Tekil Mesaj gösterimi
Alt 02-03-2008, 19:04   #5 (permalink)
goldengirl
Bölüm Moderatörü
 
goldengirl - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
ღBad-ı sabahღ
Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 4.555
Rep gücü: 74


Osmanlı Medeniyetinin Barışçıl Dinamikleri
Osmanlı, bir şemsiye gibi hükümranlığına aldığı cemâat ve kavimleri ortak bir meşrûiyet temelinde, “Osmanlı Barışı”nda buluştururken, “Millet Sistemi” çerçevesinde her birinin kendi kimliğini, inancını ve var olma hakkını elinden almıyor; hatta buna saygı duyulmasını diğer kavimlerden -gerekirse zorla- istiyordu. Osmanlı varlığı, yöneticileriyle pek az ortak tarafı olan halkı kazanabilmek için daha önce var olan yapının üzerine “ince bir tabaka” halinde serilmekle sağlanıyordu. Osmanlı idaresinin uzun ömrünün sırrı kaskatı değil, esnek olmasındaydı. Osmanlı’nın fetih siyaseti, sadece toprak kazanma, ülkeler ele geçirme, insanları hegemonyası altında tutma, “kuru cihangirlik davası” değildi; bilakis hakikî mânâda “medeniyet taşıyıcılığı» yaparak insanların gönüllerine taht kurmaya medar olacak geniş imar ve iskân faaliyetlerinde bulunmaya dayanıyordu. Tarihçileri bile hayrete sevk edecek ölçüde, Rumeli ve Balkanlara mucizevî bir hızla yayılarak sınırlarını genişletmesi ve fetihlerini kalıcı hale getirmesi zannedildiğinin aksine kılıç ve kalkanla değil; insanlık, adalet ve hoşgörü ile olmuştu. Osmanlı idaresi buralarda, huzur ve istikrarın özdeşi ve yegâne adresi haline gelmişti. Osmanlı’yı ayakta tutan temel unsurlardan biri de, Osmanlı idarecilerinin kendilerini, ümmetin işlerini yapmak için Allah Teâlâ’nın onların başına koyduğu bir hizmetçi olarak görmeleriydi. Kanunî’nin ifadesiyle “Reâyâ devletin efendisiydi.” Devlet, kendi himayesine girmiş zımmîlerin her türlü hak ve hukukunu garanti altına almıştı. Yıldırım Beyazıd, Semendere kadısına gönderdiği bir adaletnâmede halkın kendisine Allah’ın bir emaneti (vedîatu’llâh) olduğunu belirtmişti. Osmanlı, her fethettiği toprağı hakikî manada bir “vatan” olarak telakkî ediyordu.
Devlet-i Âliyye, kısa zamanda çeşitli din, ırk, dil ve mezhebe mensup sayısız milleti Osmanlı potasında meczederek “çok dinli ve milletli bir dünya devleti” haline gelmiş ve asırlar boyunca sınırları dâhilinde herhangi bir “Medeniyetler Çatışması” yaşanmasına izin vermemişti. En küçük beldesinden payitahtına kadar cami, kilise ve havra yan yanaydı. Sultan II. Mahmud bunu şu veciz ifadeyle bayraklaştırmıştı: “Tebaamdan Müslümanları camide, Hıristiyanları kilisede, Musevileri de havrada görmek isterim. ”Osmanlı’yı, bu, nev’i şahsına münhasır vasfından dolayı İlber Ortaylı, “Müslüman Üçüncü Roma” olarak tavsif etmektedir. Alman Türkolog F. Giese buna şöyle temas etmiştir: “Müslümanlar, kendi ülkelerindeki gayri müslimlere tam bir tolerans gösteriyorlardı. İslâm hukukunun bu tutumu, Türkler tarafından da tarih boyunca uygulanmıştır. Hatta Osmanlı Devleti’nde zaman zaman gayr-i Müslimlerin şartları, Müslümanlarınkinden bile daha iyi olmuştur.” Fransız Tarihçi Fernard Grenard aynı hususta fikirlerini şu şekilde ortaya koymuştur: “Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için, son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahâlîsini Türkler, dillerinde, dinlerinde, hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı.” Tarihçi Gibbons da şu mühim fikirleri sarf etmiştir: “Osmanlıların hoşgörüsü ister siyaset, ister hâlis insanlık, isterse başka bir şey olsun; Türkler din hürriyeti umdesini temel taşı olarak koymuştur. Türklerin Balkanlara girmesinden sonra yerli gayr-ı müslimlerle yeni gelen Müslümanlar yüzyıllarca ahenk içinde yaşamışlardır.” Raphaela Lewis de, Osmanlı’nın uzun bir hükümranlığa sahip olmasını şu üç temele dayandırmıştır: “Osmanlı’nın sırrı, mükemmel bir mülkî idareyi, İslâm kanunlarına dayanan adlî bir sistemi ve yırtıcı, sâdık ve disiplinli bir orduyu birleştirmesindedir.”
goldengirl Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla