulamamıştır. Refah - Yol'un yıkılmasıyla başlayan talihsiz gelişmeler nedeniyle bu önemli olayı hatırlamakta fayda vardır. Bu çarpıcı belgenin kendilerine de gönderilmiş olmasına rağmen, foyalı ve boyalı basın yayınlamamışlar, hatta bizden bilinenlerin bir kısmı dahi, masonları üzmeye ve ürkütmeye yanaşmamışlardır. Bu belgenin özetini ve özelliklerini tekrar hatırlatalım: 1- İsrail Siyonist kurmaylarının tahrik ve telaşıyla, Fransız Mason Localarının Türkiye'deki birader uşaklarına gönderdiği talimat belgesidir. Asıl hedef Erbakan ve Refah partisidir. 2- Türk basınındaki ve diğer kurum ve konumlardaki (Dışişleri, bürokrasi, partiler, sivil örgütler, sendikalar, iş adamları vs.) masonların organize edilerek, R.P.’nin mutlaka iktidardan uzaklaştırılması emredilmektedir. Ve bu malesef gerçekleşmiştir. 3- R.P.’ye giderek artan ilgi ve sevgiyi önlemeye ve Millî Görüşü kötülemeye yönelik, her türlü iftira ve karalama kampanyasının hızlandırılması öngörülmektedir. 4- R.P.’yi destekleyen, haklı ve hayırlı hizmetlerini takdir eden ve ülkemiz aleyhindeki hıyanet hareketlerini millete gösteren tüm milli basın ve yayın kuruluşlarının, her yola başvurularak, kötülenmesi, kösteklenmesi ve körletilmesi gerektiği söylenmektedir. İrticacı diye şirketlere, İslamcı diye İmam-Hatiplere saldırılması bu yüzdendir. 5 - İkinci bir emre kadar, masonik faaliyetlerin askıya alınması, gizli bilgi ve belgelerin ortadan kaldırılması, masonluğa müracaatların şimdilik dondurulması ve mason sırlarını ifşa edenlerin şeytan yasalarına uygun cezalandırılması istenmektedir. Hatırlanacağı gibi, bundan bir sene önce 13 Haziranda da İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman Türkiye'ye gelmiş, genel seçimler öncesi, “Refah Partisinin ve İslamî gelişmelerin İsrail’i rahatsız ettiğini ve Erbakan tehlikesine karşı tüm laiklerin birleşmesi gerektiğini” söylemiş ve hatta daha ileri giderek sanki kendisinden talimat alıyorlarmış gibi, Cumhurbaşkanı Demirel ve komutanların da Refahlı bir iktidara izin vermeyeceklerini, söylemek küstahlığını göstermiştir. Ve maalesef Siyonist ve baş anarşist Weizman'ın talimatı, yerli masonlar ve medya tarafından aynen uygulanmış, Refah'a karşı korkunç bir kampanya başlatılmış, ama hamd dolsun birinci parti olmasına ve sonunda hükümeti kurmasına mani olunamamıştı. Ama aynı Siyonist merkezler Fransız masonlarının eliyle Türkiye'deki uşaklarını kışkırtıp, Refah-Yol'u yıpratmak ve yıkmak hesapları yapmış ve sonunda başarmışlardır. Hayrettir ki, bir kısım dindar ve muhafazakar çevreler bile, " Bunalımın atlatılması ve istikrarın sağlanması bahanesiyle" Erbakan başbakanlığı bırakmalıdır!" diyerek, dolaylı da olsa Siyonist Weizman'ın ve Fransız Masonlarının amacına, bilerek veya bilmeyerek katkıda bulunmuşlardır. Halbuki; a) MGK.’nun başkanı Sn. Demirel’di. 28 Şubat kararlarının birinci derecede mesulü de, bir bakıma mimarı da kendisiydi. Ve Sn. Demirel'i yıllar boyu oylarıyla bu makamlara taşıyan, acaba kimlerdi? b) MGK.’nun on bir üyesi içinde Refah'ı temsilen Erbakan tek kişiydi. Yani çok zor şartlarda direnmekteydi. c) R.P.’yi bir koalisyon şartlarına mahkum eden ve oylarıyla batıl partileri destekleyen kesimler, asıl suçlu ve sorumlu değil miydi? d) Erbakan bu kararları imzalamadan önce, bütün siyasî partileri ve sivil örgütleri tek tek ziyaret edip, demokratik tepkilerini ve desteklerini isterken, hem dindar hem de demokrat kesimler, oy verdikleri ve çıkar ilişkilerine girdikleri bu partilere baskı yapmayı düşünmüş ve denemişler miydi? e) Erbakan Hoca'nın Başbakanlıkta kalarak “bu kararları Millî ve manevi menfaatlerimizin lehine yumuşatması ve yavaşlatması imkanını ve diğer ekonomik ve sosyal reformları başarıya ulaştırması fırsatını değerlendirmesi” gerekirken, masonların ve İslam düşmanlarının arzusu istikametinde "Erbakan çekilsin!" demek, acaba sadece basit bir haset ve gaflet ifadesi miydi? yoksa kasıtlı bir hıyanete alet olmanın alameti miydi? f) Dinî gayret ve hizmet perdesi altında yapılan çirkin istismar ve suistimallerin mutlaka önlenmesi lüzumu da izan ve insaf ehli tarafından kabul edilmesi gereken acı bir gerçek değil miydi? Evet, evet... Saflar giderek daha bir belirginleşiyor. Dış güçlerin uşakları bir tarafa, Milli düşüncenin sadıkları bir tarafa...! Kısaca, dayatmacılar bir tarafta, Demokratlar bir tarafa...! Velhasıl, renkler netleşiyor ve toplum Milli Görüş’te kenetleşiyor. Çok kısa bir dönemde, anarşinin beli kırılmışken, ekonomik dengeler kurulmuşken, velhasıl yıllardır hasretle beklenen barış ve bereket ortamını yakalamışken, sadece sömürü saltanatları yıkılan Mason- Medya ve Mafya şebekesinin keyfi için " Erbakan çekilsin" demek, şeytana askerlik değil de nedir? Bu şer cephesi Refahlı bir iktidarı, Milli çıkarlar için mi? yoksa şahsi ve şeytani ihtiraslar için mi? kabul etmemektedir Ve şimdilik bekleyelim, çünkü kazdıkları kuyuya kendileri düşecektir. Ve unutulmasın ki, orduyu millete karşı kışkırtanlar ise kendi tuzaklarını eşmektedir. Ve görüyoruz ki Mesut Yılmaz hükümeti millete ve manevi değerlere savaş açmış, boğazına kadar pisliğe bulaşmış ve sonunda yıkılmıştır. Yerine kurulan Ecevit hükümeti de onun devamıdır. Ama şurası kesin ki:" Zalimler yenilecek, Hak ve Adalet galip gelecektir." Daha önce "Refah gelirse, demokrasi tehlikeye girer" diyen bütün çevreler, sonunda darbeyi ve despotizmi kendileri davet etmiştir. Şu takdirin cilvesine bakın ki, Demokrasiye sahip çıkmak ise Saadete kalmıştır. Ve tabi satılıkların ve sahtekarların maskesi bir kere daha düşmektedir. İşte siyasi partiler! Muhtıra ve darbe sözlerine en çok karşı olması ve Milli iradenin tecelli ettiği Meclise sahip çıkması beklenen, kendileri olması lazım gelirken ve çözümü parlamentoda ve demokratik platformlarda aramaları gerekirken ve Milli Meclis her hafta bir güven oylaması sonucu Erbakan hükümetine güvenini tazelemişken... ANAP'ı DSP'si, CHP'si ve MHP’siyle hepsi birden "Erbakan Başbakan olacağına ve Refah iktidarda kalacağına, ordu gelsin!" havasına kapılmışlardır. En azından " hiç değilse, haydi seçime gidelim" bile diyememişler. Çünkü başlarına gelecekleri anlamışlardır. İşte bazı münafık Medya, sözde aydınlar ve Enteller!. Demokratik geleneklere özgürlüklere ve halkın tercihlerine, herkesten önce saygı duyması ve sahip çıkması gereken ve yıllarca bu değerleri istismar eden kesimler, Refah - Yol’un yıkılması ve Refah’ın kapatılması karşısında, gizli darbecileri ve derebeylerini alkışlamışlardır!... İşte bir takım sendikalar ve sivil dernekler! Anarşi ve terörün kökünü kurutmaya, huzur ve güven içinde yaşama ve çalışma şartlarını oluşturmaya uğraşan... Rantiyecilerin ve alın terini sömüren vampirlerin elinden devletimizi ve milletimizi kurtarmaya çabalayan... İşçi, memur ve emeklilere, mümkün olan en iyi imkanları sağlamak için çırpınan Erbakan hükümetine, destek olmaları ve hele demokratik kurum ve kurallara herkesten daha fazla bağlı kalmaları gerekirken, bunlar da darbecilerin davulunu çalmışlardır!.. Ve işte bir kısım dinci kesimler!.. Ezan seslerini duyunca, "Kahrolsun şeriat!" diye bağıranları, İmam-Hatipleri ve Kur'an Kurslarını kapatanları hoş görürken, Efendi hazretlerine ve şeyhlerine laf söylenince aslan kesilenler!.. “163. Maddenin yeniden hortlatılması, bütün Kur'an kurslarına kilit vurulması, İmam Hatiplerin orta kısmının kapatılması ve mezunlarına Üniversite yolunun tıkanması, zikir ve sohbetleri yasaklanması, Türkiye'de cami sayısının dondurulması, Kılık kıyafet kanununun uygulanması, halkın İslami gelenek ve adetlerine yeniden savaş açılması”, gibi zerre kadar vicdanı olan herkesin ve özellikle "dinci" bilinen kesimlerin şiddetle reddetmesi ve Erbakan'a destek vermesi gerekirken, bu dayatmalar karşısında maalesef suskun kalmışlar ve hatta gazetelerin de ve TV.'lerinde islam düşmanlarına ve Erbakan karşıtlarına kucak açmışlar, onlara övgü ve hoşgörü yağdırmışlardırlar!.. Ve böylece, hem dünyalarını, hem ahiretlerini tehlikeye atmışlardır. Ya Rab! Şu Milli Görüş ne müthiş bir imtihandır.Milli Görüş, Bu Milletin şansıdır. Dünya tarihi boyunca her türlü insan topluluğunda olsun... Çeşitli kültür ve inanç olgusunda olsun... Mutlaka devlete veya onun fonksiyonunu görecek bir mekanizmaya ihtiyaç duyulmuştur. Devleti oluşturan bu ihtiyaçları ise üç ana başlıkta toplamak mümkündür. 1-HUKUK VE ADALET: Sınırları belirli aynı coğrafyayı paylaşan topluluğun, temel inanç ve ahlak anlayışına ve genel ihtiyaçlarına uygun olarak hazırlanmış, yazılı veya yazısız yasa kurallarının belirlenmesi ve yürütülmesi. 2-HÜRRİYET VE EMNİYET: Dış tehditlere karşı ülkeyi savunmak için ordu, iç güvenliği sağlamak ve kanunları uygulamak üzere ise polis teşkilatının kurulması ve güçlendirilmesi. 3-HÜKÜMET VE SİYASET: Toplumsal uzlaşma ve milletle devlet arasındaki anlaşma metinleri olan anayasaları ve kanunları yürütmek, iç ve dış sorunları çözecek proje ve stratejiler üretmek, kalkınma ve refahı artırma hamlelerine girişmek amacıyla sorumlu ve salahiyetli idari mekanizmanın belirlenmesi. Bu üç ihtiyaç ne tarım toplumunda, ne sanayi toplumunda ve ne de bilgisayar toplumunda asla değişmemiştir. Farklı dinlerin, farklı kavimlerin ve farklı ideolojilerin oluşturduğu devlet modellerinde de, bu üç ihtiyaç yine değişmeyecektir. Herhangi bir devletin bu temel ihtiyaçları karşılamak ve asli fonksiyonlarını uygulamak için de iki önemli kaynağı ve dayanağı vardır. Birincisi; Farklı kabiliyet ve marifetlere sahip nüfus potansiyelini ve insan mozaiğini; a)Hem ahlaki ve psikolojik yönden, b)Hem de fiziki ve teknolojik yönden eğitmek, yetiştirmek ve değerlendirmek. İkincisi de; Çağın ihtiyaçlarına ve standartlarına uygun ekonomik şartları hazırlayacak, zirai ve sınai kalkınma metod ve modellerini geliştirmek. Kısaca ülkenin maddi ve manevi kapasitesini yeterli hale getirmek. İnsanlarının ahlaki değerleri yozlaştırılmış ve sefalete mahkum bırakılmış, ekonomik kaynakları da sömürülmeye başlanmış bir devlet, bu üç önemli fonksiyonu yürütemez hale gelir. Artık o devlet, dış güçlerin sömürgesidir. Hükümetleri, mason locaları ve sermaye patronları belirler. Demokrasi ve seçim ise, gizli güçlerce tayin edilen yerli sömürge valilerini, millete onaylatma hilesidir. Ordu; sömürü rejiminin nöbetçileri, polis ise mafya maliyesinin bekçileri konumuna getirilir. Gayrı milli eğitim sistemi, tek tip ve demokrat köleler yetiştirir. Modern usullerle öğretilen bazı maddi bilgiler de, sadece bencilliği ve beleşçiliği pekiştirir. Kendi ülkesinde teknik üniversite bitirmiş, Amerika'da, Avrupa'da uzmanlık eğitiminden geçirilmiş, ama milli duyguları ve ahlaki değerleri körletilmiş insanların, ne tür soygunlara ve soysuzluklara girişebildikleri herkesçe bilinen bir gerçektir. Masonik merkezler tarafından empoze edilen mukaddes ve muhalefet edilmez ideolojiler, ilke ve inkılaplar, yaratılan ve topluma yutturulan yeni tanrılar ve tabular sayesinde, korkunç bir sermaye diktatörlüğü hüküm sürmektedir. Cahiliye Arapları yaptıkları putları para karşılığı sattıkları ve hatta acıkınca hamurdan yaptıkları putları yiyip yuttukları gibi, günümüz müşrikleri ve münafıkları da, her türlü haksızlık ve ahlaksızlıklarını, malesef putlarının heykeline ve hatırasına sığınarak yürütmektedir. Milli ve yerli düşüncenin mümessili olarak yeniden haysiyet ve hürriyet ortamını gerçekleştirmek gayesi ve gayretiyle Erbakan Hoca'nın; 1-Önce ahlak ve maneviyat, 2-Sonra mutlaka ağır sanayi - teknoloji ve yaygın kalkınma diyerek yola çıkması işte bu yüzdendir ve milli (imani ve insani) değerleri yeniden diriltmek ve devletin dengelerini düzeltmek içindir. Sömürge çiftliğindeki demokrat kölelerin uyanmasından ve rantiye hortumlarının koparılmasından endişe eden baronlar ve bunların kâhyası olan yazarlar, yorumcular, bürokratlar, din istismarcıları, siyasi satılıklar, sivil ve resmi kiralıklar, bu şerefli direniş ve diriliş hareketini ve onun liderini sindirmek ve tesirsiz hale getirmek için, her türlü hileyi ve hıyaneti denerler... Ama çetin ve çetrefilli bir mücadele sonucu yenilir ve devrilirler. Çünkü, imani ve ahlaki özelliğini ve insani gayretini henüz tamamen yitirmemiş olan, her sınıf ve seviyeden halk tabakaları, sonunda bu kurtuluş hareketine katılır ve kenetleşirler. Sade vatandaşından seçkin aydınına, sivil memurundan asker komutanına, emekli ve köylüsünden işadamına ve öğrenci kesiminden ilim erbabına kadar herkes, bu asil ve adil çağrıya er-geç kulak verir, kabullenir, silkinir ve dirilirler. O zaman devlet yeniden devlet olur, hükümet mahkûmiyetten kurtulur. Yeni bir dünya, yeni bir medeniyet kurulur. Ama ne var ki, elbette zahmetsiz rahmet, külfetsiz nimet, feragatsiz fazilet olmayacağı gibi, hukuksuz hürriyet, gayretsiz galibiyet, siyasetsiz hükümet ve vicdansız adalet de asla olmayacaktır. Bu bakımdan toplumun ve özellikle şuurlu ve sorumlu bir grubun, huzur ve emniyete, refah ve selamete ulaşmak üzere bir bedel ödemesi ve ciddi bir gayret göstermesi kaçınılmazdır. İslamcı diye partileri dışlanan, irticacı diye şirketleri suçlanan, çağdışı diye mektepleri kapatılmaya çalışılan bir toplum!.. Sokak soytarılarının bikinisine karışılmadığı halde, karısının, kızının başörtüsüne el uzatılan... Papazın pelerinine, hahamın fötorüne, simokinine selam çakıldığı halde, dedesinin sarığına, hocasının cübbesine kem gözle bakılan bir toplum... Mason locaları ve fuhuş yuvaları kollanırken, edep ve irfan ocakları yasaklanan, hıyanet merkezi yabancı okullar çoğalırken, Kur'an kursları kapatılan bir toplum!.. Ve sonunda, bir asırdır bütün devlet imkânlarının, bir avuç dönmeye ve mason dürzüye peşkeş çekildiğini... Alın terinin ve emeğinin sömürülerek kanının emildiğini... Temel insan hak ve hürriyetlerinin gasp edildiğini... Ve özetle hem sırtına binildiğini, hem de ırzına geçildiğini fark edip anlayan bir toplum... Şayet ferasetli, dirayetli ve siyasetli bir lidere sahipse, meşru zeminlerden yürüyerek, mutlu neticeye ve milli hükümete yönelecek ve bir sandık ihtilaliyle yönetimi ele geçirecektir. Böyle bir lidere ve organizeye sahip olmayan, ezilmiş ve ezildiğini fark etmiş topluluklar ise, içlerinde biriken kin ve nefreti intikam ateşiyle isyana dönüştürecek, çok kan dökülecek, her şey tahrip edilecek, ama sonunda yine dikta rejimleri ve vatan hainleri mutlaka def edilecektir. Öyle ise, sabır taşı çatlama noktasına varmış Müslüman, mazlum ve mağdur bir toplumun, Erbakan gibi olumlu ve onurlu bir lidere, şuurlu ve huzurlu bir harekete sahip bulunması, hem ezilenler, hem de zulmedenler açısından büyük bir şans kabul edilmeli ve kıymeti bilinmelidir. Tutundukları dalı kesmeye ve içinde bulundukları gemiyi delmeye, kimse yeltenmemelidir! Soylu sandık ihtilaline doğru Mesut Yılmaz'a kurdurulan şikeli ve şaibeli hükümet, her şeyi bin berbat ederek yıkılmış ve Refah iktidarını dört gözle aratmaya başlamıştır. Ardından gelen, MHP ortaklı ecevit hükümeti de ülkeyi bunalımın ve sosyal patlamanın eşiğine taşımıştır. Önümüzdeki yıllar, yepyeni baharların ve yepyeni başlangıçların tarihi olacaktır. Büyük bir sandık ihtilaliyle, Milli Görüş tek başına iktidara taşınacaktır. Başta kökleri kurutulmaya çalışılan İmam-Hatipliler, kursları kapatılmaya uğraşılan Kur'an talebeleri, beddualarıyla bu genel ahlakımıza ve temel insan haklarımıza aykırı hükümeti devirecekler!.. Çünkü Milli Görüş olmadan ne okullarımızın ne kurslarımızın barınamayacağını bilecekler!.. Göreceksiniz, Risale-i Nur mensubu iman kahramanları, bu Kur'an tefsiri mübarek eserlerin, batıl ve bozuk felsefe kitaplarının yerine, hikmet dersleri olarak okutulmasının hasretini çektikleri için, bu sefer oylarını Milli Görüş’e verecekler!.. Ve Erbakan’sız geçen günlere üzülecekler!.. Süleyman Efendi Hazretlerinin çilekeş talebeleri, yıllardır Kur'an kurslarında eğitip yetiştirdikleri kıymetli elemanların, ülkeye ve millete en hayırlı hizmetleri yapabilecek bir resmiyete ve hizmete kavuşmalarını arzu ettikleri için, Milli Görüş’e gelecekler. Çünkü Faziletsiz dönemde ezilecekler. Tarikat ehli ve gönül erleri, iman huzuru ve İslam onuru ile küfür ve kötülüklerden uzak, insanca yaşayabilecek ortamı bir an evvel gerçekleştirmek ve manevî eğitim üniversiteleri olan bu kurumları Adil Düzen'deki konumuna yerleştirmek için, Milli Görüş’ü destekleyecekler. İşçiler, alın teri ve emeğinin karşılığını alacakları, mutlu ve onurlu yaşayacakları, sosyal ve ekonomik şartların bir an evvel hazırlanması için "Artık Milli Görüş" diyecekler. Bir yıllık Refahlı dönemi özleyecekler!... Fakirler, sahipsizler, üniversiteyi bitirip harçlıksız gezenler ve geçim sıkıntısı içinde canından bezenler!..Ülkemizin kalkınması, devlet imkânlarının helal ekmek kapısı olacak yatırımlara kaydırılması ve özel sektörün canlandırılmasıyla herkese çalışma ve kazanma ortamının hazırlanması hedefinin gerçekleşmesi için, Milli Görüş’te birleşecekler!.. İslamcı diye suçlanan şirketler, irticacı diye savaş açılan marketler, helal kazanç ve haysiyetli hayat için Milli Görüş’ü güçlendirecekler! Öğrenciler ve öğretmenler, gereksiz ve yetersiz bilgilerle beyinlerin köreltilmesinden ve ömürlerinin çürütülmesinden kurtulmak, ülkeye ve insanlığa en hayırlı ve yararlı olacak bir seviyeyi yakalamak için, Milli Görüş’e dönecekler!.. Köylülerimiz, ortaçağ şartlarıyla çiftçilikten ve bütün aile, yıl boyu boğuştuğu halde, hala çektikleri bu fakirlikten ve ezilmişlikten kurtulup, en modern vasıtalarla ve en kolay yollarla, daha çok ve daha çabuk kazanmak ve insanlık onuruna yakışır bir hayat yaşamak için, bu sefer Milli Görüş’ü deneyecekler!.. Fakirlikten ve geri kalmışlıktan, ekonomik ve siyasî bağımlılıktan dolayı dış politikada yaralanan devlet onurumuza korumak ve çürütülmeye çalışılan millî ruhumuza kurtarmak isteyen bütün vatanseverler, artık olanca gayretiyle Milli Görüş'e yönelecekler... Bu zillet ve esaret bağlarını koparmak, ülkeyi, devleti ve milleti sahil-i selamete çıkarmak için, Adil Düzen’e "evet" diyecekler... Doğulu batılı tüm vatandaşlar!.. Lazlar, Zazalar, Dadaşlar, Çilekeş Kürt kardaşlar!... Mağdur Muhacirler, Soydaşlar!... Hep birlikte Saadet’e yüklenecekler... Hak için, hayır için, hizmet için...Vahdet için, rahmet için, devlet için... Millet için, memleket için "Millî Görüşe" girecekler...! Yazarlar, aydınlar, aklı yatanlar... Vicdanını, kafasını ve kalemini makam ve menfaat hırsıyla satmayanlar!... Hepsi Milli Görüş’ü yazacak, Milli Görüş’ü konuşacak, Milli Görüş’ü savunacaklar! Türkiye maddi talan ve manevi tahribatlar sonucu, İspanyadaki Endülüs İslam Medeniyeti gibi yok edilmesin ve tarihten silinmesin diye, hepsi birden Milli Görüş’e dönecekler! Bir buçuk milyarlık İslam alemine lider ve motor olmak varken, 300 milyonluk Hıristiyan Avrupa'ya köle ve kuyruk edilmesin diye Milli Görüşü destekleyecekler!.. Bakınız Almanya parlemento başkanı ve Türkiye uzmanı olan Von Hassel, geçen seçimlerde Die Welt gazetesinde yazdığı makalede şöyle diyor: "Ey Avrupalılar size yalvarıyorum!.. Türkiye'yi bir an evvel Ortak Pazara alın, bu işi fazla geciktirmeyin... Çünkü Türkiye'de Milli Görüş gittikçe güçleniyor ve iktidara geliyor... Gözünüzü açın ve fırsatı kaçırmayın. Çünkü Erbakan’nın iktidarı, yeni bir Türkiye'nin değil yeni bir dünyanın kurulması demektir." Evet, içkiye, kumara karşı olanlar!.. Faizi, fuhuşu haram sayanlar!.. Gazete ve televizyon yayınlarından utananlar!.. Kızının, gelinin namusuna sahip çıkanlar!.. Gençliğini ve geleceğini hesaba katanlar!.. Hakkı ve adaleti üstün tutanlar!.. Haksızlıktan ve hayasızlıktan uzak kaçanlar!.. Belediyeleri ve devleti soyanlardan nefret duyanlar!.. Artık hepsi, herhalde oturup düşünecekler... İnsafla ölçüp biçecekler... Refahlı günleri özleyecekler... Ve başka çare yok "Bu Sefer Milli Görüş" diyecekler!.. 99 Erken seçimleri ise her yönüyle suni ve geçicidir. Ortaya çıkan bu tablo şu nedenlerin ve hikmetlerin eseridir. A- PARTİ İÇİNDEN 1- Fazilet Partisinin vitrin ve vizyon değişikliğine giderken, misyonunu da unutur ve kısmen “aslından utanır” bir yanlış görüntü vermesi, yani biraz renksizleşmesi, 2- Bazı Faziletçilerin ve İslamcı entellektüellerin, birkaç eski solcuya ve PKK sempatizanına hoş görünmek ve güya demokrat geçinmek hatırına, askerlerimizin güneydoğudaki mücadelesini gereği kadar sahiplenmemesi, 3- İl ve ilçe örgütleri tayininde ve aday tesbitinde tabanın ve teşkilatın küstürülmesi, 4- Bazı Fazilet yöneticilerinin sanki, “İktidar olmaktan korkuyor ve sadece sistem içinde meşruiyet kazanmak peşinde koşuyor” gibi algılanan çekingen bir tavır sergilemesi, 5- Fazilet içindeki iktidar mücadelesinin artık gizlenemez hale gelmesi ve davayı tabii liderinden koparma gafletinin gözlenmesi ve Erbakan Hocanın yokluğunun iyice hissedilmesi ve boşluğunun giderilememesi. B- PARTİ DIŞINDAN 6- “Bunlara iktidar vermezler, oyumuz boşa gider” kuşkularının ve “Mahkeme açıldı, Fazileti kapatacaklar” korkularının özellikle işlenmesi ve halkın bundan etkilenmesi, 7- Refah-Yol dönemindeki güçlüklerin ve buna rağmen başarılan hizmetlerin insanımıza izah edilememesi ve hele bazı Faziletlilerin “Aman bizi eski Refahcı bilmesinler” diye, bunları sahiplenmemesi, 8- Çünkü halkımız, belediye hizmetlerini gördü, takdir etti ve “oyumuz boşa gider” endişesi de taşımadığından, öncekinden daha büyük bir katılımla Faziletli başkanları yeniden seçti. 9- Medya patronlarının, Rantiyeci baronların ve “karanlık oda”ların DSP ve MHP’yi parlatıp pohpohlamalarına karşılık özellikle Fazilete karşı linç politikası izlemesi, bazı eski ve şahsi kusur ve kabalıkları devamlı göstermesi ve toplumu ürkütmesi sonucu yine de Fazilet, yerel seçimlerden birinci olarak çıkmasına rağmen, genel seçimlerde bayağı geriledi. C- SONUÇ ve GELECEK AÇISINDAN 10- Herşeye rağmen bu neticeler, hayır ve hikmetlere gebe görünmektedir. Önce, kurulacak (daha doğrusu kurdurulacak) ve belki MHP’yi de içine alacak yeni Ecevit hükümetinin ve suni teneffüsle diriltilen partilerin “aynı bozuk zihniyetin farklı görüntüleri” oldukları ve hem iç politikada hem de dış politikada, bilinen güçlerin güdümünde bulundukları anlaşılacak, işsizlik, enflasyon, zam ve zulüm daha da artacaktır. 11- Kalıcı, istikrarlı ve Türkiye’nin önünü açıcı iktidarlar kurulamıyacaktır. 12- Milli Görüşün, sistemin ve partilerin yeniden yapılanmasına ve biriken ve giderek kangrenleşen sorunların aşılmasına yönelik girişimlerine, artık her kesimden daha ciddi destekler sağlanmış olacaktır. 13- Bu arada MHP’nin katı ve kavgacı tavırlarının törpülenmesi, devlet ve hükümet sorumluluğu içinde davranmaya yönelmesi, gerçek kimliğinin ve kabiliyetinin belirlenmesi, ucuz kahramanlık ve kabadayılık iddialarının denenmesi bakımından da, bu her haliyle sun’i ve geçici olan 99 seçimleri, sonuçları itibariyle hayırlara vesile olacaktır. |
| | |
| | #28 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | TENKİT�TE DOSTLUK VE DÜRÜSTLÜK Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz buyurmuşlar: "Din nasihattır! Allah için, Kitabı için, Resulü için ve müminlerin Lideri (imamı) için... Allah için nasihat: Allah'a iman ve ona ibadeti insanlara öğütlemek ve öğretmek. Allah'ın şanına layık olmayan sıfatlarından O’nu tenzih etmek. Kitabı için nasihat: Her konuda Kur'ana uyulmasını ve adalet kurallarının uygulanmasını tavsiye ve teşvik etmek, Resulü için nasihat: Hz. Peygamber Efendimizin sünnetine ve hayat sistemine davet etmek. Bid'atlarla ve batıl yollarla mücadele etmek, Müminlerin imamı (Lideri) için nasihat ise: O Hakta sebat ettikçe ve başarılı hizmet verdiği müddetçe, milli hareketin liderine itaat ve itimat etmek... Sataşmalara karşı onu savunmak ve kendisine her halde destek vermek. Evet içten ve dıştan yapılacak hakaret ve hıyanetlere karşı, liderimize sahiplenmek dinin emridir, vicdanın gereğidir. Çünkü: "Neşeli halinde olsun, kederli halinde olsun, zorluk durumunda olsun, kolaylık durumunda olsun (ve hatta) başkalarının keyfi isteklerini senin haklı beklentilerine tercih etmesi karşısında bile (emirlerimizi) dinlemek ve itaat etmek üzerimize vaciptir". "Kötülüğü emretmediği müddetçe hoşumuza gitsin gitmesin (işimize gelse de gelmese de) liderimize itaat ve bağlılık emredilmektedir." Ve yine: "Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Müsriflere (aşırı gidenlere) uymayın. Çünkü onlar yeryüzünde fitne çıkarır ve ortalığı karıştırırlar". ayetlerinde haber verilen fesatçılardan ve fırsatçılardan olmamamız ve bunlardan sakınmamız istenmektedir. Bütün bu gerçekler nedeniyle, Erbakan Hoca'yı ve hükümetini tenkit etmek hususunda israfa ve ifrata kaçan dostlarımıza bazı "tembih"ler yapmamız gerekmektedir. Önce bu hükümetin icraatlarını değerlendirirken 1- Dünya şartlarını, 2 - Ülke şartlarını, 3 - Koalisyon şartlarını dikkate almamız lazımdır, bir... İkincisi, Erbakan Hoca için de, hem bazı genel mazeret ve mecburiyetlerini, hem de yüzlerce tecrübeyle kesinleşmiş olan, özel marifet ve meziyetlerini hesaba katmamız lazımdır. Bazı olaylar karşısındaki suskunluğu, acaba korkaklığından mıdır, yoksa, şer cephesine bir plan kurduğundan mıdır? Bazı işleri geciktirmeleri, acaba çaresizliğinden midir, yoksa bilmediğimiz özel bir strateji gereğimidir? Hoşlanmadığımız bazı kesimlere ve kişilere özel imkanlar ve iltifatlar yağdırılması, acaba sadıkları unuttuğu için midir, yoksa Huneyn misali, müellefetül Kulub cinsinden midir? Evet, biraz uzunca sayılacak bu girişten sonra, Erbakan Hoca'yı ve hükümetini eleştiren medyayı 4 sınıfa ayırabiliriz: 1- Düşman cephe: Bunlar Haktan hoşlanmayan ve hayra mani olan kesimlerdir. Milli Görüşten ve İslami gelişmelerden ürken mikroplar bu sınıftandır. Erbakan ne yaparsa yapsın, bunların görevi, devamlı aleyhinde olmak ve tersine yorumlamaktır. 2- Dürüst cephe: Karşı ve farklı yerlerde olmalarına rağmen, Erbakan ve iktidarının millete ve ülkeye yararlı icraatlarını takdir, ama kendi açılarından yanlış gördüklerini de tenkit edenler, bunlardandır. 3- Dost cephe: Hükümetin hayırlı işlerini takdir ve tebrik edenler... Yapılması beklenenleri teklif ve teşvik edenler... Eksikleri ve hataları ise seviyeli biçimde tenkit edenler... Milli Gazete ve Kanal 7 bu konumdadır. 4- Dert cephesi: Dost görünüp kuyu kazan, fırsat buldukça arkadan vuran, kaş yapıyorum rolüyle, göz çıkaran takımdır. Bunların kim olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü marazlıları ilan etmek (açıklamak) yerine i'lam etmek, yani alâmetlerini söylemek, Kur'anın metodudur. Öyle ise, İslâm adına ortaya çıkan herhangi bir gazete ve dergi, tavrını daha da netleştirmek durumundadır. Zira dostlukla bağdaştırılamayan bazı yaklaşımları, kendi okurları arasında bile haklı bir tedirginliğe yol açmaktadır. Özellikle bu konuyu bize açanlar ve yakınanlar giderek çoğalmaktadır. Zira dostun gülü, düşmanın "gülle"sinden acı ve ağır olmaktadır. Dostluğun ilk şartı ise Erbakan Hoca'ya itimattır. Bu itimadın gereği olarak: 1- Hoca’nın davasındaki ciddiyet ve samimiyetine, 2- Dünya şartlarına ve ülke sorunlarına vukufiyet ve ferasetine, 3- Sorunları çözmedeki dirayet ve siyasetine, 4- Şahsi heves ve dünyalık hesaplardan ferağat ve faziletine inanmak ve güvenmek lazımdır. Bunlardan herhangi birisinden şüphe ve tereddüt etmek, itimada ve dolayısıyla dostluğa uymayacaktır. Bilindiği gibi itimat başkadır, itimat ediyor görüntüsü verip istismar etmek te başkadır. İşte, bu dostluğun önemli bir gereği de, Erbakan’ın ilk etapta anlamakta ve savunmakta zorlandığımız bazı icraatlarını, hüsnü zanla hayra yormak ve bunların mazeret ve hikmetini aramaktır. En azından, konuyu kendisine ve yakın çevresine sormaktır. Yoksa, bazı başyazılarda rastladığımız "Bir türlü içime sindiremedim... Böyle olmasını tahmin ve temenni etmezdim... Böyle olacağın bilsem oy vermezdim... Ümitlerimiz boşa çıktı... Hükümet hazırlıksız yakalandı." şeklindeki şüphe ve endişe tohumu eken, okurlar arasında tedirginlik ve tereddüt meydana getiren ifade ve yaklaşımlar, Hoca'ya ve davaya olan inanç ve itimada ve dolayısıyla dostluğa pek yakışmamaktadır. Yine bazı yazarlarımızın, D-8 ler gibi bütün dünyayı sarsacak ve bozuk dengeleri yerine oturtacak büyük inkılaplara zemin hazırlayan gelişmeleri gündeme getirmesi gerekirken, haftalarca, bazı mazeret ve mecburiyetlerle, imza atılan kararları karıştırıp durması, Ve diğer bazı arkadaşlarımızın Susurluk kazasıyla ilgili gelişmeleri yorumlarken, Erbakan gerçeğini yok farz eden, Hoca'nın hükümette hiçbir etkinliği yokmuş havasını veren yaklaşımlar içinde bulunması, a) Ya ciddi bir araştırma eksikliğinden ve bilgi yetersizliğinden kaynaklanıyor, b) Ya olayları önem ve öncelik sırasına koyamamaktan ileri geliyor, c) Ya da, kasıtlı bir saptırma ve kafa karıştırma amacı güdülüyor ki bunların hepsi de dostluğa ve itimada aykırıdır. Zira, emekli edilen subaylar konusu işlenirken, Erbakan Hoca'nın kara listeye alındığı defalarca gazetelerde yazılan yüzlerce ismi, 50 civarına indirdiğini, bunların bir bölümünün de "Tarikat teslimiyeti" adı altında ordu düzenini ve disiplinini bozmaya yönelik yanlış ve tehlikeli düşünce ve davranışlara itildiğini ve en önemlisi, ülkeden sorumlu Müslümanların, Erbakan’a sadece, zar-zor bir koalisyon imkanı verecek kadar gayret gösterdiğini, dile getirmek gerekmez mi? Çünkü İslam Hukukunda, şu 4 şey de yalancı şahitliğe girmektedir: 1- Görmediğini ve tam bilmediğini anlatmak-yazmak, 2- Gördüğünü ve bildiğini inkar etmek ve saklamak, 3- Gördüğüne ve bildiğine fazla ilaveler katmak, 4- Gördüğünü ve bildiğini eksik anlatmak. Evet, tenkit adı altında tahribe yönelmemelidir. Ve hele şiddetli ve soğuk havaların hücumu esnasında en küçük delikler bile tarafımızdan tıkanmalıdır. Üstelik hayırlı ve başarılı hizmetlerin takdir ve tebrik edilmesi de, tenkidin bir gereğidir. Velhasıl bize yakışan dost kalmak ve dostluğun gereğine uymaktır. Veya en azından dürüst ve tarafsız davranmaktır. Yani dost görünüp dert olmamak ve sorunlara sorun katmamak ve ortalığı karıştırmamaktır. Refah-Yol hükümeti ve özellikle Erbakan cephesiyle ilgili karamsarlık ve hayal kırıklığı uyandıracak yazılar ve yorumlar yanlıştır, dostluğa da dürüstlüğe da aykırıdır. Ve zaten gerçeğe de uymamaktadır. Bakanlıklardaki ve diğer birimlerdeki yanlışlıkları ve aksaklıkları münasip bir dille uyarmak ise, elbette lazımdır ve yapılmalıdır. Pek çok okuyucumuz direk veya telefonla bu tür endişe ve üzüntülerini dile getirdiklerinden ve biz de zaten öteden beri bunları fark ettiğimizden böyle bir özeleştiriye lüzum görülmektedir. Velhasıl, "dostluk gerek, düz gerek"!... Sözü oldukça yerindedir. Milli Gazetenin 25. yayın yıldönümü münasebetiyle, İstanbul'da düzenlenen kutlama törenlerine katılan Erbakan Hoca'nın, Milli Gazete'nin aynısı ve tıpkısı zannedilen, bizden bilinen ve aynı istikamette bizimle birlikte yürüyor izlenimi veren, bazı yayın organları ve yazarları için yaptığı "farklı açılı füzeler" benzetmesi, oldukça ilginçtir ve bize çok önemli mesajlar vermektedir. Kalıpları, markaları, rampaları aynı olan ve diyelim ki İsrail'i vurmak üzere aynı yöne konuçlandırılan füzelerden, şayet komuta merkezi dışında çok az da olsa bazılarının "ayar açıları" bozulmuşsa, bunlar sonunda Telaviv'e değil, Medine'ye veya Mekke'ye düşecektir. Hiçbir "iyi niyet ve samimiyet" iddiası da, bu tür bir tahribatın suçuna ve sorumluluğuna kefaret olmaya yetmeyecektir. Halbuki içinizden "(İnsanları Hakka ve) hayra davet edecek, (ve bunun sonunda elde edecekleri devlet ve hükümet imkanlarıyla) iyilikleri yürütecek ve kötülükleri önleyecek bir ÜMMET bulunsun. (Hizmet için bir liderin çevresinde organizeli bir teşkilat ve cemaat kurulsun)" ayetinin, kesin hükmü gereği ortaya çıkan hareketin ve idealin şahsı manevisi ve mümessili olan bir Liderin böylesine, seviyesiz ve sorumsuz eleştirilere maruz bırakılması, hem dinen, hem vicdanen, hem de siyaseten yanlıştır ve yakışıksızdır. Her şeyden önce hangi şartlar ve imkanlar çerçevesinde hizmet yapıldığı mutlaka hesaba katılmalıdır. " "Mani ve muktazi tearuz ettikte, mani “takdim olunur" bir İslami hukuk kuralıdır. Yani "yapılması gereken şeylerle, buna mani olan engeller çatışsa, bu manialardan dolayı kişi mazur sayılır ve "engeller" önce dikkate alınır. Ve yine "Daha doğru ve dengeli olanını yerleştirip yürütünceye kadar, yanlış ve haksız da olsa, mevcut hukuk düzenine uymak ve yararlanmak mecburiyeti vardır" Lider konumundaki bir şahsiyetin, kerhen, yani istemeden ve mecburen yaptığı bazı işlerden dolayı kınanması, hatta karalanmaya çalışılması haksızlıktır. "İkrah"ın, yani dinen ve kanunen yasak ve yanlış olan söz ve davranışların bazı zorlayıcı ve mecbur bırakıcı şartlar altında yapılmasının, kişiye bir suçluluk ve sorumluluk yüklemeyeceği, fıkıh (hukuk) kitaplarında açıklanmıştır. Sadece öldürmek veya bir azasının kesilmek tehdidi değil, malının alınması ve rızık kapısının kapatılması, kendisinin ve ailesinin namusuna tecavüze kalkışılması ve böylece büyük bir üzüntü ve kedere uğratılması gibi durumlar da derece derece Mekru'hun bih (ikrahta korku ve zorlamayı gerektiren şeylerden) sayılmıştır. Toplumun sorumluluğunu taşıyan bir hareket ve şahsiyet de, vatandaşın hakkının, faiz ve sömürü yoluyla çalınmasından, böylece açlığa ve sefalete mahkûm bırakılmasından, Ve on binlerce kadınımızın fuhuş bataklığından kurtulması için çalışırken, "ikrah" şartları içinde davranacağı unutulmamalıdır. Öyle ise, "Niye kadınlarla tokalaştı?" "Niye filan toplantıya katıldı?" "Niye filan sözü kullandı?" diye suçlamak ve saldırmak, ya şeytanlık damarıdır, ya da şarlatanlık icabıdır. Zira ayeti kerimede: "Gönlü iman dolu (mü'min ve mutmain) olduğu halde, zahirde küfür sayılacak sözleri söylemeye mecbur kalan ve zorlanan müstesna..." buyurulmaktadır. Ammar bin Yasir(ra) olayı ve Efendimizin onu kınamak yerine rahatlandırması ve bu olayla ilgili olarak inen "Ancak kafir 've zalimlerden) gelecek bir tehlikeden sakınmamız durumunda onları aldatmak ve kurtulmak için söylediğiniz sözlerden sorumlu olmazsınız" mealindeki ayeti kerimenin açık ruhsatı, Ve yine "Allah size haramları açıkça bildirmiştir. Ancak muztar kaldığınız (zaruret ve mecburiyet halleri) hariç" buyurulması, kanunî, örfî ve siyasi mazeretlerle bize ters gelen bazı söz ve davranışların sahiplerine ve hele Lider şahsiyetlere karşı hüsnü zan sahibi olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü: "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir" "Zararı ammı def için, zararı has ihtiyar olunur." Yani büyük ve genel zararları gidermek ve zulüm düzenini değiştirmek ve düzeltmek için, küçük ve özel zararlar göze alınmalıdır. Üstelik "zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar" Yani milletin iflahına ve düzenin ıslahına yönelik hizmetlerde bazı zaruret ve mecburiyetlerle, yasak ve haram olan şeyler, yine bazı şartlar ve sınırlar içerisinde, mübah ve caiz olur. Öyle ise, hem Hakkın hatırı, hem de Müslümanların ve insanlığın rahatı ve çıkarı için, bazı mecburiyet ve mazeretlerden dolayı zaten kendisine mübah ve caiz olan bir ruhsatı kullanan kişinin, tebrik ve takdir edilmesi gerekirken, tam tersine bu yüzden tenkit ve takbih edilmesi (kabahatli görülmesi), iyi niyet ve insaniyetle asla bağdaşmamaktadır. Bu durum bizzat fitne çıkarmaktır ve ortalığı karıştırmaktır. Hem O şahsiyetin iyi niyetine, istikametine, ilmine ve ferasetine inandığını ve O zatı Lider olarak tanıdığını söyleyeceksin... Hoşumuza gitmeyen bazı davranışlarının, mazeret ve mecburiyetler altında yapıldığını kabul edeceksin... Hem de kalkıp "niye böyle davrandı?" diye İslami tenkit perdesi altında zehir kusacaksın!.. Bunun tutarlı ve insaflı bir tavır olmadığı açıktır... O zatın, 40 senedir, belki 99 şer ve şeytan cephesiyle boğuşup başarıya ulaşması, bu kısa iktidar döneminde Çekiç Gücü bölgemizden kovması, İslam Birliğinin temelini atması, ekonomik dengeleri rayına oturtması, gizli fesat odaklarının suyunu kurutması, masonik mahfillerin üzerine varması, haysiyetli dış politikayı başlatması gibi, her biri devrim niteliğindeki icraat ve inkişaflarını görmemezlikten gelen, veya üstünkörü geçiştiren ve bunlara tebrik ve teşekkür edemeyen bazı yazar ve gazeteler, acaba karasinek fıtratlı mı dır? Evet bir odanın tamamını güller ve çiçeklerle doldurun, ama bir tabağın içine de biraz pislik koyun... İçeriye bir karasinek saldığınızda, o kadar çiçeği ve güzelliği görmeyip geçtiğini ve gidip o birazcık pisliğe konduğunu göreceksiniz!... Ama bunun tersine her tarafı çirkef ve çirkinliklerle kaplı bir ortamda, bir tane çiçek açmışsa, balarısının da gidip ona konacağını bilirsiniz!.. Üstelik, bizim hareketimizi, Liderimizi, siyaset ve stratejimizi, adil düzen projelerimizi beğenmiyor ve içinize sindiremiyorsunuz, öyle mi? O halde, hodri meydan, siz de başka bir teşkilat kurup getirin... Daha uygun model ve metodlar geliştirin de görelim... Görelim de boyunuzu ve beyninizi ölçelim!... Hiç değilse, o takdirde sizinkiyle bizimkini her bakımdan denkleştirme, değerlendirme ve daha iyisini tercih etme imkanı elde edelim!... Yoksa hayali senaryolarla, fiili ve gerçekçi programları karşılaştırmak ve tartışmak bile, abesle iştigaldir!.. Hayır, "Benim Milli Görüş hareketine ve Liderine inancım ve itimadım var. Ben bu davanın bir neferiyim" diyiyorsanız, o takdirde de hem sorumluluklarınızı, hem de haddinizi bileceksiniz. "Zorluk ortamında olsun, kolaylık ortamında olsun, Hoşunuza giden durumda olsun, (kerih gördüğün uygun ve olumlu karşılamadığın durumunda olsun, (hatta hakkın olduğu halde) başkalarını sana tercih etmesi durumunda bile (amirlerinizi) dinlemek ve itaat etmek üzerinize vaciptir" hadisinin hükmüne riayet edeceksiniz. Genel Merkez bünyesindeki, Bakanlıklar ve alt birimlerindeki ve belediyelerdeki bazı aksaklıklar ve yanlışlıkları münasip ve mutedil bir lisanla dile getirmek ve yetkilileri ikaz etmek elbette, hem caiz hem gerekli iken, her ne hikmetse bütün okların, özellikle ve ısrarla zirvedeki zata yönelmesi, oldukça anlamlıdır ve bu ruhi bir rahatsızlık alametidir. Üstat Bediüzzaman ifadesiyle "geçmiş kavimlerin helakine sebep olan bütün günahların her yerde ve bin beter işlendiği" böyle bir devirde, Asrı saadet öncesi cahiliyeden binlerce kere organizeli ve kuvvetli bulunan bir deccaliyet dönemindeyiz. O günkü bir Ebu Cehile karşılık, bugün on tane süper güç bulunmakta, o günkü Kaab bin Eşref gibi imansız ve ahlaksız şairlere karşı bugün yüzlerce TV ve gazete bulunmaktadır. Ve işte bütün bu şeytani şartlar içerisinde "Hak geldi Batıl zail oldu" sancağıyla yola çıkan ve Allah'ın izni ve inayetiyle artık kesin zafere doğru yaklaşan mutlu ve kutlu bir Lidere karşı herkesin ve özellikle İslamcı kesimlerin daha edepli ve daha dikkatli olmaları gerekmektedir. Çünkü Aleyhissalatü vesselâm Efendimizin; a)"Kitmanilik" (önemli plan ve projelerin en yakınlarından bile gizlemesi, hemen bütün seriyye ve seferlerini, mesela Mekke Fethi girişimlerini hiç kimseye sezdirmemesi) b) Devamlı strateji değiştirmesi, Bedirde, Uhud’ta, Hendekte, Hudeybiye de ve Mekke Fethinde hep farklı siyaset ve stratejiler gütmesi ve düşmanlarının tedbir almasına fırsat vermemesi, c) Nuaym bin Mesud gibi gizli Müslümanları Yahudi-müşrik ittifakını bozmak için kullanması. d) Amcası Hz. Abbası (RA) uzun yıllar Mekke'de bırakıp, casusluk ve istihbarat hizmetleri için yararlanması. e) Çok özel ve önemli şahsiyetlere, uzun zaman resmi görev vermemesi ve zor dönemler için bekletmesi, büyük inkılâp Liderleri için de hem delildir hem de gereklidir. Bu nedenle Lider şahsiyetlerin bir çok işlerinin gizlilik gerektirebileceği, zahiren anlayamadığımız bazı girişimlerinde özel siyaset ve stratejiler gütmüş olabileceği de, hesaba katılarak, onun her icraatına hemen itiraz ve isyana yeltenmemelidir. Hudeybiye anlaşmasının kendilerine ağır gelen ve lüzumsuz tavizler diye zannedilen maddelerine Hz. Ali ve Hz. Ömer'in itiraz etmelerinin, bizim haksız ve yakışıksız tenkitlerimize gerekçe gösterilmeye çalışılması da, elbette yanlıştır ve yersizdir. Zira Hz. Ömer'in, bu his ve heyecanlarına mağlup tavrı ve tenkidi, Hz. Ebubekir tarafından anında ikaz edilmiş ve düzeltilmiş ve Hz. Ömer de (RA) hayat boyu bu hatasından dolayı pişmanlık göstermiştir. Bu konuda örnek alınacak, Hz. Ömer'in sonunda pişmanlık göstereceği tavrı değil, Hz. Ebubekir'in (RA) davranış ve düşüncesidir. "Sui misalin, emsal olamayacağını" bilmelidir. Hz. Ali (RA) Efendimiz de, Peygamberimizin "Resulüllah" sıfatını silmek emrini yerine getirmemesi de, yine o andaki haleti ruhiyesine bağışlanacak bir hatadır ve bunun cezasını Hz. Muaviye ile yapılan anlaşma (Hakem olayı) sırasında, Katip olan Ammar bin Yasir, emretmesine rağmen Hz. Ali'nin "emir-ül mü'minin" sıfatını silmeyerek , çekmiştir. Bütün bunlardan öğrendiğimiz, "his ve heyecanla hükümet ve siyaset edilmeyeceğidir" ve özellikle, Hakkın ve hayrın hakim kılındığı, bütün kurum ve kuralların ilme ve adalete uygun hazırlandığı ve herkesin hayırda yarıştığı bir ortamdaki tenkit'le, zulmün hükümran olduğu ve şeytani güçlerin söz sahibi bulunduğu ve dokuz cepheden davamızın Liderine saldırıldığı bir ortamdaki tenkidin de, elbette farklı olacağı herhalde kabul edilmelidir. Ve hele biraz daha bekleyelim. Önümüzdeki günler neler getirecektir. Ve acaba utancından kimlerin yüzünün derisi dökülecektir, birlikte görelim... Ve bir zatın şu çarpıcı tespitiyle bitirelim: "Bilgiçlik budalalığı, akıl fukaralığına işarettir". |
| | |
| | #29 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | Zafer Niçin Gecikti ? Dünya, iyiliklerle kötülüklerin mücadele meydanıdır ve insan imtihan için buradadır. Bu bakımdan her asırda, zulme ve küfre karşı çıkan ve hizmet disiplini içinde İslam’ı savunan insanların başarıya ulaşması, öyle çabuk olmamakta ve aşağıdaki hikmetler sebebiyle gecikmekte ve uzamaktadır. Hatta öyle ki, münkirler ve münafıklar; "Eğer doğru söylüyor (aldatmıyor ve aldatılmıyorsanız) hani, (söylediğiniz ve beklediğiniz) bu fetih ve zafer ne zaman?" diye Müslümanları engellemeye ve alay etmeye başlamaktadır. Halbuki, mutlaka gelecek olan zaferi, Cenabı Hak, şu hikmetlerle belli bir zaman geciktirmektedir. 1- Cenabı Hak, hizmet ve sadakat ehliyle, rahat ve menfaat ehli iyice bilinsin ve seçilsin istemektedir. Halbuki kısa vadeli ve az zahmetli işlerde bu durumun belirlenmesi, bizim için mümkün değildir. "Yakın bir dünya menfaati ve (az zahmetli) orta halli bir sefer olsaydı elbette sana tabi olurlardı. Ama güç aşılacak mesafe kendilerine (zor ve ) uzak geldi. Ayeti, ucuz ve kolay kahramanlıklara fırsat vermemek için, uzun ve zahmetli hizmet ve hareketlerin takdir edildiğini göstermektedir. "İnsanlar sadece "inandık" demekle çeşitli imtihanlara tabi tutulmadan bırakılacaklarını mı sanıyorlar? And olsun ki biz, onlardan öncekilerini de sınadık. Elbette Allah (iman iddiasında ve İslam davasında) sadıkları da bilecek, sahtekârları da bilecek (Doğruları ve yalancıları herkese gösterecek) tir. Yoksa (her türlü) kötülükleri yapanlar bizi atlatacaklarını mı zannediyorlar? Ne kadar yanlış düşünüyorlar... (Artık adalet nizamını hakim kılmak niyeti, ibadet ve imtihan ciddiyetiyle her) kim cihat ederse o ancak kendi nefsinin çıkarınadır. Çünkü Allah hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir." ayetleri de bu gerçeği bildirmektedir. 2 - Zaferin gecikmesinin bir hikmeti de hizmet erlerinin ve kabiliyet sahiplerinin uzunca bir zaman içinde eğitilmesi ve geleceğe dönük yetiştirilmesi içindir. "(Zulüm ve fesat ehli) olanlarla (hiç usanmadan) çarpışın ki Allah sizin ellerinizle onların cezasını versin (sonunda), sizi onlara üstün getirip (şereflendirsin) mümin toplulukların göğüslerine şifa versin (ve onları manen ve ruhen terbiye edip yetiştirsin) Yüreklerindeki öfkeyi gidersin..." ayetleri bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir. Zira her hususta iyice eğitilmemiş ve yetiştirilmemiş kadrolarla hem başarılı olmak hem de iktidarda kalmak imkansız gibidir. 3 - Cenabı Hak, mümin ve mücahitlerin “çeşitli sıkıntılara dayanma yeteneği ve engelleri aşma becerisi gelişsin” diye de zaferi geciktirmektedir. Çünkü pişmemiş ham tuğla üzerine sağlam bina kurulamayacaktır. "Parasızlık ve maddi imkansızlıklar, çeşitli hastalıklar, teşkilat ve cihatla ilgili zorluklar ve sıkıntılar insanı olgunlaştırır ve sadakat ve samimiyet ayarını ortaya çıkarır." "Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu başınıza gelmeden (ve bunlara sabır ve tahammül göstermeden) cennete gireceğinizi mi sandınız? Halbuki Onlara, öyle yokluk ve sıkıntılar dokunmuş ve öylesine sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte iman edenler "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek (kadar çaresiz kalmışlardı ama bundan sonra artık) iyi bilin ve bekleyin ki Allah'ın yardımı yakındır." 4- Müminler, daha uzun zaman çalışıp sevapları ve şerefleri artsın diye de sıkıntı ve hizmet döneminin uzaması takdir edilmektedir. Çünkü bizim asıl şerefimiz ve sevabımız, hakimiyet ve muzafferiyet günlerine yetişmek değil, o mutlu neticelerin oluşması yolunda gayret göstermektir. Zira "herkesin ancak kendi sa'yu gayreti kadar ücreti ve kıymeti olacağı kesindir. Bütün çalışmalarımız yakında görülecek ve değerlendirilecek ve sonra hiç eksiksiz karşılığı mutlaka verilecektir." Ahiret ve ebediyet açısından "hizmet dönemleri, hakimiyet dönemlerinden daha kıymetlidir. " 5- İnsanların ve özellikle cemaat ve teşkilat mensuplarının kabiliyet ve karakter ölçüleri, çeşitli tecrübe ve temaslarla denensin ve bilinsin ki, ileride iktidar döneminde ve kurulacak devlet düzeninde büyük tahribatlar açacak yanlış tayinler yapılmasın. Kime, nerede ve ne derece güvenebileceğimiz, hangi görevi kimlere emanet edebileceğimiz iyice anlaşılsın. "(Hz. Süleyman Hüdhüde) Haydi görelim, dediklerini yapabilecek misin? Yoksa, sadece yalan söyleyen ve boşuna böbürlenen biri misin, seni bir deneyelim)" dedi. ayeti de insanları önemli görevlere getirmeden önce, onları denemek gerektiğini göstermektedir. İnsanların tecrübe ve terbiye edilmesi, elenip seçilmesi, kabiliyet ve karakter derecelerinin belirlenmesi ise, uzun bir zaman gerektirmektedir. Bu bakımdan kesin iktidar ve devlet döneminden önce, teşkilat ve cihat devrelerinde insanların ve kadroların denenmesi ve değerlendirilmesi elzemdir. Herkes biliyor ki, yeni bir ilaç çıkarıldığı zaman, bunu önce insanlarda değil, fare, tavşan gibi hayvanlarda denerler. Çünkü eğer aksi bir tesir yapacaksa insan değil, ancak hayvan feda edilebilir... İşte bunun gibi, parti ve teşkilatla ilgili verilen görev ve yetkileri kötüye kullanan veya başarılı olamayan kimseler ancak partiye zarar verebilir ve bunun tamiri ve telafisi de mümkündür. Ancak devlet ve hükümet olduktan sonra, önemli makamlara getirilecek insanların hezimet veya hıyanetleri bazen telafisi zor ve imkansız sonuçlar doğurabilir. Öyle ise iktidar dönemi için hazırlanan kadroların, uzunca bir zaman içinde ve teşkilat kademelerinde iyice denenmesi ve seçilmesi gerekir. Talut'un, devlet ve hürriyet için cihada heveslenen cemaatini çeşitli imtihanlardan geçirmesiyle ilgili Kur'an ayetleri buna en güzel örnektir. Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin (SAV) "Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz" uyarısıyla anlatmak istediği de budur. Yani "Ey Ashabım!.. şimdiye kadar, sadece Allah rızası ve ahiret arzusuyla hizmet ve gayret gösterdiniz. Din kardeşlerinizi kendinize tercih ettiniz. Ama bundan sonra, valilik, komutanlık gibi makam tayini, ganimet ve menfaat taksimi yüzünden nefsinize uymayın ve birbirinizin aleyhinde çalışmayın" demek istiyordu. Ve ileride olacak ve asla unutulmayacak bazı huzursuzluk ve haksızlıklara işaret buyuruyordu. 6- Ülkedeki, hatta bütün yeryüzündeki şartların, Adalet nizamının uygulanmasına müsait konuma yükselmesi, şeytani güçlerin ve Siyonist çevrelerin gücünü ve kontrolünü yitirmesi, mevcut dünya düzeninin haksızlık ve ahlaksızlığının herkes tarafından anlaşılır hale gelmesi için de, uzunca bir zaman ihtiyaç duyulduğundan zaferin gecikmesi tabiidir... 7- Müminler, zaferin kendi gayret ve galibiyetlerinin sonucu değil, Allah'ın nusret ve inayetiyle olduğunu bilsinler ve gurura kapılmayıp Ona şükretsinler... Acizliklerini ve çaresizliklerini fark etsinler diye de fetih geciktirilmektedir... "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga İslam'a girdiklerini gördüğün zaman Rabbi ne hamdü sena et..." ayetleri de bu gerçeği bildirmektedir. "Hani (Huneyn günü) sayı çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. (Artık kimse bizimle baş edemez gururuna kapılmış, zaferi kendi güç ve gayretinizden bilmeye başlamıştınız). Fakat bu durum size hiç bir yarar sağlamamıştı. (Bir kabile karşısında hezimete uğramış) Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmeye başlamıştı. Nihayet bozularak arkanızı dönmüş (ve kaçmaya mecbur kalmıştınız). Sonra Allah cc. Resulünün ve müminlerin üzerine sükunet (nusret ve metanetini) indirdi, sizin görmediğiniz ordular gönderdi de, kâfirleri cezalandırdı ve bozguna uğrattı." ayetleri bu durumu ne güzel izah etmektedir. 8- Düşman cephede ve rakip bölüklerde olup ta, iyi niyet ve samimiyet ehli olmakla beraber "yanlış yönlendirilmeden ve eksik bilgilendirilmeden" doğan bir nefret ve husumet nedeniyle, veya enaniyet ve şehvetin galebesiyle, Hak davaya karşı çıkan, ama ileride gerçeği görecek ve pek çok hayırlı hizmetler verecek olan şahsiyet ve kabiliyetlerin kazanılmasına fırsat tanımak ve zemin hazırlamak için de, zaferin ertelenmesi hikmetlidir... Her ne kadar "ilk" lerin sevabına ve seviyesine çıkamasalar da, Halid b. Velid’lerin, Amr İbnül As gibi şahsiyetlerin kazanılması ve saflara katılması için de hizmet ve sıkıntı döneminin uzaması gereklidir. Velhasıl, artık kesin zafere yaklaştığımız bu günlerde, geçmişte kalan 30 yıllık hizmet ve zahmet dönemlerinin ne denli gerekli olduğunu şimdi daha iyi anlıyor, sabır ve sadakatle önümüzdeki mutlu günleri gözlüyoruz... Ve Erbakan Hoca’nın, önemini ve özelliğini, şimdi daha iyi kavrıyor ve ona her geçen gün daha fazla güveniyoruz.Tabii Seleksiyon. ( Elenme ve Ayıklanma ) İslami hareketlerin, genellikle dikkatlerden kaçan ve bu durum fark edilmediği için de pek çok insanı hayal kırıklığına uğratan önemli ve gizemli bir özelliği vardır: Büyük inkılâplar yapacak ve yeni medeniyetler kuracak İslami hareketlerde, dışa doğru ve kemiyet açısından giderek tedrici bir gelişme ve güçlenme süreci yaşanırken, içte ve özde ise keyfiyet bakımından giderek bir azalma, süzülme, dökülme ve elenme süzgeci işlemektedir. Kuran'da anlatılan Talut'la Calut olayında cihat hevesi ve heyecanıyla ayağa kalkan yüz bin kadar kişinin, sonunda bir kısmının cihadın zorluklarından dolayı yan çizerek, bir kısmının tayin edilen komutanı beğenmeyip biat etmeyerek, bir kısmının o komutanın emir ve icraatlarını yersiz ve gereksiz görerek nasıl kaytardıklarını ve ayaklarının kaydıklarını ve sonunda sadece bin kişi kaldıklarını ve zaferi ise bir kişinin (Hz. Davud'un) eliyle kazandıklarını ibret ve hayretle görmekteyiz. Aynı durum Asrı saadet için de geçerlidir. Ashabı Kiram sayı bakımından ağır ağır çoğalırken ve saflar giderek kalabalıklaşırken, tam sadakât ve teslimiyet noktasında ise bir "saf" laşma ve "az" laşma sezilmektedir. Özellikle, Mekke'nin Fethinden sonra, sahabe(RA) sayısının yüz binlere yükselmesi yanında, aşere-i mübeşşerenin sadece "On" şerefli şahsiyete inmesi, Raşid halifelerin ise "4" rakamıyla ifade edilmesi, bunun en çarpıcı örneği değil midir.? "Az"ların arasına girmek, "öz"lerin seviyesine yükselmek ise, çetin ve çetrefilli imtihanlardan geçmeyi gerektirmektedir... Feragat ve fedakarlıkta bulunmayanlar, feraset ve fazilet ehli olmayanlar, Tevazu ve teslimiyete yanaşmayanlar, kısaca Allah'tan gayrı tüm makam ve menfaatları boşamayanlar ve nefsini aşamayanlar, derece derece dökülmektedir. Velhasıl bu imtihanda, kimisi tamamen “curuf” laşmakta, kimisi kuru bakır kalmakta, kimisi bir parça yükselip tunçlaşmakta, ama pek azı altınlık ayarına yetişebilmektedir. Madeni çürük, himmeti düşük olanlar, zahirde insanların imreneceği bazı "etiket" ve "ganimet"lere ulaşsalar ve güya başrollerde oynasalar bile, bunlar aslında, er veya geç, boyası dökülünce foyası anlaşılacak kalaylı bakır misalidir. Müslümanlık ve mücahitlik davasında bulunanların, bu iddialarını ispat etmeleri gerektiğini ve bu maksatla çeşitli ibtila ve imtihanlardan geçirileceklerini bildiren şu ayetlere tekrar kulak verelim: " Elif-Lam-Mim “ "İnsanlar sadece "iman ettik" demekle, bir imtihana çekilmeden - ve yeterli puanı elde etmeden - bırakılacaklarını ( ve kurtulacaklarını mı ) zannettiler? Yemin olsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihan etmişizdir. Elbette Allah c.c İman iddiasında ve cihat davasında sadık olanları da bilecek (ve belirleyecek) sahtekarları da bilip (herkese gösterecek) tir. Yoksa (her türlü hıyanet ve) kötü hareketleri yapanlar, bizi atlatacaklarını (ve hak etmedikleri halde imtihanı kazanıp rızama ve rıdvanıma ulaşacaklarını) mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar. (ve ne kadar aldanıyorlar?) " Cihad eden ancak kendi nefsi için cihad eder. şüphesiz Allah her şeyden müstağnidir (hiç kimseye muhtaç) değildir" Bu ayeti kerimeler, özellikle şu gerçeklere dikkatlerimizi çekmektedir. 1- Herkes mutlaka imtihana çekilecektir ve her Müslüman her an imtihan halindedir. 2- Bu imtihanın ağırlık merkezi "cihat" üzerindedir ve ancak cihat'la ilgili sorumluluk ve sıkıntılar sonucu, gerçek ayarımız belirlenecektir. 3- Bu imtihanda, haşa Allah'ı atlatmak ve aldatmak asla mümkün değildir. Cenabı Hak imtihan ve cihat noktasında ne olduğumuzu, hem bize hem de çevremize gösterecektir. 4- Tembellik, teslimiyetsizlik, beleşçilik ve bencillikle beraber, ucuz kahramanlıklar ve gelip geçici heyecanlarla hiçbir yere varılmayacağı bilinmelidir. 5- "Her kim cihad etse, muhakkak nefsi için cihad etmiş olur" ayeti "Din ve dava yolundaki hizmet ve gayretlerin, hem dünyevi hem de uhrevi şerefi ve sevabı kendinize aittir." manasını ifade ettiği gibi, "cihat edenlerin çoğu Allah rızası ve İslam davası için değil, şöhret, servet, hürmet ve etiket kazanmak gibi nefsani amaçlar için çalışmaktadır" ikazını da içermektedir. 6- Her imtihan döneminde sadıklar az olacak, bunlar kendi teşkilat ve cemaati içinde bile horlanıp hırpalanacak, ama sonunda Allah'ın vadettiği izzet ve iktidar bunlara nasip edilecektir. Aleyhissalatü vesselam Efendimizin çok önemli olan, ama kolayca anlaşılmayan ve gizli kalan siyaset ve stratejilerinden birisi de, her asırda örneği pek az sayıda bulunan bu "çok özel" şahsiyetlere, kesin iktidar dönemine kadar "resmiyetli ve etiketli" görevleri pek fazla vermemesi, Onları deşifre etmemesi, hedef haline getirmemesi ve zor günler için ertelemesidir!.. Pek çok başarılarını, İslamiyeti ve Efendimizin siyasetini çok iyi araştırıp, bu tabii prensipleri batıl amaçları doğrultusunda kullanmasına borçlu bulunan Siyonistler bile, bakınız Osmanlıyı yıkarken, Enver, Talat ve Cemal paşa gibi, rütbesi ve yetkisi büyük, ama Siyonistlere bağlılık derecesi düşük 2. sınıf masonları kullanmış, bunları yıpratmış ve harcamış ama, İnönü ve Celal Bayar gibi has adamlarını, Cumhuriyet dönemine saklamış, bunları kahramanlaştırmak suretiyle sistemini yürütmüş ve yerleştirmiştir. Bu arada, insanları “eğitme ve deneme” işlerinin uzun bir geçiş sürecinde, parti ve teşkilat döneminde yapılması uygun düşmektedir. Yukarıda hatırlatıldığı gibi, nasıl ki yeni bir ilaç formülü önce farede ve tavşanda denenir. Direk insanlara verilmesi, tamiri ve telafisi mümkün olmayan tahribatlar yapabilir. Öyle ise, elemanlarımızın ve mensuplarımızın da Parti sürecinde ve teşkilat bünyesinde eğitilip elenmesi ve iktidar ve devlet dönemine sadakat ve liyakat ehlinin seçilmesi gerekir. Zira devlet bünyesinde insan denenmez, çünkü hükümet ve devlet içerisindeki zafiyet ve hıyanetlerin tamiri oldukça güçleşecektir. Kesin iktidar dönemine kadar zahiren parlak sıfatlara haiz, ama ruhen cılk ve cılız şahsiyetlerin, önemli görülen bazı makamlara atanması ise, hem vitrine yakıştıklarından, hem birtakım kabiliyetlerinin hizmete aktarılmasından ve hem de nefsani taarruz ve tahribatlarının önlenmeğe çalışılmasından dolayıdır. Vakti gelince bunlar da tabii bir seleksiyonla yerlerini, yenilerine devredecektir. "İnnellahe meassabirin." Allah Sadıklarla ve sabredenlerle beraberdir. "Velakıbetü lilmuttakin." şerefli ve sevinçli sonuç ise, mutlaka muttakilerindir. Bismillahirrahmanirrahim. "Kuşluk vaktine ve sükûnete kavuştuğunda geceye yemin ederim ki Rabbim (asla) seni unutmadı (sahipsiz bırakmadı) ve sana darılmadı!.. Elbette senin sonun, öncekinden çok daha hayırlı (olacak) dır. (Sabret) yakından Rabbın sana (tüm umduklarını) verecek ve sen (fazlasıyla) memnun (ve mesrur) kalacaksın!.. O, seni yetim (ve yalnız) bulup ta barınmadı mı? Şaşkın ve bunalmış bir durumda iken hidayet ve inayet buyurmadı mı? (İlim ve ibadet yolunu açmadı mı?) Fakir (ve çaresiz bir garip halinde) bulup ta zengin ve şerefli kılmadı mı? Öyle ise (eline imkân ve iktidar geçince) sakın öksüzü (ve kimsesiz zavallıları) hor ve hakir görme (mazlumların üzülmesine fırsat verme) !.. (Sana ihtiyacını arz edip) yardım dilenenleri (sıkıntı ve sorunlarına çözüm yolu olacak cevaplar bekleyenleri) azarlayıp mahrum ve mahzun etme!.. Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (minnet ve memnuniyetle) hatırla ve anlat." Sadakallahülazim. (Allah-u azimüşşan doğru söylemektedir) Öyle ise, Erbakan Hoca’nın, teşkilat bünyesindeki bazı tayin ve tasarrufları da bu açıdan değerlendirilmelidir. Zafer Yakındır! Evet bu dünya, Rahmani güçlerle şeytani güçlerin mücadele meydanıdır. Devri Adem’den beri sürege-len ve kıyamete kadar devam edecek olan bu mücadelede bazen Hak, bazen da Batıl nöbetleşe galip gelmektedir. Bir asırdan fazladır yeryüzünde hakim bulunan Siyonizm'in zulüm ve sö-mürü saltanatı artık çözülmeye ve çökmeye doğru gitmektedir. Her şeyin kemali, aynı zamanda zevalinin de başlangıcıdır. Gecenin sabaha en yakın olan kısmı, zifiri karanlığın en koyu olduğu zamandır... Günümüzde Batılı Siyonizm, Hakkı ise Milli Görüş temsil etmekte ve Hak- Batıl mücadelesi siyaset cephesinde sürdürülmektedir... Ve işte 1995 genel seçimlerinden R.P.'nin zaferle çıkması ve özlenen iktidara kavuşması beklenen büyük zaferin de yakın olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ve son hazırlık merhalesidir. 1999 seçimleri ise, suni ve geçicidir ve sistemin iflasıyla sonuçlanacaktır. Daha önce İstanbul ve Ankara başta yüzlerce belediyenin alınması, çok anlamlıydı. Çünkü İstanbul ve Ankara Türkiye’nin ayna-sıydı, hatta her bölgeden, her beldeden ve her seviyeden insanımızı bünyesinde barındırmaları açısından belki de Türkiye’nin aynısıydı. Ardından 95 genel se-çimlerde Refah’birinci parti olarak çıkması ve hükümet kurması anlamlıdır. Hem zaten % 98’i Müslüman olan bir ülkede Refah’ın iktidar olması değil, o güne kadar olmaması hayretle karşılanmalıdır. Refah'ın hızlı yükselişi ve iktidara gelişi karşısında paniğe kapılan dış güçlerin ve masonik çevrelerin, Refah'a karşı ortak cephe arayışları dikkatle incelenirse, Hakkın kar-şısında batılların nasıl bir ve beraber oldukları açıkça görülecektir. Mesut Yılmaz’ın "Refah oylarının bu yükselişi ve güçlenişi karşısında bütün partilerin dikkat ve ciddiyetle durması, bunun sebeplerinin araştırılması ve çarelerin aci-len alınması gerektiği" şeklindeki feryadı, batılların telaşını ve tedirginliğini göstermesi bakımından çok önemli ve anlamlıdır... Refah'ın bu yeni hamlesi karşısında DYP ile ANAP'ı birleştirip ANA-YOL Partisini kurma gayretleri ve hatta Ecevit’le Türkeş'i bir araya getirmeleri de gösteriyor ki kurulduğu günden bugüne, Türk si-yasi hayatına direk veya dolaylı mecburi yön veren Erbakan'dır. Erbakan hükümetini yıkmak ve RP'yi daha sonra FP’yi kapatmakla övünenler, bundan sonra Milli Görüş iktidarına mani olamayacaklardır. Osmanlı’nın parlak döneminde yeryüzünde "Hak ve adalet var, batıla ve zulme geçit yok!." zihniyeti hakimdi... Osmanlı’da Cihat ve İçtihat müessesesi körlenip bünyede mikroplar çoğalınca, başlayan Tanzimat döneminde "Hak var ise yanında Batıl da var!" noktasına gelindi. Ve nihayet Osmanlı’nın yıkılmasın-dan sonra "artık sadece Batıl var, Hakka yer yok!" düşüncesi galip geldi... Arkasından 1970’li yıllarda Milli Nizam’ın kurulmasıyla "Batıl varsa Hak ta var!" gerçeği gündeme getirildi... Ve işte şimdi "Artık Hak ve adalet dönemidir, Batıl ve zulüm bitmiştir!." noktasına doğru gidilmektedir. Dünyanın rengini değiştirecek ve büyük inkılâpları gerçekleştirecek Tevhid davalarının gelişme seyri uzun bir zaman çok ağır gitmekte, ama bir noktadan sonra umulmadık başarı ve patlamalar zuhur etmektedir. Mesela Cenabı Hak Aleyhisselatü Vesselam Efendimize Nübüvvet hizmeti için 23 yıllık bir zaman dilimi takdir buyurmuştu. Bunu 23 kilometrelik bir me-safeye benzetirsek, her yıl hedefe doğru bir kilometre yol almak suretiyle zafere gidilmemiştir. Tam aksine 20 yılda ancak 5 kilometre yol alınmış, geri kalan 18 kilometre 3 yılda tamamlanmıştır. Hatta bu ağır ilerleyiş müşrik ve münafıkları: "(Bildiklerinizde ve beklediklerinizde) doğru ve samimi bulunuyorsanız (ve al-datılmıyorsanız) hani, (söylediğiniz) bu fetih ne zaman gelecek?" diye sor-maya ve müminlerin beynini bulandırmaya yöneltmişti. Böylesine büyük inkılâp hareketlerinin uzun bir zaman pek ağır gelişme-sinin elbette birçok hikmetleri vardır: Yukarıda da hatırlattığımız gibi; 1- Önce hakikat ehliyle menfaat ehlinin ayrılıp seçilmesi için bu gerekli-dir. 2- Sonra hakka taraf olanların kendi içinde denenmesi, sadıklarla sahtek-ârların belirlenmesi için Cenabı Hak zaferi geciktirmektedir. 3- Sadakat ve samimiyet ehlinin de özel kabiliyetlerinin belirlenmesi, kendi sahalarında eğitilip yetiştirilmesi ve kurulacak Adalet nizamının yükünü çekecek derecede pişirilmesi ve hamlıklarının giderilmesi için de bu cihat dö-neminin uzaması icap etmektedir. 4- Müminlerin daha çok çalışıp daha fazla sevap ve şeref kazanması için de zaferin gecikmesi takdir edilmektedir. Velhasıl çoğu gitti, azı kaldı... Kışı gitti, yazı kaldı. Bugüne kadar gayret ve samimiyetle çalışanlar kazandı... Ve hala sevap ve şeref kapıları kapanmadı... Zararın neresinden dönülse kârdır. Ama bundan sonra, göreceksiniz, umulmadık zaferler zuhur edecek, artık müminler sevinecek, Milli Görüşçüler bayram ede-cektir. Yani son gülen iyi gülecektir... Yıllardır anlata geldiğimiz gerçekler yüzünden bizi hayalperestlikle suçla-yan bazı dostlarımıza da seslenmek istiyorum: Bizim söylediklerimiz bir keramet gösterisi veya kuru hayal esintisi değildi... Tarihi ve tabii gerçeklerin ilmi yorumunun bir neticesiydi... Zamanı, zemini ve biçimi bizce meçhul da olsa, Allah nurunu mutlaka tamamlayacak ve inşallah umutlarımız boşa çıkmayacaktır. Ve bu zaferin merkezi Milli Görüş, rehberi ise Erbakan’dır. Bütün dava arkadaşlarımız da birer isimsiz kahramandır. Evet, evet çaresi yok, Hak gelince, Batıl yıkılacaktır. Zira, Güneş doğunca, haliyle karanlık kaybolacaktır. Ve tarihin en büyük değişim ve devrimlerinden birini de, Erbakan başaracaktır. |
| | |
| | #30 (permalink) |
![]() B!r kalb!n !ç!n'de ağlıyor AŞK ! Kayıt: 19.04.2006 Yaş: 26
Mesajlar: 5.983 İtibar Gücü: 150 | MİLLİ GÖRÜŞ İKTİDARINI BEKLEYEN TEHLİKELER VE ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER Batı klüpçü partilerin ve barbar zihniyetlerin iflası ve Milli şuura sahip gayret ehlinin 30 yıllık hizmeti sonunda, Allah’ın nusretiyle Refahın “geçiş iktidarı” gerçekleşti. Ve zaten bunu hiçbir güç engelliyemezdi, Refahlı koalisyon mutlaka gerekliydi. Böylece gizli güçlerin kirli oyunları ortaya dökülmeliydi... Taki, Milli Görüşün kesin iktidarına şartlar hazır hale gelsindi... Ancak iktidar olmak kadar, muktedir ve muvaffak olmak ta önemlidir ve bunun için de gerekli tedbirlerin alınmış olması gerekir. Ne var ki Refahın olduğu kadar, Saadet iktidarını da başarısız kılmak ve Milli Görüşe bağlanan ümitleri boşa çıkarmak üzere, içten ve dıştan her türlü hile ve hıyanete başvurulacağı da göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle şimdiden, hükümetimize ve hedeflerimize karşı başlıca tehlikeleri ve alınması gereken tedbirleri hatırlatmak gereğine inanıyoruz. Çünkü aynı sorunları ve saldırıları Refah-Yol döneminde de yaşamış bulunuyoruz. A- DIŞ TEHDİTLER: 1- Siyonist mihrakların, kendi güdümündeki devletleri kullanarak, Türkiye aleyhinde ekonomik ve askeri ambargolar uygulayacağı , PKK, ASALA ve HİZBULLAH gibi terör örgütlerini yine azdıracağı, Kıbrıs ve Ege sorunla-rını daha bir kaşıyacağı ve ülkemizi komşularıyla birkaç cephede savaşa sokmaya çalışacağı, zaten şimdiden gözlenmektedir. Ama bütün bunlara karşı gerekli ve yeterli tedbirlerin alındığı da bilinmeli ve devletimize güvenilmelidir. 2- Dış güçler, emrindeki Mason locaları, Mafya teşkilatları, televiz-yon kanalları, gazete yayınları ve muhalefet bozuntularıyla saldırıya başlayacak... öğrenci-leri, işçileri, kadın dernekleri ve benzeri stratejik kesimleri, kasıtlı olarak iktidarımız aley-hine kışkırtarak, toplumsal barışı bozmaya, ekonomik ve sosyal inkılâplarımızın önünü tıkamaya çalışacaklar, ama biz hazırlıklı ve dayanıklı olursak, bunu başaramıyacaklardır.. Zira artık önemli kurum ve kuruluşlar emin ellerde ve ehil yönetimlerde bulanacaktır. Ne var ki insanımızın bütün bu olumsuz girişim ve gelişmelere karşı uyarılması ve şuurlandırılması da şarttır. 3- Bozuk düzenin ve bazı güç merkezlerinin himayesinde "islami ve insanî amaçlı hizmetler" ağını genişleten ve çeşitli sahalarda etkinliğini his-settiren bazı dindar kesimlerin, içimizdeki eski ve yetkili dostlarını devreye so-karak, aslında kendi güdümlerinde olan, ama bize de yakın ve yatkın bulunan bazı isimleri, önümüzdeki seçimlerde aday yaptırıp kazandıktan sonra, Fazilet ten istifa ettirerek, başka partilerden de beş on kişi devşirerek, "Milli Görüş’e alternatif bir parti kurma ve mecliste grup oluşturma" heves ve hesaplarıyla ilgili kanaatlerimiz doğru çıkmıştır. Önümüzdeki çok stratejik dönemde bu tür "kritik" hatalar yapılmamalıdır. Dış güçlerin Erbakan'a karşı bir "İslamcılar cephesi" ortaya çıkarma girişimlerine karşı, her halde uyanık ve hazırlıklı olmalıdır. 4- Milletvekili adaylığında, istediği sıraya oturamayan veya umduğu makamları ve menfaatleri bulamayan kimselerin, hislerini ve heveslerini tahrik ederek, bunları çevreleriyle birlikte Partimizden ko-parmaya çalışacaklar ama inşallah başaramayacaklardır. 5- Adaylık, bakanlık, müdürlük ve müsteşarlık hırsıyla, samimi dava arkadaşlarını biri birine karşı kış-kırtma ve hatta parti aleyhine tavır alma, en azından küstürüp, hizmetlerden geri koyma yoluna başvuracaklardır. 6- Milli Görüşçülerin seçimi kazanması halinde "Cezayir misali askeri müdaha-lenin kaçınılmaz olacağı ve bir iç savaşın başlayacağı" yolundaki, asılsız kuşkuları ve ordunun Milli Görüşün İktidarına razı olmayacağı şeklinde kasıtlı dedikoduları boşa çıkaracak gelişmeler yaşanacaktır. Bunlara karşı, Türkiye şartlarının bir Cezayir gibi olmadığı, Milli Görüşün çok sağlam temellere ve teşkilatlara dayandığı, manevi bir disiplin düzenine ve şuurlu bir organizeye sahip kararlı bir halk çoğunluğunu arkasına aldığı, ordumuzun da Milletimizin bir parçası olduğu ve onların da asla dış mihraklardan değil, Milli çıkarlarımızdan yana olacağı gerçeği anlaşılınca, bazı şımarık ve kiralık kesimler bu sefer belki de başka türlü ortalığı karıştırmaya kalkışacaklar ve tabi hezimete uğrayacaklardır. 7- Partimiz içinde, sanki bir saltanat savaşı ve veliaht yarışması varmış gibi, suni kamplaşmaları ve koltuk kavgalarını tekrar kaşımaya başlayacaklardır. Kasıtlı olarak gündemimize getirdikleri bazı kimseleri "genel başkanlık hevesiyle" yine ayaklandır-maya uğraşacaklardır. Bunun çaresi de, davamıza sadakat, Liderimize itaat ve bağlılıktır. 8- Eski iktidarlar döneminde köşe başlarını kapmış, her türlü hile ve hırsızlık yollarını alışmış bürokratların ve devleti soyma imkanları tıka-nan masonik holding ve kodamanların, zahirde bizden görünecekleri ve belki dalkavukluk edecekleri, ama el altından her türlü hıyanet ve hakarete girişecekleri de aklımızda olmalıdır B - İÇ TEHLİKELER: 1 - Cemaat içersinde, millet vekilliği ve başkanlık, Milletvekilleri arasında bakanlık, diğerleri arasında yüksek bürok-ratlık yarışının, teşkilat bünyesini yaralayacak boyutlara ulaşmasına asla fırsat vermemelidir. Görevlere, işi bilen, güvenilen ve takdir edilen kimselerin gelmesi, mutlaka gözetilmelidir. Aleyhissalatü vesselam Efendimizin Hayber Fethi dönüşü ashabına (R.A) "şimdi, küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz!" demesi bunun içindir. Yani o güne kadar, Allah rızası ve ahiret yatırımı için yapılan hizmet ve fedakarlıkların, bundan böyle "ganimet paylaşımı ve yüksek memuri-yet aşkı" yüzünden boşa çıkarılmaması ve şahsi ihtiraslar yüzünden da-vaya zarar vermeğe kalkışılmaması için bir ikaz mahiyetindedir. 2- Sadakat ve liyakati yıllar boyu denenmiş ve belirlenmiş ve davanın çilesini çekmiş olan ele-manların değil de "yağcıların ve yakınların" önemli mevkilere getirilmesi ve bunlara haksız menfaatler temin edilmesi de telafisi imkansız tahribatlar yapabilir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da asrı saadetten ve Hulefa-i Raşidin döneminden ders almamız gerekir. Bakınız III. Halife olan Hz. Osman RA. efendimiz "Din duygusu zaten zayıfladı. Bari akrabalık gayretiyle bana bağlı kalırlar ve devlet düzenini korurlar" düşüncesiyle, önemli eyaletlerin başındaki ileri gelen sahabileri azledip, yerlerine Emevi ailesinden akrabalarını ataması ve onlara hakla-rından fazla bazı imkan ve imtiyazlar tanıması, aleyhinde büyük bir fitne kampanyasının başlatılmasına ve ülkede dirlik ve düzenin bozulmasına bahane edilebilmiştir. Örneğin: a) Küfe valisi Müğire b. şubenin alınıp yerine Sad b. Ebi Vakkasın (RA) getirilmesi, 1 yıl geçmeden de ; daha sonra sarhoşluğu nede-niyle azledilecek olan Velid b. Ukbe'nin tayin edilmesi , b) Mısır Valisi Amr b. El-As'ın değiştirilip, yerine Mekke Fethinden önce Efendimiz tarafından kanı heder edilip, sonra zorla affettirilen üvey kardeşi Abdullah b. Ebi Serh'in getirilmesi, c) Basra Valisi Ebu Musa El Eş'ari'nin yerine, Abdullah b. Amr'ın gönderilmesi, d) Kuzey Afrika ganimetlerinden Beytül Mal'a ait, beşte birlik bö-lümünün amcası oğlu ve katibi Mervan'a çok ucuza satılması gibi, bazı davranışları Hz. Osman (RA) aleyhinde istismar ve suistimal konusu ha-line getirilmiştir. Hz. Osman Efendimiz bu gibi tasarruflarında elbette iyi niyetler taşımış ve bu tür içtihatlarından dolayı, hatta sevap bile kazanmış olabilir!... O zevatı haşa sorgulamak ve yargılamak değil, ama icraatlarından ve sonuçlarından ders ve ibret almak üzere, asrı saadeti araştırmak ve anlatmak bir mecburiyettir. Yoksa "Bu konuları karıştırmak ve anlamaya çalışmak doğru değildir" diye, her-halde Hz. Osman ve Hz. Ali (RA) dönemindeki acı olayların bizim de ba-şımıza gelmesini kimse istemeyecektir. 3- Bakanlık, komutanlık, genel Müdürlük veya müsteşarlık maka-mına getirilmiş insanların; a) Bazılarının, paraya düşkün olduklarını anlarlarsa, rüşvetle, b) Kadına meyilli olanları bulunursa, şehvetle, c) Korkak ve pısırık kimseleri tanırlarsa, tehditle, d) Davanın çilesini çekmemiş olanları ise daha cazip bir makam ve menfaatle, azdırmaya ve aleyhimize kullanmaya çalışacakları unutul-mamalı ve bu konuda gerekli tedbirlerin alınmasında asla kusur edilmeme-lidir. 4- İktidar rehavetine ve dünya gafletine asla düşülmemelidir. Zira iktidara gelmenin bir kere zor, iktidarda kalmanın ise bin kere zor olduğu gerçeği bilinmelidir. Hem bilinen düşmanların, hem de haset ve hıyanet ehli münafıkların, devamlı fırsat kollayacakları ve açık buldukları her kapıdan saldıra-cakları göz ardı edilmemelidir. 5- Milli Görüş hareketinin hayırlı bir hizmet olduğunu hiçbir zaman kabullen-memiş, Erbakan'ın başarılarını içine sindirememiş, Milli Görüş ve Adil Düzen projelerini asla benimsememiş, teşkilat ve cemaatın hayrına ciddi ve samimi hiç bir gayret ve hizmet üretmemiş, ama saf topluluk-lara "Beyin takımı, fikir uzmanı, dava adamı" olarak lanse edilmiş "entel" tabakanın, şahsi kaprislerine ve kahramanlık gösterilerine fırsat verilmemelidir. 6- Bizden bilinen, ama asla teşkilatımıza itibar ve itaat etmeyen, karargahtan kopuk ve başına buyruk yürüyen, irtibatsız ve istişaresiz hep kendi hesabına hareket eden dergi, dernek, gazete ve grupların sözde "Yapıcı ve yönlendirici" ro-lüyle Milli Görüş iktidarını "yıpratmaya ve yıkmaya" yönelik tahrik ve tenkitlerine karşı, cemaat ve teşkilatımız uyanık hale getirilmelidir. Bu gibi sorumsuz ve seviyesiz kimselerin: "İslam nizamı bumudur?" "Böyle Adil Düzen mi olur?" "İlkelerimiz terk ediliyor!"diye yaygara koparacakları, sureti haktan görünüp fesat çıkaracakları her halde beklenmeli ve bunlara yüz verilmemelidir. 7- İçimizdeki bazı bağnaz grupların, İslah ve iyileştirme sürecinin yavaş gitmesini ve özlenen değişimlerin gecikmesini öne sürerek " tedric ve teenni - derece derece ve dikkatle hareket etme" kuralına aykırı dav-ranmaları ve hükümeti dinden ve davadan taviz vermekle suçlama-ları da, uzak bir ihtimal değildir. Hatta kalkıp "Hala açık - saçık gezenler temizlenmedi!.. Hala latin alfabesi değiştirilmedi!.. Hala pantol çıkarılıp şalvar giydirilmedi!... Hala şarkı türkü sesleri kesilmedi!.. " diye çırpınan yobazlar bile görülecektir!.. 8- Fazilet iktidarı ve sonrasında, önemli bir ihtimal ve tehlike de "sahte Mehdi" lerin zuhur etmesidir. Bilindiği üzere Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin vefatından sonra Yemameli Müseyleme gibi, Necidli Tuleyha b. Hüveylid gibi, Yemenli Esved'ül Ansi gibi, Beni tamim kadınlarından Secah gibi, güzel konuşan, hatipliği ve şairliği bulunan, bazı marifet ve hizmetleri ne-deniyle çevrelerinde saygı duyulan ve etrafına pek çok insan toplamayı başaran bir takım, ka-bile reisleri ve Arap şeyhleri "Peygamberlik" iddiasıyla ortaya çıkmışlar ve Müslümanların başına büyük sıkıntılar açmışlardır. Milli Görüş iktidarı ve sonrasında da, yalancı peygamberler yerine, sahte mehdilerin ve mücedditlerin ortaya çıkacağı veya çıkarılacağı ve etrafında toparladıkları safdil ve gafil kalabalıklarla başımıza bela olacağı beklenmeli ve ona göre çareler geliştirilmelidir. Zira unutulmasın ki, gerçek İslam’dan ürken ve sömürü saltanatları yıkılsın istemeyen "din is-tismarcıları", her zaman için bir tehdit ve tehlikedir. Bütün bu ihtimallerin ayrı ayrı çözüm ve çareleri düşünülmekle be-raber, İnşaallah gerçekleşecek olan Milli Görüş iktidarı en geç 4 yıl içerisinde; a) İşsizliği büyük ölçüde önleyecek ve enflasyonu dizginleyecek, gerekli ve yeterli tedbirleri alamazsa, b) Anarşi belasını ve kardeş kavgasını fark edilebilir derecede frenleyip, ülkeyi huzura kavuşturamazsa, c) Toplumun her kesimine, temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını sağlayamazsa... d) şahsiyetli bir dış politikayı uygulamaya koyamaz, ekonomik sosyal ve kültürel yönden İslam Birliğinin ve Adil bir dünya Düzeninin temellerini atamazsa, e) Ülkede açıkca görülecek ve herkesi sevindirecek bir barış ve bereket ortamını, Refah ve rahatlık imkanını başaramazsa... Bu milletin karşısına bir daha çıkamayacağı ve artık hiçbir mazeretin arkasına sığınamayacağı da bir gerçektir. Refah-Yol hükümeti de buna acı bir örnektir ve stratejik bir deneme ve dengeleri değiştirme dönemidir. Bu gerçeğin bilincinde oldukları içindir ki, Erbakan Hoca'nın her türlü ihti-mali göz önüne alarak, gerekli tedbirler ve teoriler geliştirdiklerini ve bir "Dünya Devleti ve Medeniyet Merkezi" olmanın şuuru ve sorumluluğuyla hareket ettiklerini sevinerek ve şükrederek söyleyebiliriz. Bu konuda çok önem verdiğim bir zatın şu mühim ve muhteşem tespitini hatırlatmak istiyorum: "İç ve dış düşmanların, bizim aleyhimize planladıkları siyaset ve stratejilerini önceden sezen ve onlara karşı ge-rekli tedbirleri ve yeterli projeleri vaktinde hazırlayabilen, mutlu ve kutlu bir komutan için, zafer; rahmet yüklü bulutlardan beklenen yağmur ka-dar yakındır!" Velhasıl, milli menfaatler ve önemli gerekçeler karşısında bir koalisyon ortaklığına mecbur kaldığımız bir "geçiş dönemi" nin tecrübelerinden de yararlanarak, artık kesin iktidarımıza hazırlanmalı ve davamıza sahip çıkılmalıdır. Çünkü, Milli Görüş iktidarı, sadece Türkiye’nin değil, yeryüzündeki tüm ezilenlerin son şansıdır!... |
| | |
![]() |
| Etiketler |
| erbakan, erbakan biyografi, erbakan hayatı, erbakan kimdir, erbakan resimleri, mücahit erbakan, necmeddin erbakan, necmettin erbakan, prof. dr. erbakan |
LinkBacks (?)
LinkBack to this Thread: http://www.2de1.com/devlet.siyaset/117754-prof.dr.necmettin.erbakan.hayati.resimleri.ve.daha.fazlasi.savunan.adam.html | ||||
| Gönderen | For | Type | Tarih | |
| �i�li agd hanımlar | Facebook | This thread | Refback | 21-03-2009 01:14 | |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Kategori | Cevaplar | Son Mesaj |
| Nehir Erdoğan Hayatı ve resimLeri | HüzünBaz | Sanatçılar | 13 | 10-04-2009 19:00 |
| Pes6 Türkçe Spiker ve Daha Fazlası | KaLpsiz | Yamalar | 27 | 25-09-2008 04:16 |
| Burak Özçivit Hayatı Ve ResimLeri | HüzünBaz | Sanatçılar | 14 | 19-03-2008 19:50 |
| Erbakan: Seçimler Çanakkale Savaşı'ndan daha mühim | Haberci | Son Dakika Haberleri | 0 | 11-06-2007 22:20 |
| Adnan Menderes Hayatı Resimleri | KaLpsiz | Devlet - Siyaset | 11 | 22-06-2006 13:24 |